19 Nis 2019
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Anadolu Selçuklu Devleti zamanında gözlemevi olarak kurulan, günümüzde cami olarak hizmet veren 800 yıllık Kırşehir Cacabey Medresesi'nde, kapsamlı restorasyon çalışması başlatıldı.

Çalışmalar nedeniyle ibadete kapatılan Medrese, Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde, özel olarak oluşturulan bilim heyetinin denetiminde restore edilecek.

Cacabey Medresesi'ndeki restorasyon çalışmalarını inceleyen Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hem Selçuklu hem de Osmanlı dönemlerinin en önemli eserlerinden birisi olan medresede, alttan su alması nedeniyle 2007-2008 yıllarında drenaj çalışması yapıldığını, ilk defa kapsamlı bir şekilde restorasyon işlemlerinin gerçekleştirileceğini söyledi.

Restorasyon çalışmalarının 5-6 yıl önceye dayandığını belirten Ertem, özel bir çalışma yapılması gerektiği için çok hassas davrandıklarını ifade ederek, şöyle konuştu:

"Kendi imkanlarımız ve teknik ekibimizle karar verdiğimiz eserler haricinde özel eserlerle ilgili bilim heyetleri oluşturuyoruz. Burada da hem üst örtü hem de yapının kendisiyle alakalı bilim heyetleri oluşturulacak, onların direktifleri ve tavsiyeleri doğrultusunda bu restorasyonları gerçekleştireceğiz. Biraz geciktik. Ama gecikmemizin arkasındaki temel neden bu. İnşallah çok etkin ve iyi bir uygulama yaparız da bundan sonra tarihi medrese harap olmaz."

Çalışmalar kapsamında ilk olarak yapının üstüne "uzay çatı" yapılacağını bildiren Ertem, şunları söyledi:

"Uzay çatı, yapıyı nemden, yağmurdan, rüzgardan koruyacak bir mahiyette olacak. Ondan sonra biz üst örtüyü açacağız. Bilim heyetinin aldığı karar doğrultusunda üst örtüyü uygulamak için proje hazırlayıp kurula gideceğiz. Her aşamasıyla, her santimetrekaresiyle özel olarak ilgilenmesi gereken çok özellikli bir yapı. O nedenle burada ilk defa bir uygulama yapıyoruz. Üst örtüyü açıp çıkacak duruma göre restorasyonu belirleyeceğiz. Onun için restorasyon iki aşamalı olacak. İlk aşamamız üst örtü. İkinci aşama ise toptan restorasyon. Toptan restorasyona aldığımızda da zeminle alakalı sıkıntıyı gidermek için burada yine bir araştırma yapılacak."

2 milyon liralık bütçe

Ertem, restorasyonun bu yılki aşaması için 2 milyon liralık bütçe ayrıldığını, restorasyon uygulaması bilim heyetinin alacağı kararlara bağlı olacağı için çalışmaların uzun zaman alabileceğini anlattı.

Kırşehir Valisi İbrahim Akın da Cacabey Gökbilim Medresesi'nin Anadolu Selçuklu Devleti döneminde astronomi eğitimi verilmek üzere kurulmuş bir medrese olduğuna işaret ederek, Kırşehir'in bu en önemli yapısının günümüzde cami olarak kullanıldığını hatırlattı.

Yapıdaki yıpranmalar ve bozulmalar nedeniyle restorasyon kararı alındığını ifade eden Akın, "Çalışma neticelendiğinde bu eserin gelecek nesillere daha sağlıklı bir şekilde aktarılmasının da yolu açılacak, altyapısı oluşturulmuş olacaktır. Gösterdikleri hassasiyetten dolay Vakıflar Genel Müdürümüze ve ekibine teşekkür ediyoruz." dedi.

Cenazeler Ahi Evran Camisi'nden kaldırılacak

Kent meydanında bulunan ve merkezi konumu nedeniyle cenazelerin kaldırıldığı Kırşehir Cacabey Medresesi'ndeki çalışma nedeniyle, geçici süreliğine Ahi Evran Camisi hizmet verecek.

İçine inşaat iskeleleri kurulan caminin öncelikle üst örtüsü açılarak, uygulanacak yöntemin bilimsel yol haritası hazırlanacak. Minaresindeki mavi çiniler nedeniyle halk arasında "cıncıklı cami" olarak da anılan Cacabey Medresesi ve Camisi, aslına uygun şekilde restore edildikten sonra ibadete açılacak.

Çanakkale

Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi'nin 104. yıl dönümü dolayısıyla tarihi Gelibolu Yarımadası'nda yapılacak törenler için tüm hazırlıklar tamamlandı.

Türk tarihinin altın sayfalarından olan, eşsiz kahramanlıkların yaşandığı, vatan ve millet sevgisinin sembolleştiği, ülkenin her köşesinden gelen gençlerin kutsal saydığı değerler için canını feda ederek "Çanakkale geçilmez" destanını yazdığı Gelibolu Yarımadası, eşsiz zaferin 104. yıl dönümünde düzenlenecek törenlere hazır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Çanakkale Savaşları Tarihi Alan Başkanlığı koordinesindeki 210 kişilik ekip, tören öncesi hazırlık çalışmalarını titizlikle yürüttü. Tören alanına 3 bin kişilik portatif tribün, protokol çadırı, ses sistemleri ve iki büyük ekran kuruldu.

Bölgede peyzaj düzenlemesi yapılmasının yanı sıra belirlenen kısımlar yeşillendirildi. Şehitler Abidesi çevresine 15 bin kırmızı ve beyaz şakayık dikildi.

"Buraya gözümüz gibi bakıyoruz"

Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanı İsmail Kaşdemir, AA muhabirine, tüm hazırlıkların sona erdiğini ve tören heyecanına girdiklerini söyledi.

Bütün kurumlarla uyumlu çalıştıklarını belirten Kaşdemir, "Sayın Cumhurbaşkanımız, devlet büyüklerimiz ve halkımızın katılımıyla Çanakkale Zaferi'ni kutlayacağız." dedi.

Törenlere katılacak herkesin Çanakkale ruhunu yeniden hissedeceğini vurgulayan Kaşdemir, şunları kaydetti:

"Çanakkale, bizim ortak değerimiz. Çanakkale, bu milletin adeta yeniden dirildiği ve Kurtuluş Savaşı'na giden yolun açıldığı bir müstesna mekan. Toprağın altında binlerce vatan evladının, kahramanın kefensiz yattığı ve bir hilal uğruna güneşlerin battığı bir toprak. Bu hassasiyetle buraya gözümüz gibi bakıyoruz. Yoğun katılımla, Çanakkale Zaferi'nin 104. yıl dönümünü büyük bir onur ve gururla kutlamaya hazırız."

İstanbul

Kan damarı enflamasyonu olarak da bilinen, kronik vasküler-enflamatuar multisistemik bir hastalık olan Behçet'i bularak, milyonlarca hastaya umut ışığı olan profesör unvanlı ilk Türk akademisyen Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet, vefatının 71. yılında anılıyor.

AA muhabirinin çeşitli kaynaklardan derlediği bilgilere göre, 20 Şubat 1889'da İstanbul'da Ahmet ve Ayşe Behçet'in oğlu olarak dünyaya gelen Hulusi Behçet, annesini genç yaşta kaybetmesi nedeniyle zor bir çocukluk geçirdi.

Büyükannesi tarafından büyütülen Behçet, Maarif Müdürü olan babasının görevi nedeniyle Beyrut Fransız Okulu ve Beşiktaş Rüştiyesinde ortaöğrenimini tamamladı.

Aldığı bu eğitimlerle Almanca ve Fransızcayı çok iyi derecede öğrenen Behçet, aynı zamanda sanat ve edebiyata da çok meraklıydı.

Daha sonra eğitim hayatına Askeri Tıbbiyede devam eden Behçet, 1910'da tabip yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.

Ord. Prof. Dr. Behçet, iyi bir dermatolog olma yolundaki ilk adımını, Gülhane Tatbikat-ı Askeriye Tatbikat Mektebi ve Seririyatına başlayarak attı. 1914'e kadar Gülhane Deri ve Frengi Kliniğinde çalışan Behçet, dermatoloji kliniğinde frengi hastalıklarına yönelik çalışmalarıyla tanınan Eşref Ruşen, Talat Çamlı ve bakteriyolojist Reşat Rıza'nın asistanlığını yürüttü.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Edirne'de dermatoloji uzmanı, Kırklareli Hastanesinde ise başhekim yardımcısı olarak görev yapan Behçet, savaştan sonra bilgi ve tecrübesini artırmak amacıyla yurt dışına çıktı.

Budapeşte ve Berlin'deki çeşitli hastanelerde deri ve frengi hastalıkları üzerine çalışan Behçet, 1919'da tekrar yurda döndü.

Profesör unvanlı ilk Türk akademisyen

Behçet, 1919-1923 yılları arasında Hasköy Zührevi Hastalıklar Hastanesi Başhekimi, Gureba Hastanelerinde de dermatoloji uzmanı olarak çalışmasının ardından 1933'te, üniversite reformunda İstanbul Üniversitesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğine "profesör" seçildi. Profesör unvanını alan ilk Türk akademisyen olan Behçet, bu özelliğiyle de tarihe geçti.

Profesör seçilmesinin ardından 1939'da "ordinaryüs profesör unvanına" layık görülen Behçet, deri ve zührevi hastalıklar alanında yaptığı birçok özgün çalışmayla kendi isminin yanı sıra Türkiye'nin adını da dünyaya duyurdu.

Behçet, 1923'te Refika Davaz ile hayatını birleştirmesinin ardından kızı Ayşe Güler Behçet, dünyaya geldi.

Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet'in tüm dünyaca tanınmasını sağlayan hastalık ise şüphesiz kendi ismiyle anılan Behçet hastalığı oldu. Hulusi Behçet, 1937-1939 yılları arasında yayınladığı makalelerde, hastalığı "üçlü kompleks" tanımlamasıyla tamamen farklı bir antite (özgün durum) olarak bildirdi.

Bu yayınların sonucunda 1947'de Zürih Tıp Fakültesinden Prof. Mischner'in Uluslararası Cenevre Tıp Kongresinde yaptığı bir öneriyle, Behçet'in bu buluşu "Morbus Behçet" olarak adlandırıldı.

Behçet hastalığının yanı sıra, yaygın ve bulaşıcı birçok hastalığın belirtilerini de topluma duyuran Behçet, 1940'da frengi konusunda bir kitap yayımladı.

Gureba Hastanesinde görev yaparken "şark çıbanı" üzerine çalışmalarını başlatan Behçet, bu hastalığa ait "çivi" belirtisini tanımlamasıyla da dikkati çekti.

Ord. Prof. Dr. Behçet, aynı yıl "parazitoz" ve "uyuz etmenleri" konusundaki çalışmalarını da duyurdu.

"İncir dermatiti" çalışmalarından sonra uluslararası alanda tanınmaya başlayan Behçet, yurt dışında birçok kongreye davet edildi.

Hulusi Behçet'e vefatının ardından anlamlı ödül

Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet, 59 yıllık ömrüne yaklaşık 196 eser sığdırdı. Behçet'in eserleri arasında, "Haleb Çıbanlarının Diyaretermi ile Tedavisi", "Emraz-ı Cildiyye'de Laboratuvarın Kıymet ve Ehemmiyeti", "Frengi Karha-i İbtidaiyyesi ve Seriri", "Hurda-bini Teşhisi", "Memleketimizde Arpa Uyuzlarının Menşei Hakkında Etütleri", "Irsi Frengi Kliniği ve Wassermann Hakkında Noktai Nazar ve Frengi Tedavisinde Düşünceler", "Frengi Dersleri", "Klinikte ve Pratikte Frengi Teşhisi ve Benzeri Deri Hastalıkları" gibi kitaplar da yer alıyor.

Birçok ulusal ve uluslararası kongreye orijinal makaleleriyle katılan Hulusi Behçet, Türkiye'de "Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği Arşivi" dergisinin yayımlanmasını sağladı.

Ord. Prof. Dr. Behçet ayrıca, "Dermatologische Wochenschrift ve Medizinischer Welt" tıbbi dergisinin de editörler listesinde yer aldı.

Hulusi Behçet, 1935'te "Budapeşte Uluslararası Dermatoloji Kongresi Diploma ve Plaketi" ile ödüllendirildi.

Yaşamını bilime adayan ve yaptığı çalışmalarla tıp dünyasında birçok yeni kapının aralanmasını sağlayan Behçet, 8 Mart 1948'de ebedi hayata intikal etti.

Türk ve dünya tıp literatürüne katkıları unutulmayan Behçet, vefatından 27 yıl sonra 1975'te, TÜBİTAK Bilim ve Hizmet Ödülü, 1982'de ise Eczacıbaşı Bilimsel Araştırma Ödülü ile onurlandırıldı. Behçet'in adına pul ve gümüş para da basıldı.

Diyarbakır

Diyarbakır'da yaklaşık 800 yıllık, deri üzerine İbranice yazılı, dini motifli kitap ele geçirildi, olayla ilgili 4 şüpheli yakalandı.

Valilikten yapılan açıklamaya göre, İl Jandarma Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince gerçekleştirilen çalışmada merkez Kayapınar ilçesinde ikamet eden 4 kişinin tarihi bir kitabı satmak için alıcı aradığı bilgisine ulaşıldı.

Yapılan araştırmada söz konusu tarihi eserin, yaklaşık 800 yıllık, deri üzerine İbranice yazılı dini motifli kitap olduğunun tespit edildiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Tarihi servetimizin kurtarılması amacıyla, Cumhuriyet Başsavcılığından alınan arama kararı doğrultusunda dün gerçekleştirilen operasyonda bahse konu şüpheli şahıslar, deri üzerine İbranice yazmalı dini motifli kitabı satmaya çalıştıkları esnada suçüstü yakalanmıştır. Şahısların üzerlerinde ve iş yerlerinde yapılan aramada; deri üzerine İbranice yazmalı, işlemeli figürleri bulunan 11 yaprak ve 22 sayfadan oluşan kitap ele geçirilmiştir. Ele geçirilen tarihi eser muhafaza altına alınmış, olayla ilgili 4 şüpheli gözaltına alınmıştır."

Şehzade I. Selim 1470 yılında Amasya’da dünyaya geldi. Daha sonra Yavuz ismini ona sert mizacından dolayı dedesi Fatih Sultan Mehmet’in verdiği söylenir. Sultan Selim, padişah olmadan önce kendinden önceki her Şehzade gibi devlet ve idare işlerini öğrenmek için valilik yapmıştır. Sultan Selim’in valiliği Trabzon’da 24 yıl sürmüştür. Burada özel öğretmenlerle dönemin en iyi eğitim imkanlarıyla büyüyen Şehzade Selim, Trabzon’da birçok camii, vakıf ve medrese yaptırdı.

Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkmasına Kırım Hanı Mengli Giray askeri ve siyasi destekte bulundu. Kardeşleriyle taht mücadelesi veren Yavuz Sultan Selim tahta çıktığında 42 yaşındaydı ve oldukça tecrübeliydi. Çok iyi ata binmek, kılıç kullanmak ve güreşmekte ün salmıştı. Savaşmayı seven bir yanı olsa da aynı zamanda sanata ve şiir yazmaya da ilgi duyan bir kişiydi. Gösteriş ve israftan hoşlanmadığı bilinirdi. Devlet hazinesini çoğaltarak hazine kapısını mühürletti ve vasiyetinde: "Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Humayun benim mührümle mühürlensin" dedi. Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz'un mührüyle mühürlendi.

Tahtı devraldığında genişlemekte olan Osmanlı topraklarını sekiz yılda 2,5 katına çıkararak Asya, Afrika ve Avrupa’daki Osmanlı topraklarını toplam 6.557.000 km2'ye çıkarmıştır. Ayrıca Anadolu’nun siyasi birliğini tehdit eden güçlere karşı savaşmış ve ardından Mısır seferine çıkmıştır. Bu sefer sayesinde halifelik Osmanlı hanedanına geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu’nun da kontrol altına alınmasıyla Doğu’yla yapılan ticaret Osmanlı İmparatorluğuna bağlı hale gelmiştir. Mısır Seferindeyken Kudüs’ü de ziyaret eden Yavuz Sultan Selim burada her üç dinin ileri gelenlerince karşılandı.1517 yılında yapılan Ridaniye Savaş’ıyla Osmanlı Ordusu Kahire’ye girdi ve Yavuz Sultan Selim burada kendi adına Hutbe okutup, Kasr-ı Yusuf’u Mısır tahtına oturttu.

Beklenmedik bir şekilde, Eylül 1520'de şarbon hastalığına bağlı olarak vücudunda çıkan bir yara yüzünden henüz 49 yaşında iken vefat etti ve tahta oğlu I. Süleyman çıktı. Yavuz Sultan Selim siyasi ve askeri yetenekleri, tahtta kaldığı sekiz yıl içinde devlet topraklarını ve hazinesini büyütmesi, yurdun çeşitli yerlerine yaptırdığı eserleri ile Osmanlı tarihine adını yazdırmıştır.

Kaynak: http://www.istanbultarih.com/Makale/cesaretin-ve-tevazunun-sultani-yavuz-sultan-selim-han.html

https://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/i.selim

Emecen, Feridun, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 36, 2009

https://www.antoloji.com/yavuz-sultan-selim/hayati/

Kuşkusuz ki Pers kültürünün dünyaya kazandırdığı en önemli kişilerden birisi Ömer Hayyam’dır. Kendisi 11.yy’da yaşamış olsa da gerek keşifleri gerekse yazdığı zamansız eserleri sayesinde bir milenyum sonra bile tanınmaktadır. Yazdıkları hemen her batı diline çevrilmiştir ve en çok okunan Ortadoğulu alimlerden biridir. Bu yazımızda size Ömer Hayyam’ın hayatından, eğitiminden, bilime kazandırdıklarından ve tabii ki de en büyük üne kavuşmasını sağlayan rubailerinden bahsedeceğiz.

 

Dünyaya Gelişi ve Eğitimi

 

Tam adı Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam’dır. 18 Mayıs 1048’de İran’ın Nişabur kentinde dünyaya geldi. İran’ın Selçuklular tarafından yönetildiği bir dönemde yaşayan Hayyam, o zamanın eğitim ve bilim merkezleri olan Horasan, Belh, Buhara ve Merv gibi büyük şehirleri gezdi. Buralarda astronomi, matematik, fizik, tıp gibi pozitif bilimlerde yetkin hale gelerek, bugün bir deha olarak adlandırabileceğimiz şekilde meşhur bir bilgin olarak ün saldı. Ayrıca müzik, şiir ve edebiyatla da ilgilenen çok yönlü bir kişiydi.

Selçuklu Sultanı Melikşah ve Karahanlı Şems-ül Mülk’ün yakın çevresinde yer alıp sık sık onların saraylarında ağırlandı. Saray çevrelerinde saygı ve sevgi gördü ancak entrikalardan uzak kalmak istediği için devlet işlerine karışmamayı tercih etti.

 

Bilime Katkıları

 

Özellikle matematiğe katkıları yadsınamayacak olan Hayyam denklemlerle ilgili çalışmalar yaptı ve Binom açılımını ve bu açılımdaki katsayıları da o buldu. Ayrıca Üçüncü Dereceden Bilinmeyen Denklemler ile ilgili yazdığı eserinde bilinmeyen rakam yerine Arapçada “şey” manasına gelen sözcüğü kullandı. Daha sonra bu eser İspanyolcaya çevrilirken kelime “xay” olarak çevrildi. Böylece matematikte bilinmeyen rakam “x” sembolü kullanılarak göstermeye başlandı.

Hayyam’ın yaptığı çalışmaların bazıları yazıya geçirilmemiş olsa da Hayyam hem kendi döneminde hem de daha sonrasında gelen birçok buluşu etkilemiştir. 21 Mart 1079’da Güneş yılına göre düzenlediği Celali Takvimi’ni yayınlamıştır. Bu takvim günümüzde kullanılan ve 3330 yılda bir gün hata veren Gregoryen Takviminin aksine sadece 5000 yılda bir gün hata verir.

 

    Rubaileri









Ömer Hayyam, 4’lükler olarak yazılan, İran ve doğu edebiyatında kullanılan rubai türünün kurucusudur. Rubailerin dili yalın, akıcı ve kolay anlaşılırdır. Hayyam’ın rubaileri yaşadıklarının ve gözlemlediklerinin akıl süzgecinden geçirip felsefi olarak dile getirilmesiyle doğdu. Şiirlerinde aynı zamanda dönemin haksızlıklarını ve absürtlüklerini inceden eleştirip bunlarla alay etti. Aşk, dünya, hayat ve yaşamın önemi gibi konulara metafizik bir açıdan bakıp herkesin okuyabileceği şekilde bunları yazdı. Rubaileri bu yüzden her dönemde, her okuyana bir anlam ifade etmiş ve dolayısıyla bu kadar çok dile çevrilip tanınır hale gelmiştir. Bilinen rubailerinin sayısı yaklaşık iki yüzdür ancak ona atfedilen birçok başka rubailer de mevcuttur.

 

İbn-i Sina'dan sonra Doğu'nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul edilen Ömer Hayyam 4 Aralık 1131'de doğduğu yer olan Nişabur'da 83 yaşında hayata gözlerini yumdu ve geride yüzyılları aşan bir miras bıraktı.

Kaynak: https://www.ensonhaber.com/biyografi/yazar/omer-hayyam-kimdir

   https://listelist.com/omer-hayyam-rubailer/

BOLU - ZAFER GÖDER

İstanbul'un manevi fatihi Akşemseddin,vefatının 560. yılında anılıyor.

Bugün Suriye sınırları içinde yer alan Şam'da 1390'da doğan ve asıl ismi Muhammed Şemseddin bin Hamza olan Akşemseddin, küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti.

Yedi yaşında ailesiyle Anadolu'ya gelip Samsun'un Kavak ilçesine yerleşen Akşemseddin, babası alim Şeyh Şerafettin Hamza'nın vefatının ardından şer'i ilimler ile tıp eğitimi aldı.

Kısa sürede Osmancık Medresesi'nde müderris olan Akşemseddin, tasavvuf yolunda yükselmek için İran, Şam ve Bağdat'ı dolaştıktan sonra kendisini bilenlerin tavsiyesi üzerine zamanın büyük velisi Hacı Bayram Hazretlerine gitmeye karar verdi.

Hacı Bayram Veli'nin yanında kaldığı süre içinde tasavvufun inceliklerini öğrenen Akşemseddin, icazetini aldıktan sonra Beypazarı'na yerleşti. Bir süre burada kalan Akşemseddin, daha sonra Göynük'e gitti.

Göynük'te yaşadığı dönemde Fatih Sultan Mehmet'in fetih hazırlıkları yaptığı haberi üzerine Edirne'ye giden Akşemseddin, İstanbul'un fethine katılarak padişahın yanında bulundu.

Fatih Sultan Mehmet'in "O benim hocamdır. Şehrin manevi fatihidir" dediği, fetihten sonra Ayasofya'da kılınan cuma namazında ilk hutbeyi okuyan Akşemseddin, İstanbul'da bulunan Eyyüp Sultan'ın kabrini de bulduktan sonra Padişah'ın tüm ısrarlarına rağmen Göynük'e döndü ve 1459'da burada vefat etti.

İstanbul'un manevi fatihi, büyük bir alim, usta bir hekim, büyük bir veli ve çok yönlü bir bilim insanı olarak bilinen Akşemseddin, aynı zamanda yazdığı tıp kitabında mikrobu ilk tanımlayan kişidir.

Eserleri

Akşemseddin'in Risalet-ün Nuriyye, Risale-i Zikrullah, Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli, Def’ü Metain, Makamat-ı Evliya (Velilerin Makamları), Maddetü'l Hayat (Hayat Maddesi), Nasihatname-i Akşemseddin (Akşemseddin Nasihatnamesi), Kitabu't-Tıp (Tıp Kitabı) ve Hall-i Müşkilat (Güçlüklerin Halli) isimli eserleri bulunuyor.

"Anadolu'nun İslamlaştırılmasında rolü var"

Göynük Belediye Başkanı ve Akşemseddin Hazretleri Vakfı Başkanı Kemal Kazan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Akşemseddin'in kabrinin Göynük ilçesinde bulunduğunu belirterek, bundan duydukları memnuniyeti dile getirdi.

Kazan, 16 Şubat 1459 yılında Göynük'te vefat eden Akşemseddin'i anmak için vakıf olarak her yıl mevlit okuttuklarını aktararak, "Her yıl 16 Şubat'ta anısına okutuyoruz bu mevlidi. Aynı zamanda mayıs ayında da Akşemseddin Hazretlerini anmak adına da bir anma etkinliği düzenliyoruz. Bu etkinliği yaklaşık 35 yıldır devam ettiriyoruz." dedi.

Akşemseddin Hazretlerinin İstanbul'un manevi fatihi olduğuna ve Fatih Sultan Mehmet'in hocalarından biri olduğuna değinen Kazan, "Akşemseddin Hazretlerinin fetihte çok büyük rolü var. Sadece İstanbul'un fethinde değil Anadolu'nun İslamlaştırılmasında da Akşemseddin Hazretlerinin çok büyük rolü bulunmakta. Aynı zamanda tıp alimi. Mikrobu ilk bulan bilim adamı. Biz kendisiyle gurur duyuyoruz." ifadesini kullandı.

"Ordunun sıkıntılı dönemlerinde vazife yaptı"

Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi (BAİBÜ) Akşemseddin İslami İlimler Araştırma Uygulama Merkezi Müdürü Doç. Dr. Şaban Karasakal da Akşemseddin'in 15. yüzyıl ilim ve irfan geleneğinin temsilcilerinden, önemli alimlerinden birisi olduğunu kaydetti.

Karasakal, 25'li yaşlarından itibaren gönül terbiyesi yolunda arayış içerisine giren Akşemsedin'in bu sebeple İran, Şam,ve Bağdat'a yaptığı yolculuklardan sonra bir rüya üzerine Ankara'ya dönüp Hacı Bayram Veli'ye intisap ettiğini anlatarak, hala Hacı Bayram Veli Caminin bodrum katında onun eğitimini aldığı hücrelerin bulunduğunu dile getirdi.

Akşemseddin'in, Fatih Sultan Mehmet ile çocukluğu döneminde birkaç kez görüştüğünü padişah olduktan sonra da ilk kez Edirne'de gördüğüne değinen Karasakal, "1453 yılında Edirne'den İstanbul'a doğru yürüyen fetih ordusuna Akşemseddin ve tanınmış birçok mürşit talebeleriyle birlikte katılmışlardır. Sıkıntılı dönemlerde, ordunun sıkıntılı dönemlerinde hem Fatih'in hem de ordunun Kuvve-i maneviyesini destekleyici söylemleriyle, dualarıyla, tavırlarıyla, davranışlarıyla hep göz doldurmuştur. Fatih'in ve ordunun yanında olamadığı dönemlerde de mektuplarıyla bu vazifeyi yapmıştır." ifadesini kullandı.

"O Fatih'in bize emanet ettiği hocasıdır"

Akşemseddin Hazretlerinin türbesinin yanında bulunan Gazi Süleyman Paşa Camisinin imamı Rıfat Alibaş ise bu türbenin camiden 120 yıl sonra yapıldığını belirterek, şunları kaydetti:

"Bu türbe, Fatih Sultan Mehmet Han'ın imarethanesidir. Hocası için yaptırmış olduğu bir türbedir. Burada Akşemseddin Hazretlerinin kabri vardır. Naaşı sandukadan 3-5 metre alttadır. Hemen yanı başında oğulları Emrullah ve Sadullah var. Örtünün altında bulunan sanduka oğlu Sadullah'ın yaptırmış olduğu sandukadır. 500 yıllık bir tarihe sahiptir. Türbe içinde Akşemseddin Hazretlerinin kendi kullandığı asa da bulunuyor. O, Fatih Sultan Mehmet Han'ın bize emanet ettiği hocasıdır."

ANKARA- Zuhal Demirci

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, 2015'te kadın ve kız çocuklarının bilim, teknoloji ve mühendislik alanlarında varlık göstermelerinin teşvik edilmesi amacıyla her yıl 11 Şubat'ın "Uluslararası Bilimde Kadınlar ve Kız Çocukları Günü" olarak kutlanmasına karar verdi.

Ayrıca BM, bu yılki temayı da "Kapsayıcı Yeşil Büyüme için Bilimde Kadın ve Kız Çocuklarına Yatırım" olarak belirledi.

Özellikle son yıllarda kadınların güçlendirilmesi ve cinsiyet eşitliği yönünde belirgin ilerlemeler olmasına rağmen, BM verileri dünya genelinde araştırmacıların hala "yüzde 30'undan azının" kadın olduğunu ortaya koyuyor.

Birçok toplumda bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik gibi alanlarda "erkeklerin en iyi olduğu" şeklinde ön yargılar bulunsa da çok sayıda bilim kadını tarih boyunca önemli buluş ve icatlar ortaya koyarak büyük başarılara imza attı.

Dünyanın ilk bilgisayar programcısı: Ada Lovelace

İngiltere'nin başkenti Londra'da 1815'te dünyaya gelen ve asıl adı Augusta Ada Byron olan "Ada Lovelace", dünyanın ilk bilgisayar programcısı olarak biliniyor.

Cambridge Üniversitesinde dönemin önemli matematik profesörlerinden Charles Babbage ile matematik ve mantık alanında birçok çalışmaya imza atan Lovelace, matematikteki yeteneğiyle hocasının dikkatini üzerine çekmeyi başardı.

Babbage'ın Analitik Makine (Analytical Machine) adlı ilkel bilgisayarı için İtalyan matematikçi Louis Menabrea'nın, 1842'de Fransızca yayımladığı inceleme yazısını bir İngiliz bilim dergisi için çeviren Lovelace, kendi notlarını da bu çeviriye ekleyerek yazıyı 1843'te yayımladı.

Lovelace, çeviriye eklediği notlarda, Bernoulli sayılarının Babbage'ın makinasıyla nasıl hesaplanacağına ayrıntılı yer verdi. Bu metot, tarihçiler tarafından dünyanın ilk bilgisayar programı olarak kabul edildi ve böylece Lovelace "ilk programlamacı" unvanına sahip oldu.

Babbage'ın tasarladığı bu makine, günümüz bilgisayarlarının temelini oluşturuyor.

Bilim uğruna ölen kadın: Madam Curie

''Madam Curie'' olarak tanınan Polonya asıllı Fransız fizikçi ve kimyager Maria Sklodowska Curie (1867-1934) ise bilim dünyasında önemli başarılara imza atan mucit kadınların başında geliyor.

Radyoaktivite alanında yaptığı çalışmalarla atom altı parçacık fiziğine öncülük eden Curie, uranyum elementiyle 20. yüzyıl başında yaptığı deneylerde atom altı parçacıkların artırılmış etkinliğini ilk keşfeden kişi oldu.

Bu çalışmalarıyla 1903'te fizik, 1911'de ise kimya alanında Nobel Ödülü'ne layık görülen Curie, bu ödülü alan ilk kadın oldu ve yine bu ödülü iki kez kazanan ilk bilim insanı unvanını aldı.

Curie ayrıca, her 3 yılda bir düzenlenen dünyaca ünlü fizikçi ve kimyacıların bir araya geldiği Solvay Konferansı'na (Conseils Solvay) katılan ilk kadın.

Bilimsel çalışmaları sırasında aşırı radyasyona maruz kalarak kan kanseri olan ve bu nedenle hayatını kaybeden Madam Curie, "bilim uğruna ölen kadın" olarak tarihe geçti.

HIV virüsünü tanımlayan bilim kadını: Barre-Sinoussi

HIV'in AIDS hastalığına yol açtığını keşfeden kişi olarak tarihe geçen kişi Fransız bilim kadını Françoise Barre-Sinoussi de bilim tarihinde çığır açan kadınlar arasında yer alıyor.

AIDS'e bir mikrop veya virüsün yol açıp açmadığını anlamak üzere 1983'te kurulan bir araştırma grubunda yer alan Barre-Sinoussi, yalnızca iki haftada varsayımının doğru olduğunu keşfetti.

Bu virüse insanın bağışıklık sistemini hasara uğrattığı için "human immunodeficiency virus (insan bağışıklık eksikliği virüsü)", yani baş harfleriyle "HIV" adı verildi.

Barre-Sinoussi, sonraki yıllarda da AIDS'in tedavi edilmesi ve hastalık etrafındaki gizemin çözülmesi yönündeki çabaların en büyük destekçilerinden biri oldu.

"Sinir büyüme faktörü"nü keşfetti, Nobel'i kazandı

İtalya'nın Turin kentinde 1909'da doğan tıp araştırmacısı Rita Levi-Montalcini, sinir büyüme faktörünün keşfedilmesi, sinir sisteminin gelişimi ve farklılaşması konusunda önemli çalışmalara imza attı.

Meslektaşı Stanley Cohen ile 1986'da "sinir büyüme faktörü" buluşları için Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazanan Levi-Montalcini, 103 yaşında Roma'da hayatını kaybetti.

Tıp alanında bilim dünyasına yaptığı katkılarla anılan Levi-Montalcini, 100'üncü doğum gününe ulaşan ilk Nobel Ödüllü bilim insanı ünvanına da sahip.

Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle ve Almanya Başbakanı Konrad Adenauer 22 Ocak 1963 tarihinde, Paris’te Elysee Antlaşmasına imza attı. Bu antlaşma İkinci Dünya Savaşından sonra gelişmekte olan iki önemli Avrupa devletinin, kimi zaman çalkantılı olan geçmişlerini bir kenara bırakarak artık yıllar sürecek olan dostluk ve işbirliğini kucakladıkları anlamına gelmekteydi.

Gerçekten de Berlin ve Paris bu yarım asırdan fazla sürede Avrupa Birliği'nin şekillendirilmesinde ve sürdürülmesinde önemli rol oynadı. Sadece birkaç paragraftan oluşan bu antlaşma, politik bir duruş veya amaçtan ziyade Fransız ve Alman dostluğuna vurgu yapmayı amaçladı. Bu doğrultuda Alman ve Fransız hükümet temsilcileri düzenli olarak buluşup görüşmeli ve Avrupa’nın kaderini ve geleceğini etkilemesi muhtemel bütün kararlar karşı tarafın bilgisi dahilinde alınmalı gibi kararlar alındı.

Antlaşmanın kültürel yanı ise dil, kültür ve eğitim değişimi amacıyla 1993 yılında kurulan Fransız-Alman Gençlik Birliği sayesinde pekişti. Bu sene 56.yılı kutlanacak olan antlaşmanın yıldönümünde daha önce Fransız-Alman Dostluk Festivali adı altında çeşitli etkinlikler düzenlenip kutlamalara özel pullar, madeni paralar ve başka hatıralık eşyalar üretildi. Ayrıca Berlin’de Alman bayrakları ile beraber Fransız bayrakları da dalgalandı.

Kaynakça: https://p.dw.com/p/17Jfu

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/01/130122_france_germany.shtml

Anadolu Selçuklu Devleti zamanında gözlemevi olarak kurulan, günümüzde cami olarak hizmet veren 800 yıllık Kırşehir Cacabey Medresesi'nde, kapsamlı restorasyon çalışması başlatıldı.

Çalışmalar nedeniyle ibadete kapatılan Medrese, Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde, özel olarak oluşturulan bilim heyetinin denetiminde restore edilecek.

Cacabey Medresesi'ndeki restorasyon çalışmalarını inceleyen Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hem Selçuklu hem de Osmanlı dönemlerinin en önemli eserlerinden birisi olan medresede, alttan su alması nedeniyle 2007-2008 yıllarında drenaj çalışması yapıldığını, ilk defa kapsamlı bir şekilde restorasyon işlemlerinin gerçekleştirileceğini söyledi.

Restorasyon çalışmalarının 5-6 yıl önceye dayandığını belirten Ertem, özel bir çalışma yapılması gerektiği için çok hassas davrandıklarını ifade ederek, şöyle konuştu:

"Kendi imkanlarımız ve teknik ekibimizle karar verdiğimiz eserler haricinde özel eserlerle ilgili bilim heyetleri oluşturuyoruz. Burada da hem üst örtü hem de yapının kendisiyle alakalı bilim heyetleri oluşturulacak, onların direktifleri ve tavsiyeleri doğrultusunda bu restorasyonları gerçekleştireceğiz. Biraz geciktik. Ama gecikmemizin arkasındaki temel neden bu. İnşallah çok etkin ve iyi bir uygulama yaparız da bundan sonra tarihi medrese harap olmaz."

Çalışmalar kapsamında ilk olarak yapının üstüne "uzay çatı" yapılacağını bildiren Ertem, şunları söyledi:

"Uzay çatı, yapıyı nemden, yağmurdan, rüzgardan koruyacak bir mahiyette olacak. Ondan sonra biz üst örtüyü açacağız. Bilim heyetinin aldığı karar doğrultusunda üst örtüyü uygulamak için proje hazırlayıp kurula gideceğiz. Her aşamasıyla, her santimetrekaresiyle özel olarak ilgilenmesi gereken çok özellikli bir yapı. O nedenle burada ilk defa bir uygulama yapıyoruz. Üst örtüyü açıp çıkacak duruma göre restorasyonu belirleyeceğiz. Onun için restorasyon iki aşamalı olacak. İlk aşamamız üst örtü. İkinci aşama ise toptan restorasyon. Toptan restorasyona aldığımızda da zeminle alakalı sıkıntıyı gidermek için burada yine bir araştırma yapılacak."

2 milyon liralık bütçe

Ertem, restorasyonun bu yılki aşaması için 2 milyon liralık bütçe ayrıldığını, restorasyon uygulaması bilim heyetinin alacağı kararlara bağlı olacağı için çalışmaların uzun zaman alabileceğini anlattı.

Kırşehir Valisi İbrahim Akın da Cacabey Gökbilim Medresesi'nin Anadolu Selçuklu Devleti döneminde astronomi eğitimi verilmek üzere kurulmuş bir medrese olduğuna işaret ederek, Kırşehir'in bu en önemli yapısının günümüzde cami olarak kullanıldığını hatırlattı.

Yapıdaki yıpranmalar ve bozulmalar nedeniyle restorasyon kararı alındığını ifade eden Akın, "Çalışma neticelendiğinde bu eserin gelecek nesillere daha sağlıklı bir şekilde aktarılmasının da yolu açılacak, altyapısı oluşturulmuş olacaktır. Gösterdikleri hassasiyetten dolay Vakıflar Genel Müdürümüze ve ekibine teşekkür ediyoruz." dedi.

Cenazeler Ahi Evran Camisi'nden kaldırılacak

Kent meydanında bulunan ve merkezi konumu nedeniyle cenazelerin kaldırıldığı Kırşehir Cacabey Medresesi'ndeki çalışma nedeniyle, geçici süreliğine Ahi Evran Camisi hizmet verecek.

İçine inşaat iskeleleri kurulan caminin öncelikle üst örtüsü açılarak, uygulanacak yöntemin bilimsel yol haritası hazırlanacak. Minaresindeki mavi çiniler nedeniyle halk arasında "cıncıklı cami" olarak da anılan Cacabey Medresesi ve Camisi, aslına uygun şekilde restore edildikten sonra ibadete açılacak.

Çanakkale

Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi'nin 104. yıl dönümü dolayısıyla tarihi Gelibolu Yarımadası'nda yapılacak törenler için tüm hazırlıklar tamamlandı.

Türk tarihinin altın sayfalarından olan, eşsiz kahramanlıkların yaşandığı, vatan ve millet sevgisinin sembolleştiği, ülkenin her köşesinden gelen gençlerin kutsal saydığı değerler için canını feda ederek "Çanakkale geçilmez" destanını yazdığı Gelibolu Yarımadası, eşsiz zaferin 104. yıl dönümünde düzenlenecek törenlere hazır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Çanakkale Savaşları Tarihi Alan Başkanlığı koordinesindeki 210 kişilik ekip, tören öncesi hazırlık çalışmalarını titizlikle yürüttü. Tören alanına 3 bin kişilik portatif tribün, protokol çadırı, ses sistemleri ve iki büyük ekran kuruldu.

Bölgede peyzaj düzenlemesi yapılmasının yanı sıra belirlenen kısımlar yeşillendirildi. Şehitler Abidesi çevresine 15 bin kırmızı ve beyaz şakayık dikildi.

"Buraya gözümüz gibi bakıyoruz"

Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanı İsmail Kaşdemir, AA muhabirine, tüm hazırlıkların sona erdiğini ve tören heyecanına girdiklerini söyledi.

Bütün kurumlarla uyumlu çalıştıklarını belirten Kaşdemir, "Sayın Cumhurbaşkanımız, devlet büyüklerimiz ve halkımızın katılımıyla Çanakkale Zaferi'ni kutlayacağız." dedi.

Törenlere katılacak herkesin Çanakkale ruhunu yeniden hissedeceğini vurgulayan Kaşdemir, şunları kaydetti:

"Çanakkale, bizim ortak değerimiz. Çanakkale, bu milletin adeta yeniden dirildiği ve Kurtuluş Savaşı'na giden yolun açıldığı bir müstesna mekan. Toprağın altında binlerce vatan evladının, kahramanın kefensiz yattığı ve bir hilal uğruna güneşlerin battığı bir toprak. Bu hassasiyetle buraya gözümüz gibi bakıyoruz. Yoğun katılımla, Çanakkale Zaferi'nin 104. yıl dönümünü büyük bir onur ve gururla kutlamaya hazırız."

İstanbul

Kan damarı enflamasyonu olarak da bilinen, kronik vasküler-enflamatuar multisistemik bir hastalık olan Behçet'i bularak, milyonlarca hastaya umut ışığı olan profesör unvanlı ilk Türk akademisyen Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet, vefatının 71. yılında anılıyor.

AA muhabirinin çeşitli kaynaklardan derlediği bilgilere göre, 20 Şubat 1889'da İstanbul'da Ahmet ve Ayşe Behçet'in oğlu olarak dünyaya gelen Hulusi Behçet, annesini genç yaşta kaybetmesi nedeniyle zor bir çocukluk geçirdi.

Büyükannesi tarafından büyütülen Behçet, Maarif Müdürü olan babasının görevi nedeniyle Beyrut Fransız Okulu ve Beşiktaş Rüştiyesinde ortaöğrenimini tamamladı.

Aldığı bu eğitimlerle Almanca ve Fransızcayı çok iyi derecede öğrenen Behçet, aynı zamanda sanat ve edebiyata da çok meraklıydı.

Daha sonra eğitim hayatına Askeri Tıbbiyede devam eden Behçet, 1910'da tabip yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.

Ord. Prof. Dr. Behçet, iyi bir dermatolog olma yolundaki ilk adımını, Gülhane Tatbikat-ı Askeriye Tatbikat Mektebi ve Seririyatına başlayarak attı. 1914'e kadar Gülhane Deri ve Frengi Kliniğinde çalışan Behçet, dermatoloji kliniğinde frengi hastalıklarına yönelik çalışmalarıyla tanınan Eşref Ruşen, Talat Çamlı ve bakteriyolojist Reşat Rıza'nın asistanlığını yürüttü.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Edirne'de dermatoloji uzmanı, Kırklareli Hastanesinde ise başhekim yardımcısı olarak görev yapan Behçet, savaştan sonra bilgi ve tecrübesini artırmak amacıyla yurt dışına çıktı.

Budapeşte ve Berlin'deki çeşitli hastanelerde deri ve frengi hastalıkları üzerine çalışan Behçet, 1919'da tekrar yurda döndü.

Profesör unvanlı ilk Türk akademisyen

Behçet, 1919-1923 yılları arasında Hasköy Zührevi Hastalıklar Hastanesi Başhekimi, Gureba Hastanelerinde de dermatoloji uzmanı olarak çalışmasının ardından 1933'te, üniversite reformunda İstanbul Üniversitesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğine "profesör" seçildi. Profesör unvanını alan ilk Türk akademisyen olan Behçet, bu özelliğiyle de tarihe geçti.

Profesör seçilmesinin ardından 1939'da "ordinaryüs profesör unvanına" layık görülen Behçet, deri ve zührevi hastalıklar alanında yaptığı birçok özgün çalışmayla kendi isminin yanı sıra Türkiye'nin adını da dünyaya duyurdu.

Behçet, 1923'te Refika Davaz ile hayatını birleştirmesinin ardından kızı Ayşe Güler Behçet, dünyaya geldi.

Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet'in tüm dünyaca tanınmasını sağlayan hastalık ise şüphesiz kendi ismiyle anılan Behçet hastalığı oldu. Hulusi Behçet, 1937-1939 yılları arasında yayınladığı makalelerde, hastalığı "üçlü kompleks" tanımlamasıyla tamamen farklı bir antite (özgün durum) olarak bildirdi.

Bu yayınların sonucunda 1947'de Zürih Tıp Fakültesinden Prof. Mischner'in Uluslararası Cenevre Tıp Kongresinde yaptığı bir öneriyle, Behçet'in bu buluşu "Morbus Behçet" olarak adlandırıldı.

Behçet hastalığının yanı sıra, yaygın ve bulaşıcı birçok hastalığın belirtilerini de topluma duyuran Behçet, 1940'da frengi konusunda bir kitap yayımladı.

Gureba Hastanesinde görev yaparken "şark çıbanı" üzerine çalışmalarını başlatan Behçet, bu hastalığa ait "çivi" belirtisini tanımlamasıyla da dikkati çekti.

Ord. Prof. Dr. Behçet, aynı yıl "parazitoz" ve "uyuz etmenleri" konusundaki çalışmalarını da duyurdu.

"İncir dermatiti" çalışmalarından sonra uluslararası alanda tanınmaya başlayan Behçet, yurt dışında birçok kongreye davet edildi.

Hulusi Behçet'e vefatının ardından anlamlı ödül

Ord. Prof. Dr. Hulusi Behçet, 59 yıllık ömrüne yaklaşık 196 eser sığdırdı. Behçet'in eserleri arasında, "Haleb Çıbanlarının Diyaretermi ile Tedavisi", "Emraz-ı Cildiyye'de Laboratuvarın Kıymet ve Ehemmiyeti", "Frengi Karha-i İbtidaiyyesi ve Seriri", "Hurda-bini Teşhisi", "Memleketimizde Arpa Uyuzlarının Menşei Hakkında Etütleri", "Irsi Frengi Kliniği ve Wassermann Hakkında Noktai Nazar ve Frengi Tedavisinde Düşünceler", "Frengi Dersleri", "Klinikte ve Pratikte Frengi Teşhisi ve Benzeri Deri Hastalıkları" gibi kitaplar da yer alıyor.

Birçok ulusal ve uluslararası kongreye orijinal makaleleriyle katılan Hulusi Behçet, Türkiye'de "Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği Arşivi" dergisinin yayımlanmasını sağladı.

Ord. Prof. Dr. Behçet ayrıca, "Dermatologische Wochenschrift ve Medizinischer Welt" tıbbi dergisinin de editörler listesinde yer aldı.

Hulusi Behçet, 1935'te "Budapeşte Uluslararası Dermatoloji Kongresi Diploma ve Plaketi" ile ödüllendirildi.

Yaşamını bilime adayan ve yaptığı çalışmalarla tıp dünyasında birçok yeni kapının aralanmasını sağlayan Behçet, 8 Mart 1948'de ebedi hayata intikal etti.

Türk ve dünya tıp literatürüne katkıları unutulmayan Behçet, vefatından 27 yıl sonra 1975'te, TÜBİTAK Bilim ve Hizmet Ödülü, 1982'de ise Eczacıbaşı Bilimsel Araştırma Ödülü ile onurlandırıldı. Behçet'in adına pul ve gümüş para da basıldı.

Diyarbakır

Diyarbakır'da yaklaşık 800 yıllık, deri üzerine İbranice yazılı, dini motifli kitap ele geçirildi, olayla ilgili 4 şüpheli yakalandı.

Valilikten yapılan açıklamaya göre, İl Jandarma Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince gerçekleştirilen çalışmada merkez Kayapınar ilçesinde ikamet eden 4 kişinin tarihi bir kitabı satmak için alıcı aradığı bilgisine ulaşıldı.

Yapılan araştırmada söz konusu tarihi eserin, yaklaşık 800 yıllık, deri üzerine İbranice yazılı dini motifli kitap olduğunun tespit edildiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Tarihi servetimizin kurtarılması amacıyla, Cumhuriyet Başsavcılığından alınan arama kararı doğrultusunda dün gerçekleştirilen operasyonda bahse konu şüpheli şahıslar, deri üzerine İbranice yazmalı dini motifli kitabı satmaya çalıştıkları esnada suçüstü yakalanmıştır. Şahısların üzerlerinde ve iş yerlerinde yapılan aramada; deri üzerine İbranice yazmalı, işlemeli figürleri bulunan 11 yaprak ve 22 sayfadan oluşan kitap ele geçirilmiştir. Ele geçirilen tarihi eser muhafaza altına alınmış, olayla ilgili 4 şüpheli gözaltına alınmıştır."

Şehzade I. Selim 1470 yılında Amasya’da dünyaya geldi. Daha sonra Yavuz ismini ona sert mizacından dolayı dedesi Fatih Sultan Mehmet’in verdiği söylenir. Sultan Selim, padişah olmadan önce kendinden önceki her Şehzade gibi devlet ve idare işlerini öğrenmek için valilik yapmıştır. Sultan Selim’in valiliği Trabzon’da 24 yıl sürmüştür. Burada özel öğretmenlerle dönemin en iyi eğitim imkanlarıyla büyüyen Şehzade Selim, Trabzon’da birçok camii, vakıf ve medrese yaptırdı.

Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkmasına Kırım Hanı Mengli Giray askeri ve siyasi destekte bulundu. Kardeşleriyle taht mücadelesi veren Yavuz Sultan Selim tahta çıktığında 42 yaşındaydı ve oldukça tecrübeliydi. Çok iyi ata binmek, kılıç kullanmak ve güreşmekte ün salmıştı. Savaşmayı seven bir yanı olsa da aynı zamanda sanata ve şiir yazmaya da ilgi duyan bir kişiydi. Gösteriş ve israftan hoşlanmadığı bilinirdi. Devlet hazinesini çoğaltarak hazine kapısını mühürletti ve vasiyetinde: "Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Humayun benim mührümle mühürlensin" dedi. Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz'un mührüyle mühürlendi.

Tahtı devraldığında genişlemekte olan Osmanlı topraklarını sekiz yılda 2,5 katına çıkararak Asya, Afrika ve Avrupa’daki Osmanlı topraklarını toplam 6.557.000 km2'ye çıkarmıştır. Ayrıca Anadolu’nun siyasi birliğini tehdit eden güçlere karşı savaşmış ve ardından Mısır seferine çıkmıştır. Bu sefer sayesinde halifelik Osmanlı hanedanına geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu’nun da kontrol altına alınmasıyla Doğu’yla yapılan ticaret Osmanlı İmparatorluğuna bağlı hale gelmiştir. Mısır Seferindeyken Kudüs’ü de ziyaret eden Yavuz Sultan Selim burada her üç dinin ileri gelenlerince karşılandı.1517 yılında yapılan Ridaniye Savaş’ıyla Osmanlı Ordusu Kahire’ye girdi ve Yavuz Sultan Selim burada kendi adına Hutbe okutup, Kasr-ı Yusuf’u Mısır tahtına oturttu.

Beklenmedik bir şekilde, Eylül 1520'de şarbon hastalığına bağlı olarak vücudunda çıkan bir yara yüzünden henüz 49 yaşında iken vefat etti ve tahta oğlu I. Süleyman çıktı. Yavuz Sultan Selim siyasi ve askeri yetenekleri, tahtta kaldığı sekiz yıl içinde devlet topraklarını ve hazinesini büyütmesi, yurdun çeşitli yerlerine yaptırdığı eserleri ile Osmanlı tarihine adını yazdırmıştır.

Kaynak: http://www.istanbultarih.com/Makale/cesaretin-ve-tevazunun-sultani-yavuz-sultan-selim-han.html

https://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/i.selim

Emecen, Feridun, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt 36, 2009

https://www.antoloji.com/yavuz-sultan-selim/hayati/

Kuşkusuz ki Pers kültürünün dünyaya kazandırdığı en önemli kişilerden birisi Ömer Hayyam’dır. Kendisi 11.yy’da yaşamış olsa da gerek keşifleri gerekse yazdığı zamansız eserleri sayesinde bir milenyum sonra bile tanınmaktadır. Yazdıkları hemen her batı diline çevrilmiştir ve en çok okunan Ortadoğulu alimlerden biridir. Bu yazımızda size Ömer Hayyam’ın hayatından, eğitiminden, bilime kazandırdıklarından ve tabii ki de en büyük üne kavuşmasını sağlayan rubailerinden bahsedeceğiz.

 

Dünyaya Gelişi ve Eğitimi

 

Tam adı Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam’dır. 18 Mayıs 1048’de İran’ın Nişabur kentinde dünyaya geldi. İran’ın Selçuklular tarafından yönetildiği bir dönemde yaşayan Hayyam, o zamanın eğitim ve bilim merkezleri olan Horasan, Belh, Buhara ve Merv gibi büyük şehirleri gezdi. Buralarda astronomi, matematik, fizik, tıp gibi pozitif bilimlerde yetkin hale gelerek, bugün bir deha olarak adlandırabileceğimiz şekilde meşhur bir bilgin olarak ün saldı. Ayrıca müzik, şiir ve edebiyatla da ilgilenen çok yönlü bir kişiydi.

Selçuklu Sultanı Melikşah ve Karahanlı Şems-ül Mülk’ün yakın çevresinde yer alıp sık sık onların saraylarında ağırlandı. Saray çevrelerinde saygı ve sevgi gördü ancak entrikalardan uzak kalmak istediği için devlet işlerine karışmamayı tercih etti.

 

Bilime Katkıları

 

Özellikle matematiğe katkıları yadsınamayacak olan Hayyam denklemlerle ilgili çalışmalar yaptı ve Binom açılımını ve bu açılımdaki katsayıları da o buldu. Ayrıca Üçüncü Dereceden Bilinmeyen Denklemler ile ilgili yazdığı eserinde bilinmeyen rakam yerine Arapçada “şey” manasına gelen sözcüğü kullandı. Daha sonra bu eser İspanyolcaya çevrilirken kelime “xay” olarak çevrildi. Böylece matematikte bilinmeyen rakam “x” sembolü kullanılarak göstermeye başlandı.

Hayyam’ın yaptığı çalışmaların bazıları yazıya geçirilmemiş olsa da Hayyam hem kendi döneminde hem de daha sonrasında gelen birçok buluşu etkilemiştir. 21 Mart 1079’da Güneş yılına göre düzenlediği Celali Takvimi’ni yayınlamıştır. Bu takvim günümüzde kullanılan ve 3330 yılda bir gün hata veren Gregoryen Takviminin aksine sadece 5000 yılda bir gün hata verir.

 

    Rubaileri









Ömer Hayyam, 4’lükler olarak yazılan, İran ve doğu edebiyatında kullanılan rubai türünün kurucusudur. Rubailerin dili yalın, akıcı ve kolay anlaşılırdır. Hayyam’ın rubaileri yaşadıklarının ve gözlemlediklerinin akıl süzgecinden geçirip felsefi olarak dile getirilmesiyle doğdu. Şiirlerinde aynı zamanda dönemin haksızlıklarını ve absürtlüklerini inceden eleştirip bunlarla alay etti. Aşk, dünya, hayat ve yaşamın önemi gibi konulara metafizik bir açıdan bakıp herkesin okuyabileceği şekilde bunları yazdı. Rubaileri bu yüzden her dönemde, her okuyana bir anlam ifade etmiş ve dolayısıyla bu kadar çok dile çevrilip tanınır hale gelmiştir. Bilinen rubailerinin sayısı yaklaşık iki yüzdür ancak ona atfedilen birçok başka rubailer de mevcuttur.

 

İbn-i Sina'dan sonra Doğu'nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul edilen Ömer Hayyam 4 Aralık 1131'de doğduğu yer olan Nişabur'da 83 yaşında hayata gözlerini yumdu ve geride yüzyılları aşan bir miras bıraktı.

Kaynak: https://www.ensonhaber.com/biyografi/yazar/omer-hayyam-kimdir

   https://listelist.com/omer-hayyam-rubailer/

BOLU - ZAFER GÖDER

İstanbul'un manevi fatihi Akşemseddin,vefatının 560. yılında anılıyor.

Bugün Suriye sınırları içinde yer alan Şam'da 1390'da doğan ve asıl ismi Muhammed Şemseddin bin Hamza olan Akşemseddin, küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti.

Yedi yaşında ailesiyle Anadolu'ya gelip Samsun'un Kavak ilçesine yerleşen Akşemseddin, babası alim Şeyh Şerafettin Hamza'nın vefatının ardından şer'i ilimler ile tıp eğitimi aldı.

Kısa sürede Osmancık Medresesi'nde müderris olan Akşemseddin, tasavvuf yolunda yükselmek için İran, Şam ve Bağdat'ı dolaştıktan sonra kendisini bilenlerin tavsiyesi üzerine zamanın büyük velisi Hacı Bayram Hazretlerine gitmeye karar verdi.

Hacı Bayram Veli'nin yanında kaldığı süre içinde tasavvufun inceliklerini öğrenen Akşemseddin, icazetini aldıktan sonra Beypazarı'na yerleşti. Bir süre burada kalan Akşemseddin, daha sonra Göynük'e gitti.

Göynük'te yaşadığı dönemde Fatih Sultan Mehmet'in fetih hazırlıkları yaptığı haberi üzerine Edirne'ye giden Akşemseddin, İstanbul'un fethine katılarak padişahın yanında bulundu.

Fatih Sultan Mehmet'in "O benim hocamdır. Şehrin manevi fatihidir" dediği, fetihten sonra Ayasofya'da kılınan cuma namazında ilk hutbeyi okuyan Akşemseddin, İstanbul'da bulunan Eyyüp Sultan'ın kabrini de bulduktan sonra Padişah'ın tüm ısrarlarına rağmen Göynük'e döndü ve 1459'da burada vefat etti.

İstanbul'un manevi fatihi, büyük bir alim, usta bir hekim, büyük bir veli ve çok yönlü bir bilim insanı olarak bilinen Akşemseddin, aynı zamanda yazdığı tıp kitabında mikrobu ilk tanımlayan kişidir.

Eserleri

Akşemseddin'in Risalet-ün Nuriyye, Risale-i Zikrullah, Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli, Def’ü Metain, Makamat-ı Evliya (Velilerin Makamları), Maddetü'l Hayat (Hayat Maddesi), Nasihatname-i Akşemseddin (Akşemseddin Nasihatnamesi), Kitabu't-Tıp (Tıp Kitabı) ve Hall-i Müşkilat (Güçlüklerin Halli) isimli eserleri bulunuyor.

"Anadolu'nun İslamlaştırılmasında rolü var"

Göynük Belediye Başkanı ve Akşemseddin Hazretleri Vakfı Başkanı Kemal Kazan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Akşemseddin'in kabrinin Göynük ilçesinde bulunduğunu belirterek, bundan duydukları memnuniyeti dile getirdi.

Kazan, 16 Şubat 1459 yılında Göynük'te vefat eden Akşemseddin'i anmak için vakıf olarak her yıl mevlit okuttuklarını aktararak, "Her yıl 16 Şubat'ta anısına okutuyoruz bu mevlidi. Aynı zamanda mayıs ayında da Akşemseddin Hazretlerini anmak adına da bir anma etkinliği düzenliyoruz. Bu etkinliği yaklaşık 35 yıldır devam ettiriyoruz." dedi.

Akşemseddin Hazretlerinin İstanbul'un manevi fatihi olduğuna ve Fatih Sultan Mehmet'in hocalarından biri olduğuna değinen Kazan, "Akşemseddin Hazretlerinin fetihte çok büyük rolü var. Sadece İstanbul'un fethinde değil Anadolu'nun İslamlaştırılmasında da Akşemseddin Hazretlerinin çok büyük rolü bulunmakta. Aynı zamanda tıp alimi. Mikrobu ilk bulan bilim adamı. Biz kendisiyle gurur duyuyoruz." ifadesini kullandı.

"Ordunun sıkıntılı dönemlerinde vazife yaptı"

Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi (BAİBÜ) Akşemseddin İslami İlimler Araştırma Uygulama Merkezi Müdürü Doç. Dr. Şaban Karasakal da Akşemseddin'in 15. yüzyıl ilim ve irfan geleneğinin temsilcilerinden, önemli alimlerinden birisi olduğunu kaydetti.

Karasakal, 25'li yaşlarından itibaren gönül terbiyesi yolunda arayış içerisine giren Akşemsedin'in bu sebeple İran, Şam,ve Bağdat'a yaptığı yolculuklardan sonra bir rüya üzerine Ankara'ya dönüp Hacı Bayram Veli'ye intisap ettiğini anlatarak, hala Hacı Bayram Veli Caminin bodrum katında onun eğitimini aldığı hücrelerin bulunduğunu dile getirdi.

Akşemseddin'in, Fatih Sultan Mehmet ile çocukluğu döneminde birkaç kez görüştüğünü padişah olduktan sonra da ilk kez Edirne'de gördüğüne değinen Karasakal, "1453 yılında Edirne'den İstanbul'a doğru yürüyen fetih ordusuna Akşemseddin ve tanınmış birçok mürşit talebeleriyle birlikte katılmışlardır. Sıkıntılı dönemlerde, ordunun sıkıntılı dönemlerinde hem Fatih'in hem de ordunun Kuvve-i maneviyesini destekleyici söylemleriyle, dualarıyla, tavırlarıyla, davranışlarıyla hep göz doldurmuştur. Fatih'in ve ordunun yanında olamadığı dönemlerde de mektuplarıyla bu vazifeyi yapmıştır." ifadesini kullandı.

"O Fatih'in bize emanet ettiği hocasıdır"

Akşemseddin Hazretlerinin türbesinin yanında bulunan Gazi Süleyman Paşa Camisinin imamı Rıfat Alibaş ise bu türbenin camiden 120 yıl sonra yapıldığını belirterek, şunları kaydetti:

"Bu türbe, Fatih Sultan Mehmet Han'ın imarethanesidir. Hocası için yaptırmış olduğu bir türbedir. Burada Akşemseddin Hazretlerinin kabri vardır. Naaşı sandukadan 3-5 metre alttadır. Hemen yanı başında oğulları Emrullah ve Sadullah var. Örtünün altında bulunan sanduka oğlu Sadullah'ın yaptırmış olduğu sandukadır. 500 yıllık bir tarihe sahiptir. Türbe içinde Akşemseddin Hazretlerinin kendi kullandığı asa da bulunuyor. O, Fatih Sultan Mehmet Han'ın bize emanet ettiği hocasıdır."

ANKARA- Zuhal Demirci

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, 2015'te kadın ve kız çocuklarının bilim, teknoloji ve mühendislik alanlarında varlık göstermelerinin teşvik edilmesi amacıyla her yıl 11 Şubat'ın "Uluslararası Bilimde Kadınlar ve Kız Çocukları Günü" olarak kutlanmasına karar verdi.

Ayrıca BM, bu yılki temayı da "Kapsayıcı Yeşil Büyüme için Bilimde Kadın ve Kız Çocuklarına Yatırım" olarak belirledi.

Özellikle son yıllarda kadınların güçlendirilmesi ve cinsiyet eşitliği yönünde belirgin ilerlemeler olmasına rağmen, BM verileri dünya genelinde araştırmacıların hala "yüzde 30'undan azının" kadın olduğunu ortaya koyuyor.

Birçok toplumda bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik gibi alanlarda "erkeklerin en iyi olduğu" şeklinde ön yargılar bulunsa da çok sayıda bilim kadını tarih boyunca önemli buluş ve icatlar ortaya koyarak büyük başarılara imza attı.

Dünyanın ilk bilgisayar programcısı: Ada Lovelace

İngiltere'nin başkenti Londra'da 1815'te dünyaya gelen ve asıl adı Augusta Ada Byron olan "Ada Lovelace", dünyanın ilk bilgisayar programcısı olarak biliniyor.

Cambridge Üniversitesinde dönemin önemli matematik profesörlerinden Charles Babbage ile matematik ve mantık alanında birçok çalışmaya imza atan Lovelace, matematikteki yeteneğiyle hocasının dikkatini üzerine çekmeyi başardı.

Babbage'ın Analitik Makine (Analytical Machine) adlı ilkel bilgisayarı için İtalyan matematikçi Louis Menabrea'nın, 1842'de Fransızca yayımladığı inceleme yazısını bir İngiliz bilim dergisi için çeviren Lovelace, kendi notlarını da bu çeviriye ekleyerek yazıyı 1843'te yayımladı.

Lovelace, çeviriye eklediği notlarda, Bernoulli sayılarının Babbage'ın makinasıyla nasıl hesaplanacağına ayrıntılı yer verdi. Bu metot, tarihçiler tarafından dünyanın ilk bilgisayar programı olarak kabul edildi ve böylece Lovelace "ilk programlamacı" unvanına sahip oldu.

Babbage'ın tasarladığı bu makine, günümüz bilgisayarlarının temelini oluşturuyor.

Bilim uğruna ölen kadın: Madam Curie

''Madam Curie'' olarak tanınan Polonya asıllı Fransız fizikçi ve kimyager Maria Sklodowska Curie (1867-1934) ise bilim dünyasında önemli başarılara imza atan mucit kadınların başında geliyor.

Radyoaktivite alanında yaptığı çalışmalarla atom altı parçacık fiziğine öncülük eden Curie, uranyum elementiyle 20. yüzyıl başında yaptığı deneylerde atom altı parçacıkların artırılmış etkinliğini ilk keşfeden kişi oldu.

Bu çalışmalarıyla 1903'te fizik, 1911'de ise kimya alanında Nobel Ödülü'ne layık görülen Curie, bu ödülü alan ilk kadın oldu ve yine bu ödülü iki kez kazanan ilk bilim insanı unvanını aldı.

Curie ayrıca, her 3 yılda bir düzenlenen dünyaca ünlü fizikçi ve kimyacıların bir araya geldiği Solvay Konferansı'na (Conseils Solvay) katılan ilk kadın.

Bilimsel çalışmaları sırasında aşırı radyasyona maruz kalarak kan kanseri olan ve bu nedenle hayatını kaybeden Madam Curie, "bilim uğruna ölen kadın" olarak tarihe geçti.

HIV virüsünü tanımlayan bilim kadını: Barre-Sinoussi

HIV'in AIDS hastalığına yol açtığını keşfeden kişi olarak tarihe geçen kişi Fransız bilim kadını Françoise Barre-Sinoussi de bilim tarihinde çığır açan kadınlar arasında yer alıyor.

AIDS'e bir mikrop veya virüsün yol açıp açmadığını anlamak üzere 1983'te kurulan bir araştırma grubunda yer alan Barre-Sinoussi, yalnızca iki haftada varsayımının doğru olduğunu keşfetti.

Bu virüse insanın bağışıklık sistemini hasara uğrattığı için "human immunodeficiency virus (insan bağışıklık eksikliği virüsü)", yani baş harfleriyle "HIV" adı verildi.

Barre-Sinoussi, sonraki yıllarda da AIDS'in tedavi edilmesi ve hastalık etrafındaki gizemin çözülmesi yönündeki çabaların en büyük destekçilerinden biri oldu.

"Sinir büyüme faktörü"nü keşfetti, Nobel'i kazandı

İtalya'nın Turin kentinde 1909'da doğan tıp araştırmacısı Rita Levi-Montalcini, sinir büyüme faktörünün keşfedilmesi, sinir sisteminin gelişimi ve farklılaşması konusunda önemli çalışmalara imza attı.

Meslektaşı Stanley Cohen ile 1986'da "sinir büyüme faktörü" buluşları için Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazanan Levi-Montalcini, 103 yaşında Roma'da hayatını kaybetti.

Tıp alanında bilim dünyasına yaptığı katkılarla anılan Levi-Montalcini, 100'üncü doğum gününe ulaşan ilk Nobel Ödüllü bilim insanı ünvanına da sahip.

Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle ve Almanya Başbakanı Konrad Adenauer 22 Ocak 1963 tarihinde, Paris’te Elysee Antlaşmasına imza attı. Bu antlaşma İkinci Dünya Savaşından sonra gelişmekte olan iki önemli Avrupa devletinin, kimi zaman çalkantılı olan geçmişlerini bir kenara bırakarak artık yıllar sürecek olan dostluk ve işbirliğini kucakladıkları anlamına gelmekteydi.

Gerçekten de Berlin ve Paris bu yarım asırdan fazla sürede Avrupa Birliği'nin şekillendirilmesinde ve sürdürülmesinde önemli rol oynadı. Sadece birkaç paragraftan oluşan bu antlaşma, politik bir duruş veya amaçtan ziyade Fransız ve Alman dostluğuna vurgu yapmayı amaçladı. Bu doğrultuda Alman ve Fransız hükümet temsilcileri düzenli olarak buluşup görüşmeli ve Avrupa’nın kaderini ve geleceğini etkilemesi muhtemel bütün kararlar karşı tarafın bilgisi dahilinde alınmalı gibi kararlar alındı.

Antlaşmanın kültürel yanı ise dil, kültür ve eğitim değişimi amacıyla 1993 yılında kurulan Fransız-Alman Gençlik Birliği sayesinde pekişti. Bu sene 56.yılı kutlanacak olan antlaşmanın yıldönümünde daha önce Fransız-Alman Dostluk Festivali adı altında çeşitli etkinlikler düzenlenip kutlamalara özel pullar, madeni paralar ve başka hatıralık eşyalar üretildi. Ayrıca Berlin’de Alman bayrakları ile beraber Fransız bayrakları da dalgalandı.

Kaynakça: https://p.dw.com/p/17Jfu

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/01/130122_france_germany.shtml