22 Nis 2019
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

İSTANBUL (AA) - Medicana Internatıonal İstanbul Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Songül Şerefhanoğlu, löseminin kadınlara oranla erkeklerde daha sık görüldüğünü ve lösemiye özellikle beyaz ırkta, siyah ve sarı ırka göre daha fazla rastlandığını bildirdi.

Şerefhanoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, akut ve kronik lösemiler hakkında bilgi verdi.

Hematoloji kanserlerin (akut ve kronik lösemiler, lenfomalar ve Multiple Myeloma) hayatı tehdit eden erken tanı ve tedavi başlanması gereken kanserler arasında olduğunu belirterek, "Toplumda kan kanserinin türlerinden biri olarak bilinen lösemi, kemik iliğinden kaynağını alan ve kan üreten kök hücrelerinden birinin, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesi ile gelişiminin bir basamağında duraklaması ve kontrolsüz aşırı çoğalmaya başlamasıdır. Lösemi öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Vücudun kan üretim sistemi olan kemik iliği ve lenfatik sistemi etkileyen lösemi, tedavi edilmezse ilerleyici seyir gösteren kötü huylu kanserlerdendir." ifadelerini kullandı.

 

- "Halsizlik ve çabuk yorulma lösemi belirtisi olabilir"

 

Löseminin, olgunlaşmış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı oluşursa kronik ve yavaş seyirli olduğunu dile getiren Şerefhanoğlu, şunları kaydetti:

"Olgunlaşmamış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı gelişenler ise akut yani hızlı seyirli olarak tanımlanır. Hızlı seyirli olan kan kanserleri sıklıkla ani başlangıç gösterip özellikle 1-2 ay içerisinde klinik bulgu ve belirti verir. Bu nedenle kısa sürede tanı konulmalı ve en kısa sürede tedaviye başlanmalıdır. Löseminin tam olarak nedeni bilinmese de özellikle radyasyon, benzen gibi kimyasallara ve tarım ilaçlarına maruz kalmanın lösemi riskini artırdığı bilinmektedir.

Kan kanserlerinin en bilinenlerinden biri olan lösemi, hedefe yönelik akıllı ilaçların yanı sıra hastaya özel kök hücre nakil seçenekleri sayesinde başarıyla tedavi edilebilmektedir. Lösemi belirtileri diğer kan kanserlerinde gözlenen bazı bulgularla ortak özellikler gösterebilir. Kansızlığa bağlı olarak solukluk, halsizlik, çabuk yorulma, efor sırasında nefes darlığı gibi belirtiler gözlemlenir. Lösemi belirtileri arasında bağışıklık sisteminin zayıflaması nedeniyle gelişen enfeksiyonlar sonucu diş etleri, burun ve cilt altında beklenmeyen kanamalara, morarmalar ve toplu iğne başı büyüklüğünde, basmakla solmayan kırmızı döküntülere rastlanır."

 

- "Tedavi edilebilen bir hastalık"

 

Şerefhanoğlu, löseminin tedavi edilebilen bir hastlaık olduğuna dikkati çekti.

Akut lösemi belirtilerinde solukluk, halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemesi, sık tekrarlayan ateş, enfeksiyonlar, kemik ağrıları, cilt altında kanama, burun ve diş eti kanamaları, boyun ve koltuk altı lenf bezlerinde, karında şişlik ve diş etlerinde kabarma bulgularının görüldüğünü belirten Şerefhanoğlu, şöyle devam etti:

"Akut lösemi tanısını koymak çok da zor değildir. Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır. Yeni kemoterapötik ajanların keşfi, hedefe yönelik moleküler ilaçlar ve biyolojik ilaç tedavilerinin günlük kullanıma girmesi, gelişmiş radyoterapi cihazlarının geliştirilmesi, kemik iliği nakliyle ilişkili gelişmeler, hastaların yaşam sürelerinin uzatılmasında ve hastalığın tam olarak tedavi edilmesinde büyük aşamalar kat edilmesine sebep olmuştur.

Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi ilaçlarının tipi, dozu, uygulama yolu löseminin tipine göre farklılık gösterebilir. Yaklaşık 24 ay süren kemoterapi tedavisi dışında kemik iliği nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Ülkemizde lösemi tedavisinde ulaşılan başarı oranları, gerek kemoterapi gerekse kemik iliği nakliyle dünya standartlarındadır."

 

- "Lösemi teşhisi konan 10 çocuktan 8’i tedavi olabiliyor"

 

Löseminin kadınlara oranla erkeklerde daha sık görüldüğünü aktaran Şerefhanoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

"Özellikle beyaz ırkta, siyah ve sarı ırka göre daha fazla rastlanır. Yetişkinlerde lösemi tanısı sıklığı, çocukların 10 katından fazladır ve yaş ilerledikçe risk de artar. Çocukluk çağında lösemi 4 yaşın altında daha sıktır. Bazı lösemilerde genetik yatkınlık önemlidir. Down sendromu gibi genetik hastalıklarda akut lösemi türlerinin daha sık görüldüğü bilinmektedir. Akut lösemi yüzde 35’lik oranı ile çocukluk çağında en sık görülen kanser türüdür. Bir kadın veya erkeğe tüm yaşamı süresince lösemi tanısı konulma olasılığı yüzde 1,5 olarak tahmin edilmektedir. Günümüzde lösemi teşhisi konan hastaların 10 yıldan uzun yaşama oranı 70’li yıllara göre 4 kat artmıştır. Lösemi teşhisi konan 10 çocuktan 8’i tamamen tedavi olabilmektedir."

 

 


Muhabir Abdulselam Durdak
Yayınlayan Cevat Kışlalı

ANKARA (AA) - DUYGU YENER - Kalın bağırsak kanserinin karaciğere sıçraması nedeniyle ameliyat yapılamayacak durumda olan Sırp akademisyen, Türkiye'de uygulanan ve tıp literatürüne giren yöntemle şifa buldu.

Sırbistan'da kriminal alanındaki sayılı akademik çalışmalara imza atan 42 yaşındaki profesör Zoran Kesic, 3 yıl önce kansere yakalandı.

Donörüyle Türkiye'ye gelen Kesic, Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Organ Nakli Bölümü'nde, Prof. Dr. Deniz Balcı, Prof. Dr. Kaan Karayalçın, Prof. Dr. Meltem Koloğlu, Prof. Dr. Ali Abbas Yılmaz başkanlığındaki ekip tarafından yapılan başarılı operasyonla karaciğer nakli oldu.

AÜ Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Genel Cerrahi ve Organ Nakli Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Deniz Balcı, nakil operasyonuna ilişkin AA muhabirine açıklamada bulundu.

Kalın bağırsak kanserine yakalanan Kesic'in "karaciğerine sıçrayan çok sayıda tümör bulunduğu, ülkesinde her iki organından ameliyat olduğu" bilgisiyle hastanelerine geldiğini anlatan Balcı, ayrıca sağlık belgelerinde "ameliyatın üzerinden bir yıl geçtikten sonra hastanın karaciğerindeki tümörün yeniden ortaya çıktığının" yer aldığını söyledi.

Balcı, "Zoran bunun üzerine Sırbistan'da kemoterapi almış, ardından bir ameliyat daha olmuş. Kemoterapilerle takip edilmiş. Bu esnada da karaciğerinde tekrar tümör saptanıyor. Karaciğerine radyoembolizasyon işlemleri uygulanıyor ve ondan da yanıt alınamıyor. Safra yollarına baskı yapması üzerine sarılık gelişiyor ve bu sarılık ilerliyor. Bu süreçte de sürekli enfeksiyon geçiyor ve drenaj işlemleri uygulanıyor." diye konuştu.

- "Tedavi yeni bir umut olacak"

İbn-i Sina Hastanesi'ne karaciğer nakli için başvuran Kesic'in durumunu Transplantasyon Konseyinde değerlendirdiklerini ve Organ Nakli Etik Kurulundan onay aldıklarını belirten Balcı, şöyle devam etti:

"Böyle bir ameliyat hem karaciğer yetmezliği hem de tümörleri uzaklaştırma potansiyeline sahipti. Yoksa hastamız hayatını kaybedecek kadar ağır durumdaydı. Karaciğer dışında vücutta başka yerde tümörünün olmadığını yapılan tetkiklerde saptadıktan sonra ilk aşamada karaciğerin çevresindeki lenf nodlarını çıkardık ve temiz olduklarını görüp ertesi gün nakil yapabileceğimize karar verdik. Daha sonra başarılı bir nakil yaptık. Önemli özelliği, kolorektal kanser dediğimiz kalın bağırsak kanserlerinin metastaz yapması. Yaklaşık olarak her iki hastanın ömürlerinin bir noktasında karaciğere sıçramasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bunlar ameliyat edilemediğinde, yaşam şansı çok düşük oluyor. Bu tedavi yöntemi, ameliyat edilemeyen karaciğer metastazı olan hastalar için yeni bir umut. Uluslararası Karaciğer Nakli Derneğinin kılavuzuna da giren yöntemin üniversitemizdeki ilk vaka olması özelliğiyle de mutluyuz."

- "Artık 'sarı adam' değilim"

Kesic ise Sırbistan'da kanserle mücadelesi sırasında uygulanan tedavilerden sonuç alınamadığını belirterek, "İlk kez kanserle savaşımda bir umudum var. Kendimi iyi hissediyorum. Bu umudum gerçekleşmeseydi, bundan sonrası benim için görünmüyordu. Şimdi umutla yeniden hayata başlıyorum." ifadelerini kullandı.

Sırbistan'da da çok iyi doktorlar bulunduğunu ifade eden Kesic, ancak yüksek teknolojili cihazlar ve hastaneler olmadığından tanı ve tedavi işlemlerinde zorluk yaşandığını söyledi.

Amerika'da yaşayan bir doktor arkadaşının "Türkiye'de sağlık sisteminin iyi, hastanelerdeki tıbbi teknolojinin ileri seviyede iyi olduğunu" belirtmesi üzerine burada tedavi görmeye karar verdiğini dile getiren Kesic, doktor arkadaşı aracılığıyla Ankara'ya geldiğini kaydetti.

Kesic, ameliyatın ardından kendini çok iyi hissettiğini anlatarak, "Buradaki tüm doktorlara ve sağlık personeline teşekkür ediyorum. Kızım bana sürekli 'sarı adam' diyordu, artık 'sarı adam' değilim. Beni çok farklı görecek." diye konuştu.

 

 


Muhabir Duygu Yener Redaktör Ferhat Demircan
Yayınlayan Esra Altınmakas

ANTALYA (AA) - AYŞE YILDIZ - Türkiye Parkinson Hastalığı Derneği Başkanı Prof. Dr. Raif Çakmur, parkinson hastalığında egzersiz yapmanın tedavi kadar etkili olduğunu belirterek, "Ayaklarını sürüyen, yavaş yürüyen, mimiklerinde azalma olan, düğme iliklemekte zorluk çeken, yürürken kollarını sallamayan, özellikle bir kolunu sallamadan yürüyen insanlarda parkinson olabilir." dedi.

Antalya'daki Turizm Belek Merkezi'nde düzenlenen "13'üncü Ulusal Parkinson Hastalığı ve Hareket Bozuklukları Kongresi"ne katılan Çakmur, parkinson hastalığını tümden önleyen bir yöntemin olmadığını dile getirdi.

Parkinson hastalığını durdurmaya, önlemeye yönelik çalışmaların devam ettiğini dile getiren Prof. Dr. Çakmur, hastalığı engellemek için egzersiz yapmak, Akdeniz tipi beslenerek sağlıklı yaşamak gerektiğini aktardı.

Parkinsonun el titremesi gibi bulgularının tedavi edilebildiğini dile getiren Çakmur, şunları kaydetti:

"Bulgular için çok da tedavi seçeneği var. İlaçlarla tedavi edebiliyoruz. İlaçlarla zorlandığımız yerde daha girişimsel yöntemlerimiz var. Örneğin mideden, bağırsaktan iğne şeklinde ilaç vererek tedavi edebiliyoruz. Ya da cerrahi yöntemlerimiz mevcut. Parkinson hastalığı tümden durdurulamasa da bulguları tedavi edilebiliyor. Aynı şeker hastalığı, hipertansiyon gibi. Hastalık orada ama siz bunun bulgularını tedavi edebiliyorsunuz. Böylece insanların yaşam kalitelerini yüksek tutabiliyorsunuz, amaç bu."

- "Boks ve dans yapmak iyi geliyor"

Sadece ilaçlarla, cerrahi yöntemlerle bu hastalığın yönetilemeyeceğini aktaran Çakmur, hastalığın tedavisinde hasta ve hasta yakınlarının da işin içinde olması gerektiğini söyledi.

"Hastalar beslenmelerine dikkat ederek, egzersiz yaparak, ilaçlarını zamanında alarak, hekimleriyle kontrollerini iyi sürdürerek tedavinin parçası olabilir." diyen Raif Çakmur, egzersiz yapmanın da hastalığın tedavisinde önemli olduğunu belirtti.

Hareket etmez, egzersiz yapılmaz ise parkinson hastalarının yaşam kalitesinin hızla düşeceğini bildiren Çakmur, şöyle konuştu:

"Çünkü egzersizin, değişik sporların, dansların parkinsonun bulgularını olumlu yönde etkilediğini gösteren çalışmalar var. Parkinson her yaşta görülebilen bir hastalık. Yaşlanmayla sıklığı artıyor ama her yaş grubunda görülebiliyor. Genç yaşta görülenlerin büyük bir kısmı genetik oluyor. Yüzde 10 kadarı 40-50 yaşından önce, yüzde 90'ı 40-50 yaşından sonra başlıyor."

- "Tanı geciktiğinde yaşam kalitesi düşüyor"

Hastanın tanısı gecikince tedavi olamayacağını dile getiren Prof. Dr. Çakmur, 10 parkinson hastasının 3'ünde titreme olmayabildiğini, bunun da tanıyı zorlaştırdığını vurguladı.

Tanı geciktiğinde yaşam kalitesinin düştüğünü bildiren Çakmur, "Yürürken ayaklarını sürüyen, yavaş yürüyen, mimiklerinde azalma olan, düğme iliklemekte zorluk çeken, yürürken kollarını sallamayan, özellikle bir kolunu sallamadan yürüyen insanlarda parkinson olabilir. Yürürken kollarını sallamamak aslında önemli bir belirti. Bunların erken tanınması tedaviyi erken almaları, yaşam kalitesini yükseltir. Hastalar bir an önce egzersize, sağlıklı beslenmeye başlasın, tam zamanı. İlaçlarınızı zamanında alın. Boks, dans yapmak, değişik egzersizler parkinsona iyi geliyor." şeklinde konuştu.

Muhabir Ayşe Yıldız
Redaktör Murat Eğilmez
Yayınlayan Bekir Nazım Ada

İSTANBUL (AA) - HATİCE ŞENSES - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sultan Abdülhamid Han Eğitim Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Uzun, damar sertliğine yol açan etmenlerin başlıcalarının hipertansiyon, şeker hastalığı, sigara, kan yağlarında, özellikle kolesterolde yükseklik, ailede kalp hastalığı olması, kilo fazlalığı, hareketsiz hayat ve stres olduğunu belirterek, "Bunlardan ailede kalp hastalığı olması dışındaki tümü değiştirilebilir unsurlardır." dedi.

Prof. Dr. Uzun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'de erişkinlerde gerek ölümlerin gerek hastaneye yatışların en önemli nedeninin kalp ve damar hastalıkları olduğunu söyledi.

Önceleri, kalp hastalıklarının en önemli nedeninin romatizmal kalp rahatsızlıkları olduğunu anlatan Uzun, ancak Türkiye'de sağlık koşullarının iyileşmesiyle bu duruma bağlı kalp hastalıklarının azaldığını ifade etti. Prof. Dr. Uzun, bu nedenle günümüzde kalp hastalıklarının en önemli nedeninin, kalbi besleyen damarların tıkanması olduğunu dile getirdi.

Uzun, tıkanmaya yol açan sürecin, damar sertliği adı da verilen ve tıpta ateroskleroz olarak adlandırılan bir anormallik ile başladığını aktararak, şöyle devam etti:

"Damar sertliği başlangıçta damar duvarı içindeyken zamanla ilerlemekte ve damar içine doğru büyüyerek damarı tıkar hale gelmektedir. Bazen de damar duvarında ya da damar içine hafif büyümüşken yüzeyinde çatlama ya da yırtılma olmakta, bu da kanda bulunan pıhtılaşma mekanizmalarını harekete geçirerek o bölgede pıhtı oluşmasına ve damarın aniden tıkanmasına yol açmaktadır. Damar sertliğinin yavaş yavaş büyümesi belirti vermeyebilir, verdiği zaman da anjina adını verdiğimiz göğüs ağrısı ile kendini gösterir. Damarın pıhtı ile aniden tıkanması ise kalp krizine yol açar. Bu durumda da kalp kası zarar görür. Bu nedenle, kalp hastalarının kalp krizi geçirmeden belirlenmesi önemlidir. Daha da önemli olan ise damar sertliğine yol açan nedenleri azaltarak, kalp hastalıklarının önlenmesidir."

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Uzun, kalp hastalıklarının önlenmesinde, damar sertliğine yönelik müdahalelerin önemli bir yer tuttuğunu dile getirdi.

- "Kalp hastalıklarını önlenmek için sağlıklı hayat tarzı benimsenmeli"

Damar sertliğinin oluşmasını ve ilerlemesini önlemek için yapılacak işlemlerin aynı olduğunu, buna yol açan ya da hızlandıran etmenlerin mümkün olan en az seviyeye indirilmesi gerektiğini vurgulayan Uzun, şöyle devam etti:

"Damar sertliğine yol açan risk faktörlerinin başlıcaları hipertansiyon, şeker hastalığı, sigara, kan yağlarında, özellikle kolesterolde yükseklik, ailede kalp hastalığı olması, kilo fazlalığı, hareketsiz hayat ve strestir. Bunlardan ailede kalp hastalığı olması dışındaki tümü değiştirilebilir unsurlardır. Kalp hastalıklarının önlenmesi için yapılacak sağlıklı hayat tarzı değişiklikleri, gerçekte yalnızca kalp hastalıkları değil, başta kanser olmak üzere birçok hastalığın önlenmesinde de geçerlidir. Sağlıklı hayat tarzı için kişiler düzenli egzersiz ve fiziksel aktivite yapmalı, sigara, nargile ve benzeri tütün alışkanlıklarından uzak durmalı, dengeli beslenmeli, stresten uzak durmalıdır. Kişiler kalp hastalıklarından korunmak için tansiyonlarına dikkat etmelidir. Büyük tansiyonun 13, küçük tansiyonun 9'un altında olması istenir. Sağlıklı hayat tarzı ile bu seviyelere indirilemezse, tansiyonun kontrolü için ilaç tedavisi önerilir."

Uzun, dikkat edilecek bir diğer konunun da kan şekerleri olduğuna işaret ederek, şeker hastalığının erken teşhisinin, ileride oluşacak kalp hastalıklarının önlenmesi açısından çok önemli olduğunu kaydetti.

Kan yağlarının, özellikle de kolesterolün kontrol edilmesinin de damar sertliğinin önlemesi açısından önemli olduğunu belirten Uzun, "Damar sertliğinin bulunduğu kişilerde, bunun yırtılarak pıhtıya neden olmasının önlenmesi de önemlidir. Sayılan önlemler bu açıdan da yardımcıdır. Ek olarak, bu konuda en büyük yardımcı, aspirin ve benzeri ilaçlardır. Bu ilaçların, kanamayı artırıcı etkilerinden dolayı bazı kişilerde kullanımı sakıncalıdır. Bu nedenle hekim önermeden başlanmaması gerekir." ifadelerini kullandı.


Muhabir Hatice Şenses Kurukız
Yayınlayan Berin Alpaslan Gökçe

NEW YORK (AA) - Dünyaca ünlü Türk kalp cerrahı Prof. Dr. Mehmet Öz, güçlü ve yakın aile bağlarının stresi azalttığını ve kalp sağlına iyi geldiğini belirtti.

ABD'de yaşayan ve yaptığı çalışmalarla dünya çapında üne ulaşan Mehmet Öz, AA muhabirine sağlıklı bir kalbe sahip olmak ve kalp hastalıklarından korunmak için neler yapılması gerektiğini anlattı.

Kalp sağlında tüketilen gıdaların büyük etkisi olduğunu söyleyen ve şeker tüketiminin zararlarından bahseden Öz, ''Şeker yediğimiz zaman kilo alıyoruz. Kilonun birçok zararı var ama en büyük zarar karaciğer üzerinde.'' dedi.

Karaciğerde şeker biriktiğinde yağa dönüştüğünü ve hasta bir karaciğerin kolesterole karşı savunma yapamadığını söyleyen Öz, bu durumda kolesterolün cinsinin değiştiğini ve kötü denilen kolesterol miktarının arttığını kaydetti.

Öz, yüksek kolesterolün kalbe etkisini şöyle anlattı: 

''Kötü kolesterol ile kalpteki damarlarda bir yara oluştuğu zaman tamir etmek zor oluyor. Bu hem erkekler de hem kadınlarda büyük bir sıkıntı. Kalbin içinde üç büyük ana arter var, bu arterleri bir duvar gibi kabul et, duvar delindiği zaman, delen sebepler yüksek tansiyon, şeker hastalığı. Şeker hastalığı cam parçalar gibi o duvarı yırtıyor. Duvarın içinde bir delik oluştuktan sonra tamir etmemiz gerekiyor. Kullanılan madde ise kolesterol. Kolesterolün bir iyisi bir de kötüsü var. İyi kolesterol olduğu zaman çok güzel, muhteşem tamir edilmiş bir duvara dönüşüyor ama kötü kolesterol bulunduğu zaman o yaralar arteri yavaş yavaş tıkamaya başlıyor, üzerinde kolesterol birikiyor. Zamanla tamamen o borunun ortası kapandıktan sonra kalp yetmezliğinden, kalp krizinden hastaları kaybediyoruz.''

 Kalp hastalığına neden olan faktörleri ise şeker hastalığı, yüksek kolesterol ve yüksek tansiyon olarak sıralayan Öz, şunları kaydetti:

"Tansiyon yüksekse arterin içinde delik yapıyor. Kötü kolesterol miktarı fazlaysa, vücut arterleri tamir edemiyor. Normalde genç bir insan, arterde bir delik olsa da olmasa da tamir eder ama kolesterol cinsi değiştikten sonra tamirat şekilleri değişiyor.''

- Akdeniz mutfağı son derece sağlıklı 

Akdeniz mutfağının son derece sağlıklı olduğunu söyleyen Öz, katkı maddesi bulunan gıdaların vücutta kötü kimyasal maddeler oluşturduğunu ve bunun da kalp hastalıklarını artırdığını anlattı. 

Öz, ''Akdeniz mutfağı inanılmaz sağlıklı. Niye? Çünkü taze sebze ve meyveler bulunuyor. Zeytinyağı zaten Türkiye'den çıkmış bir madde ve kalitesi çok yüksek, sahte değil. Yenilebilecek gıdalar var Türkiye'mizde. Bizim yediğimiz gıdalar çok sağlıklı. Daha çok yeni çıkan yemekler beni korkutuyor çünkü tüketim miktarını artırmak için daha fazla şeker ya da tuz ekleniyor. Lezzeti değişiyor belki daha lezzetli bulabilirsiniz ama sağlıklı değil bunlar.'' dedi. 

Kalp hastalıklarında genetiğin de etkili olduğunu belirten Öz, "Türklerde maalesef bir sıkıntı var, bizde... Kalp sağlığı konusunda genetik olarak kuvvetli bir ülke değiliz. Yüksek kolesterol ya da yüksek tansiyon yüzünden kalp krizi oranları artmaya başladı.'' diye konuştu.

- Kalp sağlığı için güçlü aile bağları kurun

Stres faktörüne de değinen Öz, aile bağlarının kalp sağlığı üzerindeki olumlu etkilerine dikkati çekti. 

Batı'da aile bağları çok güçlü olmadığı için insanların daha stresli olduğuna işaret eden Öz, ''Etrafınızdaki insanları yakın tutabilirseniz, özellikle de ailede sevdiğiniz insanlarla her zaman temas halinde olduğunuz bir hayat kurmak sizi koruyabilir ama o eksikse stres artmaya başlıyor. Yüksek stres ortaya çıkınca kalbin üzerinde çok büyük etkileri oluyor. Hatta çok üzüntü varsa kalp yetmezliği bile ortaya çıkabiliyor. Yeni keşfedilmiş bir sıkıntı bu ama çok görüyoruz. Kalp sağlığı için güçlü aile bağlantıları inanılmaz önemli. İnsanlar arasındaki bağ çok mühim. Strese karşı bir müdafaa ama aynı zamanda hayatta bir gaye veriyor bize. Hayatta maksat varsa o zaman kalp atışlarına da kesinlikle bir maksat vermiş oluyoruz.'' ifadelerini kullandı.

 

Öz, sağlıklı kalp için neler tüketilmesi gerektiğini şöyle sıraladı: 

''Sağlıklı kalp için şunlar lazım; tam buğday, gıdaları topraktan çıktığı gibi yemek o kadar sağlıklı ki. Meyveler, sebzeler, fındıklarımız, fıstıklarımız hepsi sağlıklı kalp için. Zeytinyağı tabii en mühim olanı.''

 

Öz, işlenmiş gıdalar ve yemekler, katkı maddesi bulunan gıdalar çok fazla et tüketimi ve özellikle kızartılmış yemeklerden uzak durulması gerektiğini söyleyerek tat hücrelerine dokunan ancak sağlıksız olan, özellikle şekerli sodalar, meşrubatlardan da kaçınılması gerektiğini ifade etti. 

Dr. Öz,  ''İçinde şeker olunca tadını almıyorsun bile meşrubatın. Aynı zamanda şekerin karaciğere büyük bir etkisi var. Karaciğeriniz hastaysa katiyetle kanda bulunan kolesterol miktarını dengeleyemezsiniz.'' dedi. 

Kalp hastalıklardan korunmak için egzersizin önemine işaret eden Öz, şu tavsiyede bulundu: 

''Koşmak şart değil yürünebilir, her gün yarım saat hareket iyi olur. Dünyada en mühim olan spor yürümek. Niye? Kendini incitmiyorsun. Her gün yapabilirsin, gençken yapabilirsin, yaşlıyken yapabilirsin. Dünyayı gezdiğimiz zaman en uzun yaşayan insanların hayatlarına baktığımız zaman hep yürüyorlar. Ayrıca haftada 30 dakika biraz ağırlık kaldırsak iyi olur. Kendi vücut ağırlığımız bile yeterli olur. Yoga olabilir. Kendi vücudunu taşıyamazsan o zaman zamanla düştüğünüzde bir daha kalkamayacaksınız.''

 

Muhabir Betül Yürük
Redaktör Sultan Çoğalan
Yayınlayan Şermin Coşkun

ANKARA (AA) - ABD'de yapılan araştırma, yaşam süresini artırdığı, depresyon, kalp krizi ve bazı kanser türlerinin gelişme olasılığını azalttığı bilinen kahve ve çayın, günde en az iki fincan içildiğinde sigara tiryakisi olmayanlarda bile akciğer kanseri riskini artırabileceğini ortaya koydu.

LiveScience'ın haberine göre, ABD'de Vanderbilt Üniversitesi'nde görevli bilim adamı Jingjing Zhu liderliğinde yürütülen araştırma, yaşam süresini artırdığı, depresyon, kalp krizi ve bazı kanser türlerinin gelişme olasılığını azalttığı bilinen kahve ve çayın, günde en az iki fincan içildiğinde sigara tiryakisi olmayanlarda bile akciğer kanseri riskini artırabileceğini ortaya çıkardı.

Araştırma kapsamında ABD ve Asya'da 1,2 milyon kişinin katıldığı 17 farklı araştırmanın verileri incelendi. Katılımcıların ortalama 8,6 yıl boyunca takip edildiği ve 20 bin 500'den fazlasının süreç içinde akciğer kanserine yakalandığı belirtildi.

Uzmanlar, sigara içmeyenler için günde iki ya da daha fazla fincan kahvenin, akciğer kanseri riskini yüzde 41, iki ya da daha fazla bardak çayın da yüzde 37 oranında artırdığı sonucuna vardı.

Risk oranında, kişinin yaşı, ırkı ve içtiği kahvenin türüne göre önemli bir değişiklik gözlenmediği, bilhassa kafeinsiz kahvenin, kafeinli olandan yüzde 15 daha yüksek risk oranıyla ilişkilendirildiği kaydedildi.

Zhu, araştırmalarının gözleme dayalı olduğuna, kahve ile akciğer kanseri arasındaki neden sonuç ilişkisini tam olarak bilmediklerine işaret ederek, kavurma aşamasında ortaya çıkan bir durumun riski artırıyor olabileceğini aktardı.

Araştırmanın bulguları, Amerikan Kanser Araştırma Derneği'nin 31 Mart'ta düzenlenen yıllık toplantısında sunuldu.

Levine Kanser Enstitüsü'nden doktor Julie Fisher, bulguları "ilginç ve merak uyandırıcı" sözleriyle nitelendirirken, bu bağlantıya ilişkin daha fazla araştırma yapılması gerektiğini ifade etti.

Ankara

ABD'de yapılan bilimsel araştırmayla, her gün elektronik sigara kullananlarda kalp krizi riskinin sigaraiçmeyenlere göre yaklaşık iki kat fazla olduğu belirlendi.

Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) Tütün Çalışma Grubu Üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Bilir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, dünya genelinde her yıl yaklaşık 7 milyon kişinin sigaraya bağlı hastalıklar sonucunda yaşamını yitirdiğini söyledi.

Tütün ürünleri kullanımı ve sigara dumanından pasif etkilenmenin, kalp ve solunum hastalıkları ile akciğer kanseri ve diğer kanserlerin gelişmesinde etkili olduğunu vurgulayan Bilir, bu konuda yapılan araştırmaların sigara içenlerin en çok kalp krizi, akciğer kanseri ve KOAH nedeniyle hayatını kaybettiğini ortaya koyduğunu ifade etti.

Sigaranın zararlarına ilişkin yürütülen çalışmalar ve uygulamaya konulan yasal düzenlemelere karşın tütün endüstrisinin de boş durmadığını ve kullanım oranlarını artırabilmek amacıyla sürekli farklı ürünleri piyasaya sürdüğünü anlatan Bilir, bu ürünler içinde elektronik sigaranın öne çıktığını aktardı.

Prof. Dr. Bilir, endüstrinin katran ve nikotin oranı azaltılmış "light sigara", mentollü ya da meyve aromalı sigaraların ardından katran içermeyen, sadece nikotin içeren "Elektronik Nikotin Sağlayıcı Cihaz" isimli ürünleri tüketiciye sunduğunu dile getirdi.

Bilir, özellikle gençler arasında elektronik sigara kullanım oranının her geçen gün arttığına dikkati çekti.

"Araştırma yaklaşık 70 bin kişi üzerinde gerçekleştirildi"

Prof. Dr. Bilir, elektronik sigaranın sağlığa zararlarına ilişkin son olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde yeni bir araştırma yapıldığına değindi.

Elektronik sigara kullananlarda kalp krizi riskinin incelendiğini araştırma sonucunun, Amerikan Koruyucu Hekimlik Dergisi'nde (American Journal of Preventive Medicine) yayımlandığını anlatan Bilir, şunları kaydetti:

"ABD'de yapılan 'Ulusal Sağlık Araştırması' kapsamında toplam 70 bine yakın kişinin sigara ve elektronik sigara kullanımına ilişkin bilgileri edinildi. Katılımcıların sigara ve elektronik sigara kullanım durumları, 'hiç kullanmamış, eskiden kullanmış, halen ara sıra kullanıyor ve halen her gün kullanıyor' olmak üzere 4 grup halinde değerlendirildi. İzlem sonunda, her gün elektronik sigara kullananlarda kalp krizi riskinin, herhangi bir tütün ürünü kullanmayanlara oranla 1,8 kat arttığı saptandı. Aynı çalışmada her gün sigara kullananlardaki risk artışı da 2,7 kat olarak belirlendi."

Prof. Dr. Bilir, araştırma kapsamında katılımcıların hipertansiyon, yüksek kolesterol, diyabet ve obezite varlığı gibi özellikleri ile yaş ve cinsiyet bilgilerine de ulaşıldığını anlattı.

Bu faktörlerin de kalp krizi riskini artırdığına işaret eden Bilir, "Araştırmada, elektronik sigara kullanılmasının bu faktörlerden bağımsız olarak kalp krizi riskini artırdığı da tespit edildi." bilgisini verdi.

Ankara

Termal Sağlık ve Turizm Derneği (TESTUD) Başkanı Yavuz Yılık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 22 Mart'ın Dünya Su Günü olarak kutlandığını, bunu farkındalık yaratma adına önemli bulduklarını söyledi. 

Yaşamsal bir kaynak olan suyun turizm için de önemli bir araç olduğuna dikkati çeken Yılık, bu anlamda suyun ekonomik değerinin unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Yılık, 3 tarafı denizlerle kaplı ve nitelikli şifalı sularıyla Türkiye'nin önemli bir potansiyele sahip olduğunu dile getirerek, "Denizleri, nehirleri ve göllerinin dışında şifalı sularıyla önemli bir turizm merkezi olan Türkiye ekonomisine, termal turizmin katkısı büyük. Ülkemiz yaklaşık bin 500 doğal kaplıca su kaynağıyla dünyada ilk 7 ülke arasında yer alıyor." diye konuştu.

"Şifalı sularımız korunup, doğru kullanılmalı"

Türkiye'deki termal suların hem su kalitesi, debi ve sıcaklıkları hem de çeşitli fiziksel ve kimyasal özellikleriyle Avrupa'daki termal sulardan daha üstün niteliklere sahip olduğuna işaret eden Yılık, sözlerine şöyle devam etti:

"Termal turizmin ülke ekonomilerine sağladığı katkı göz ardı edilemez. 2018 sonu itibarıyla sağlık turizminde Türkiye'yi tercih eden turist sayısının 1 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. Ülkemiz, termal sağlık turizmindeki hedeflerini büyüttü. Bu bağlamda sağlık dağıtan şifalı sularımızın korunması, doğru kullanılması ve aynı niteliklerle gelecek nesillere aktarılması da ülkenin geleceği için önem taşıyor. Bu konudaki farkındalık çalışmalarına da önem verilmesi şart."

Yılık, TESTUD olarak Türkiye'nin sağlık turizm pastasından daha büyük dilim almasını hedeflediklerini, termal kaynakların doğru kullanımı ve korunmasına yönelik çalışmalar gerçekleştirdiklerini kaydetti.

Eskişehir

Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Öztürk, yaptığı çalışmalara göre, direksiyon başında uyuklamaya bağlı trafik kazası geçiren veya kaza tehlikesi atlatan şoförlerin oranının yüzde 15-17 olduğunu bildirdi.

Prof. Dr. Öztürk, bir program kapsamında geldiği Eskişehir'de AA muhabirine yaptığı açıklamada, ülkede uyku rahatsızlıklarının yaygın görüldüğünü söyledi.

Özellikle uykuda solunum bozukluklarının toplumda yüzde 5'lerden başlayıp, ileri yaşlara doğru yüzde 20'lere çıktığını anlatan Öztürk, rahatsızlığın horlamayla başladığını ifade etti.

Öztürk, "Uyku sağlığımız ve kalitemiz toplumsal olarak bozuk. Bu konuda farkındalık oluşturmamız, uyku hastalıkları konusunda bilgi düzeyimizi artırmamız gerekiyor." dedi.

Uyku hastalıklarının tedavi edilmesinin birçok nedenle büyük önem taşıdığına dikkati çeken Öztürk, bunlar arasında "trafik kazalarının engellenmesinin" de bulunduğunu belirtti.

Öztürk, profesyonel sürücülerde uyuklamanın, trafik kazalarının en önemli nedenlerinden birisi olduğuna işaret etti.

320 toplu taşıma sürücüsü üzerinde araştırma yapıldı

Diğer araştırmayı ise Edirne ve Hatay'daki 320 toplu taşıma sürücüsü üzerinde yaptıklarını anlatan Öztürk, "Araştırmaya katılan sürücülerden 49'u, uykusuzluk ve uyuklamayla alakalı en az bir kazaya karışmış veya kazaya ramak kalmış. Bu grup gece daha az uyuyor, daha çok apne şikayetleri var." bilgisini verdi.

Bu kazaların önlenebilir olduğunu vurgulayan Öztürk, "Yaptığımız çalışmalara göre, direksiyon başında uyuklamaya bağlı trafik kazası geçirdiğini veya kaza tehlikesi atlattığını söyleyen şoförlerin oranı yüzde 15-17 arasında." dedi.

Şoförlerin uyku sağlığının korunmasının, araçlarla insanları taşımaları nedeniyle de önem taşıdığını belirten Öztürk, nöbet tutulan işlerde, güvenlik ve sağlık alanında, hava yollarında çalışanlar açısından da bu durumun önemli olduğunu söyledi.

"Uyku sağlığının ekonomik boyutu da önemli"

Benzer çalışmaların yurt dışında da yapıldığını anlatan Öztürk, şunları kaydetti:

"Her yıl ABD'de motorlu araç kazalarında 110 binin üzerinde kişi yaralanıyor, 5 binden fazla kişi yaşamını yitiriyor. Çalışmalar, ABD'deki kazaların yüzde 1 ila 3'ünü, sürücülerin uyuyakalmasına veya uykulu olmasına bağlıyor. Norveç'te bu oran yüzde 4, İngiltere'de ise yüzde 16. Uyku sağlığının ekonomik boyutu da önemli. Bazı ülkelerde yapılmış çalışmalara göre, uykuya bağlı kazaların yıllık maliyeti 5 milyar dolar civarında. Bu önlenebilir, ekonomiye katkı sağlanabilir bir durumdur. O zaman nereden başlamak lazım? Uyku hijyeni dediğimiz kuralları öğrenerek, uykumuzu sağlıklı tutmakla ilgili önlemleri alarak başlayabiliriz. Uyku hekiminden destek alabiliriz."

İSTANBUL (AA) - Medicana Internatıonal İstanbul Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Songül Şerefhanoğlu, löseminin kadınlara oranla erkeklerde daha sık görüldüğünü ve lösemiye özellikle beyaz ırkta, siyah ve sarı ırka göre daha fazla rastlandığını bildirdi.

Şerefhanoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, akut ve kronik lösemiler hakkında bilgi verdi.

Hematoloji kanserlerin (akut ve kronik lösemiler, lenfomalar ve Multiple Myeloma) hayatı tehdit eden erken tanı ve tedavi başlanması gereken kanserler arasında olduğunu belirterek, "Toplumda kan kanserinin türlerinden biri olarak bilinen lösemi, kemik iliğinden kaynağını alan ve kan üreten kök hücrelerinden birinin, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesi ile gelişiminin bir basamağında duraklaması ve kontrolsüz aşırı çoğalmaya başlamasıdır. Lösemi öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Vücudun kan üretim sistemi olan kemik iliği ve lenfatik sistemi etkileyen lösemi, tedavi edilmezse ilerleyici seyir gösteren kötü huylu kanserlerdendir." ifadelerini kullandı.

 

- "Halsizlik ve çabuk yorulma lösemi belirtisi olabilir"

 

Löseminin, olgunlaşmış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı oluşursa kronik ve yavaş seyirli olduğunu dile getiren Şerefhanoğlu, şunları kaydetti:

"Olgunlaşmamış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı gelişenler ise akut yani hızlı seyirli olarak tanımlanır. Hızlı seyirli olan kan kanserleri sıklıkla ani başlangıç gösterip özellikle 1-2 ay içerisinde klinik bulgu ve belirti verir. Bu nedenle kısa sürede tanı konulmalı ve en kısa sürede tedaviye başlanmalıdır. Löseminin tam olarak nedeni bilinmese de özellikle radyasyon, benzen gibi kimyasallara ve tarım ilaçlarına maruz kalmanın lösemi riskini artırdığı bilinmektedir.

Kan kanserlerinin en bilinenlerinden biri olan lösemi, hedefe yönelik akıllı ilaçların yanı sıra hastaya özel kök hücre nakil seçenekleri sayesinde başarıyla tedavi edilebilmektedir. Lösemi belirtileri diğer kan kanserlerinde gözlenen bazı bulgularla ortak özellikler gösterebilir. Kansızlığa bağlı olarak solukluk, halsizlik, çabuk yorulma, efor sırasında nefes darlığı gibi belirtiler gözlemlenir. Lösemi belirtileri arasında bağışıklık sisteminin zayıflaması nedeniyle gelişen enfeksiyonlar sonucu diş etleri, burun ve cilt altında beklenmeyen kanamalara, morarmalar ve toplu iğne başı büyüklüğünde, basmakla solmayan kırmızı döküntülere rastlanır."

 

- "Tedavi edilebilen bir hastalık"

 

Şerefhanoğlu, löseminin tedavi edilebilen bir hastlaık olduğuna dikkati çekti.

Akut lösemi belirtilerinde solukluk, halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemesi, sık tekrarlayan ateş, enfeksiyonlar, kemik ağrıları, cilt altında kanama, burun ve diş eti kanamaları, boyun ve koltuk altı lenf bezlerinde, karında şişlik ve diş etlerinde kabarma bulgularının görüldüğünü belirten Şerefhanoğlu, şöyle devam etti:

"Akut lösemi tanısını koymak çok da zor değildir. Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır. Yeni kemoterapötik ajanların keşfi, hedefe yönelik moleküler ilaçlar ve biyolojik ilaç tedavilerinin günlük kullanıma girmesi, gelişmiş radyoterapi cihazlarının geliştirilmesi, kemik iliği nakliyle ilişkili gelişmeler, hastaların yaşam sürelerinin uzatılmasında ve hastalığın tam olarak tedavi edilmesinde büyük aşamalar kat edilmesine sebep olmuştur.

Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi ilaçlarının tipi, dozu, uygulama yolu löseminin tipine göre farklılık gösterebilir. Yaklaşık 24 ay süren kemoterapi tedavisi dışında kemik iliği nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Ülkemizde lösemi tedavisinde ulaşılan başarı oranları, gerek kemoterapi gerekse kemik iliği nakliyle dünya standartlarındadır."

 

- "Lösemi teşhisi konan 10 çocuktan 8’i tedavi olabiliyor"

 

Löseminin kadınlara oranla erkeklerde daha sık görüldüğünü aktaran Şerefhanoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

"Özellikle beyaz ırkta, siyah ve sarı ırka göre daha fazla rastlanır. Yetişkinlerde lösemi tanısı sıklığı, çocukların 10 katından fazladır ve yaş ilerledikçe risk de artar. Çocukluk çağında lösemi 4 yaşın altında daha sıktır. Bazı lösemilerde genetik yatkınlık önemlidir. Down sendromu gibi genetik hastalıklarda akut lösemi türlerinin daha sık görüldüğü bilinmektedir. Akut lösemi yüzde 35’lik oranı ile çocukluk çağında en sık görülen kanser türüdür. Bir kadın veya erkeğe tüm yaşamı süresince lösemi tanısı konulma olasılığı yüzde 1,5 olarak tahmin edilmektedir. Günümüzde lösemi teşhisi konan hastaların 10 yıldan uzun yaşama oranı 70’li yıllara göre 4 kat artmıştır. Lösemi teşhisi konan 10 çocuktan 8’i tamamen tedavi olabilmektedir."

 

 


Muhabir Abdulselam Durdak
Yayınlayan Cevat Kışlalı

ANKARA (AA) - DUYGU YENER - Kalın bağırsak kanserinin karaciğere sıçraması nedeniyle ameliyat yapılamayacak durumda olan Sırp akademisyen, Türkiye'de uygulanan ve tıp literatürüne giren yöntemle şifa buldu.

Sırbistan'da kriminal alanındaki sayılı akademik çalışmalara imza atan 42 yaşındaki profesör Zoran Kesic, 3 yıl önce kansere yakalandı.

Donörüyle Türkiye'ye gelen Kesic, Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Organ Nakli Bölümü'nde, Prof. Dr. Deniz Balcı, Prof. Dr. Kaan Karayalçın, Prof. Dr. Meltem Koloğlu, Prof. Dr. Ali Abbas Yılmaz başkanlığındaki ekip tarafından yapılan başarılı operasyonla karaciğer nakli oldu.

AÜ Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Genel Cerrahi ve Organ Nakli Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Deniz Balcı, nakil operasyonuna ilişkin AA muhabirine açıklamada bulundu.

Kalın bağırsak kanserine yakalanan Kesic'in "karaciğerine sıçrayan çok sayıda tümör bulunduğu, ülkesinde her iki organından ameliyat olduğu" bilgisiyle hastanelerine geldiğini anlatan Balcı, ayrıca sağlık belgelerinde "ameliyatın üzerinden bir yıl geçtikten sonra hastanın karaciğerindeki tümörün yeniden ortaya çıktığının" yer aldığını söyledi.

Balcı, "Zoran bunun üzerine Sırbistan'da kemoterapi almış, ardından bir ameliyat daha olmuş. Kemoterapilerle takip edilmiş. Bu esnada da karaciğerinde tekrar tümör saptanıyor. Karaciğerine radyoembolizasyon işlemleri uygulanıyor ve ondan da yanıt alınamıyor. Safra yollarına baskı yapması üzerine sarılık gelişiyor ve bu sarılık ilerliyor. Bu süreçte de sürekli enfeksiyon geçiyor ve drenaj işlemleri uygulanıyor." diye konuştu.

- "Tedavi yeni bir umut olacak"

İbn-i Sina Hastanesi'ne karaciğer nakli için başvuran Kesic'in durumunu Transplantasyon Konseyinde değerlendirdiklerini ve Organ Nakli Etik Kurulundan onay aldıklarını belirten Balcı, şöyle devam etti:

"Böyle bir ameliyat hem karaciğer yetmezliği hem de tümörleri uzaklaştırma potansiyeline sahipti. Yoksa hastamız hayatını kaybedecek kadar ağır durumdaydı. Karaciğer dışında vücutta başka yerde tümörünün olmadığını yapılan tetkiklerde saptadıktan sonra ilk aşamada karaciğerin çevresindeki lenf nodlarını çıkardık ve temiz olduklarını görüp ertesi gün nakil yapabileceğimize karar verdik. Daha sonra başarılı bir nakil yaptık. Önemli özelliği, kolorektal kanser dediğimiz kalın bağırsak kanserlerinin metastaz yapması. Yaklaşık olarak her iki hastanın ömürlerinin bir noktasında karaciğere sıçramasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bunlar ameliyat edilemediğinde, yaşam şansı çok düşük oluyor. Bu tedavi yöntemi, ameliyat edilemeyen karaciğer metastazı olan hastalar için yeni bir umut. Uluslararası Karaciğer Nakli Derneğinin kılavuzuna da giren yöntemin üniversitemizdeki ilk vaka olması özelliğiyle de mutluyuz."

- "Artık 'sarı adam' değilim"

Kesic ise Sırbistan'da kanserle mücadelesi sırasında uygulanan tedavilerden sonuç alınamadığını belirterek, "İlk kez kanserle savaşımda bir umudum var. Kendimi iyi hissediyorum. Bu umudum gerçekleşmeseydi, bundan sonrası benim için görünmüyordu. Şimdi umutla yeniden hayata başlıyorum." ifadelerini kullandı.

Sırbistan'da da çok iyi doktorlar bulunduğunu ifade eden Kesic, ancak yüksek teknolojili cihazlar ve hastaneler olmadığından tanı ve tedavi işlemlerinde zorluk yaşandığını söyledi.

Amerika'da yaşayan bir doktor arkadaşının "Türkiye'de sağlık sisteminin iyi, hastanelerdeki tıbbi teknolojinin ileri seviyede iyi olduğunu" belirtmesi üzerine burada tedavi görmeye karar verdiğini dile getiren Kesic, doktor arkadaşı aracılığıyla Ankara'ya geldiğini kaydetti.

Kesic, ameliyatın ardından kendini çok iyi hissettiğini anlatarak, "Buradaki tüm doktorlara ve sağlık personeline teşekkür ediyorum. Kızım bana sürekli 'sarı adam' diyordu, artık 'sarı adam' değilim. Beni çok farklı görecek." diye konuştu.

 

 


Muhabir Duygu Yener Redaktör Ferhat Demircan
Yayınlayan Esra Altınmakas

ANTALYA (AA) - AYŞE YILDIZ - Türkiye Parkinson Hastalığı Derneği Başkanı Prof. Dr. Raif Çakmur, parkinson hastalığında egzersiz yapmanın tedavi kadar etkili olduğunu belirterek, "Ayaklarını sürüyen, yavaş yürüyen, mimiklerinde azalma olan, düğme iliklemekte zorluk çeken, yürürken kollarını sallamayan, özellikle bir kolunu sallamadan yürüyen insanlarda parkinson olabilir." dedi.

Antalya'daki Turizm Belek Merkezi'nde düzenlenen "13'üncü Ulusal Parkinson Hastalığı ve Hareket Bozuklukları Kongresi"ne katılan Çakmur, parkinson hastalığını tümden önleyen bir yöntemin olmadığını dile getirdi.

Parkinson hastalığını durdurmaya, önlemeye yönelik çalışmaların devam ettiğini dile getiren Prof. Dr. Çakmur, hastalığı engellemek için egzersiz yapmak, Akdeniz tipi beslenerek sağlıklı yaşamak gerektiğini aktardı.

Parkinsonun el titremesi gibi bulgularının tedavi edilebildiğini dile getiren Çakmur, şunları kaydetti:

"Bulgular için çok da tedavi seçeneği var. İlaçlarla tedavi edebiliyoruz. İlaçlarla zorlandığımız yerde daha girişimsel yöntemlerimiz var. Örneğin mideden, bağırsaktan iğne şeklinde ilaç vererek tedavi edebiliyoruz. Ya da cerrahi yöntemlerimiz mevcut. Parkinson hastalığı tümden durdurulamasa da bulguları tedavi edilebiliyor. Aynı şeker hastalığı, hipertansiyon gibi. Hastalık orada ama siz bunun bulgularını tedavi edebiliyorsunuz. Böylece insanların yaşam kalitelerini yüksek tutabiliyorsunuz, amaç bu."

- "Boks ve dans yapmak iyi geliyor"

Sadece ilaçlarla, cerrahi yöntemlerle bu hastalığın yönetilemeyeceğini aktaran Çakmur, hastalığın tedavisinde hasta ve hasta yakınlarının da işin içinde olması gerektiğini söyledi.

"Hastalar beslenmelerine dikkat ederek, egzersiz yaparak, ilaçlarını zamanında alarak, hekimleriyle kontrollerini iyi sürdürerek tedavinin parçası olabilir." diyen Raif Çakmur, egzersiz yapmanın da hastalığın tedavisinde önemli olduğunu belirtti.

Hareket etmez, egzersiz yapılmaz ise parkinson hastalarının yaşam kalitesinin hızla düşeceğini bildiren Çakmur, şöyle konuştu:

"Çünkü egzersizin, değişik sporların, dansların parkinsonun bulgularını olumlu yönde etkilediğini gösteren çalışmalar var. Parkinson her yaşta görülebilen bir hastalık. Yaşlanmayla sıklığı artıyor ama her yaş grubunda görülebiliyor. Genç yaşta görülenlerin büyük bir kısmı genetik oluyor. Yüzde 10 kadarı 40-50 yaşından önce, yüzde 90'ı 40-50 yaşından sonra başlıyor."

- "Tanı geciktiğinde yaşam kalitesi düşüyor"

Hastanın tanısı gecikince tedavi olamayacağını dile getiren Prof. Dr. Çakmur, 10 parkinson hastasının 3'ünde titreme olmayabildiğini, bunun da tanıyı zorlaştırdığını vurguladı.

Tanı geciktiğinde yaşam kalitesinin düştüğünü bildiren Çakmur, "Yürürken ayaklarını sürüyen, yavaş yürüyen, mimiklerinde azalma olan, düğme iliklemekte zorluk çeken, yürürken kollarını sallamayan, özellikle bir kolunu sallamadan yürüyen insanlarda parkinson olabilir. Yürürken kollarını sallamamak aslında önemli bir belirti. Bunların erken tanınması tedaviyi erken almaları, yaşam kalitesini yükseltir. Hastalar bir an önce egzersize, sağlıklı beslenmeye başlasın, tam zamanı. İlaçlarınızı zamanında alın. Boks, dans yapmak, değişik egzersizler parkinsona iyi geliyor." şeklinde konuştu.

Muhabir Ayşe Yıldız
Redaktör Murat Eğilmez
Yayınlayan Bekir Nazım Ada

İSTANBUL (AA) - HATİCE ŞENSES - Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sultan Abdülhamid Han Eğitim Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Uzun, damar sertliğine yol açan etmenlerin başlıcalarının hipertansiyon, şeker hastalığı, sigara, kan yağlarında, özellikle kolesterolde yükseklik, ailede kalp hastalığı olması, kilo fazlalığı, hareketsiz hayat ve stres olduğunu belirterek, "Bunlardan ailede kalp hastalığı olması dışındaki tümü değiştirilebilir unsurlardır." dedi.

Prof. Dr. Uzun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'de erişkinlerde gerek ölümlerin gerek hastaneye yatışların en önemli nedeninin kalp ve damar hastalıkları olduğunu söyledi.

Önceleri, kalp hastalıklarının en önemli nedeninin romatizmal kalp rahatsızlıkları olduğunu anlatan Uzun, ancak Türkiye'de sağlık koşullarının iyileşmesiyle bu duruma bağlı kalp hastalıklarının azaldığını ifade etti. Prof. Dr. Uzun, bu nedenle günümüzde kalp hastalıklarının en önemli nedeninin, kalbi besleyen damarların tıkanması olduğunu dile getirdi.

Uzun, tıkanmaya yol açan sürecin, damar sertliği adı da verilen ve tıpta ateroskleroz olarak adlandırılan bir anormallik ile başladığını aktararak, şöyle devam etti:

"Damar sertliği başlangıçta damar duvarı içindeyken zamanla ilerlemekte ve damar içine doğru büyüyerek damarı tıkar hale gelmektedir. Bazen de damar duvarında ya da damar içine hafif büyümüşken yüzeyinde çatlama ya da yırtılma olmakta, bu da kanda bulunan pıhtılaşma mekanizmalarını harekete geçirerek o bölgede pıhtı oluşmasına ve damarın aniden tıkanmasına yol açmaktadır. Damar sertliğinin yavaş yavaş büyümesi belirti vermeyebilir, verdiği zaman da anjina adını verdiğimiz göğüs ağrısı ile kendini gösterir. Damarın pıhtı ile aniden tıkanması ise kalp krizine yol açar. Bu durumda da kalp kası zarar görür. Bu nedenle, kalp hastalarının kalp krizi geçirmeden belirlenmesi önemlidir. Daha da önemli olan ise damar sertliğine yol açan nedenleri azaltarak, kalp hastalıklarının önlenmesidir."

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Uzun, kalp hastalıklarının önlenmesinde, damar sertliğine yönelik müdahalelerin önemli bir yer tuttuğunu dile getirdi.

- "Kalp hastalıklarını önlenmek için sağlıklı hayat tarzı benimsenmeli"

Damar sertliğinin oluşmasını ve ilerlemesini önlemek için yapılacak işlemlerin aynı olduğunu, buna yol açan ya da hızlandıran etmenlerin mümkün olan en az seviyeye indirilmesi gerektiğini vurgulayan Uzun, şöyle devam etti:

"Damar sertliğine yol açan risk faktörlerinin başlıcaları hipertansiyon, şeker hastalığı, sigara, kan yağlarında, özellikle kolesterolde yükseklik, ailede kalp hastalığı olması, kilo fazlalığı, hareketsiz hayat ve strestir. Bunlardan ailede kalp hastalığı olması dışındaki tümü değiştirilebilir unsurlardır. Kalp hastalıklarının önlenmesi için yapılacak sağlıklı hayat tarzı değişiklikleri, gerçekte yalnızca kalp hastalıkları değil, başta kanser olmak üzere birçok hastalığın önlenmesinde de geçerlidir. Sağlıklı hayat tarzı için kişiler düzenli egzersiz ve fiziksel aktivite yapmalı, sigara, nargile ve benzeri tütün alışkanlıklarından uzak durmalı, dengeli beslenmeli, stresten uzak durmalıdır. Kişiler kalp hastalıklarından korunmak için tansiyonlarına dikkat etmelidir. Büyük tansiyonun 13, küçük tansiyonun 9'un altında olması istenir. Sağlıklı hayat tarzı ile bu seviyelere indirilemezse, tansiyonun kontrolü için ilaç tedavisi önerilir."

Uzun, dikkat edilecek bir diğer konunun da kan şekerleri olduğuna işaret ederek, şeker hastalığının erken teşhisinin, ileride oluşacak kalp hastalıklarının önlenmesi açısından çok önemli olduğunu kaydetti.

Kan yağlarının, özellikle de kolesterolün kontrol edilmesinin de damar sertliğinin önlemesi açısından önemli olduğunu belirten Uzun, "Damar sertliğinin bulunduğu kişilerde, bunun yırtılarak pıhtıya neden olmasının önlenmesi de önemlidir. Sayılan önlemler bu açıdan da yardımcıdır. Ek olarak, bu konuda en büyük yardımcı, aspirin ve benzeri ilaçlardır. Bu ilaçların, kanamayı artırıcı etkilerinden dolayı bazı kişilerde kullanımı sakıncalıdır. Bu nedenle hekim önermeden başlanmaması gerekir." ifadelerini kullandı.


Muhabir Hatice Şenses Kurukız
Yayınlayan Berin Alpaslan Gökçe

NEW YORK (AA) - Dünyaca ünlü Türk kalp cerrahı Prof. Dr. Mehmet Öz, güçlü ve yakın aile bağlarının stresi azalttığını ve kalp sağlına iyi geldiğini belirtti.

ABD'de yaşayan ve yaptığı çalışmalarla dünya çapında üne ulaşan Mehmet Öz, AA muhabirine sağlıklı bir kalbe sahip olmak ve kalp hastalıklarından korunmak için neler yapılması gerektiğini anlattı.

Kalp sağlında tüketilen gıdaların büyük etkisi olduğunu söyleyen ve şeker tüketiminin zararlarından bahseden Öz, ''Şeker yediğimiz zaman kilo alıyoruz. Kilonun birçok zararı var ama en büyük zarar karaciğer üzerinde.'' dedi.

Karaciğerde şeker biriktiğinde yağa dönüştüğünü ve hasta bir karaciğerin kolesterole karşı savunma yapamadığını söyleyen Öz, bu durumda kolesterolün cinsinin değiştiğini ve kötü denilen kolesterol miktarının arttığını kaydetti.

Öz, yüksek kolesterolün kalbe etkisini şöyle anlattı: 

''Kötü kolesterol ile kalpteki damarlarda bir yara oluştuğu zaman tamir etmek zor oluyor. Bu hem erkekler de hem kadınlarda büyük bir sıkıntı. Kalbin içinde üç büyük ana arter var, bu arterleri bir duvar gibi kabul et, duvar delindiği zaman, delen sebepler yüksek tansiyon, şeker hastalığı. Şeker hastalığı cam parçalar gibi o duvarı yırtıyor. Duvarın içinde bir delik oluştuktan sonra tamir etmemiz gerekiyor. Kullanılan madde ise kolesterol. Kolesterolün bir iyisi bir de kötüsü var. İyi kolesterol olduğu zaman çok güzel, muhteşem tamir edilmiş bir duvara dönüşüyor ama kötü kolesterol bulunduğu zaman o yaralar arteri yavaş yavaş tıkamaya başlıyor, üzerinde kolesterol birikiyor. Zamanla tamamen o borunun ortası kapandıktan sonra kalp yetmezliğinden, kalp krizinden hastaları kaybediyoruz.''

 Kalp hastalığına neden olan faktörleri ise şeker hastalığı, yüksek kolesterol ve yüksek tansiyon olarak sıralayan Öz, şunları kaydetti:

"Tansiyon yüksekse arterin içinde delik yapıyor. Kötü kolesterol miktarı fazlaysa, vücut arterleri tamir edemiyor. Normalde genç bir insan, arterde bir delik olsa da olmasa da tamir eder ama kolesterol cinsi değiştikten sonra tamirat şekilleri değişiyor.''

- Akdeniz mutfağı son derece sağlıklı 

Akdeniz mutfağının son derece sağlıklı olduğunu söyleyen Öz, katkı maddesi bulunan gıdaların vücutta kötü kimyasal maddeler oluşturduğunu ve bunun da kalp hastalıklarını artırdığını anlattı. 

Öz, ''Akdeniz mutfağı inanılmaz sağlıklı. Niye? Çünkü taze sebze ve meyveler bulunuyor. Zeytinyağı zaten Türkiye'den çıkmış bir madde ve kalitesi çok yüksek, sahte değil. Yenilebilecek gıdalar var Türkiye'mizde. Bizim yediğimiz gıdalar çok sağlıklı. Daha çok yeni çıkan yemekler beni korkutuyor çünkü tüketim miktarını artırmak için daha fazla şeker ya da tuz ekleniyor. Lezzeti değişiyor belki daha lezzetli bulabilirsiniz ama sağlıklı değil bunlar.'' dedi. 

Kalp hastalıklarında genetiğin de etkili olduğunu belirten Öz, "Türklerde maalesef bir sıkıntı var, bizde... Kalp sağlığı konusunda genetik olarak kuvvetli bir ülke değiliz. Yüksek kolesterol ya da yüksek tansiyon yüzünden kalp krizi oranları artmaya başladı.'' diye konuştu.

- Kalp sağlığı için güçlü aile bağları kurun

Stres faktörüne de değinen Öz, aile bağlarının kalp sağlığı üzerindeki olumlu etkilerine dikkati çekti. 

Batı'da aile bağları çok güçlü olmadığı için insanların daha stresli olduğuna işaret eden Öz, ''Etrafınızdaki insanları yakın tutabilirseniz, özellikle de ailede sevdiğiniz insanlarla her zaman temas halinde olduğunuz bir hayat kurmak sizi koruyabilir ama o eksikse stres artmaya başlıyor. Yüksek stres ortaya çıkınca kalbin üzerinde çok büyük etkileri oluyor. Hatta çok üzüntü varsa kalp yetmezliği bile ortaya çıkabiliyor. Yeni keşfedilmiş bir sıkıntı bu ama çok görüyoruz. Kalp sağlığı için güçlü aile bağlantıları inanılmaz önemli. İnsanlar arasındaki bağ çok mühim. Strese karşı bir müdafaa ama aynı zamanda hayatta bir gaye veriyor bize. Hayatta maksat varsa o zaman kalp atışlarına da kesinlikle bir maksat vermiş oluyoruz.'' ifadelerini kullandı.

 

Öz, sağlıklı kalp için neler tüketilmesi gerektiğini şöyle sıraladı: 

''Sağlıklı kalp için şunlar lazım; tam buğday, gıdaları topraktan çıktığı gibi yemek o kadar sağlıklı ki. Meyveler, sebzeler, fındıklarımız, fıstıklarımız hepsi sağlıklı kalp için. Zeytinyağı tabii en mühim olanı.''

 

Öz, işlenmiş gıdalar ve yemekler, katkı maddesi bulunan gıdalar çok fazla et tüketimi ve özellikle kızartılmış yemeklerden uzak durulması gerektiğini söyleyerek tat hücrelerine dokunan ancak sağlıksız olan, özellikle şekerli sodalar, meşrubatlardan da kaçınılması gerektiğini ifade etti. 

Dr. Öz,  ''İçinde şeker olunca tadını almıyorsun bile meşrubatın. Aynı zamanda şekerin karaciğere büyük bir etkisi var. Karaciğeriniz hastaysa katiyetle kanda bulunan kolesterol miktarını dengeleyemezsiniz.'' dedi. 

Kalp hastalıklardan korunmak için egzersizin önemine işaret eden Öz, şu tavsiyede bulundu: 

''Koşmak şart değil yürünebilir, her gün yarım saat hareket iyi olur. Dünyada en mühim olan spor yürümek. Niye? Kendini incitmiyorsun. Her gün yapabilirsin, gençken yapabilirsin, yaşlıyken yapabilirsin. Dünyayı gezdiğimiz zaman en uzun yaşayan insanların hayatlarına baktığımız zaman hep yürüyorlar. Ayrıca haftada 30 dakika biraz ağırlık kaldırsak iyi olur. Kendi vücut ağırlığımız bile yeterli olur. Yoga olabilir. Kendi vücudunu taşıyamazsan o zaman zamanla düştüğünüzde bir daha kalkamayacaksınız.''

 

Muhabir Betül Yürük
Redaktör Sultan Çoğalan
Yayınlayan Şermin Coşkun

ANKARA (AA) - ABD'de yapılan araştırma, yaşam süresini artırdığı, depresyon, kalp krizi ve bazı kanser türlerinin gelişme olasılığını azalttığı bilinen kahve ve çayın, günde en az iki fincan içildiğinde sigara tiryakisi olmayanlarda bile akciğer kanseri riskini artırabileceğini ortaya koydu.

LiveScience'ın haberine göre, ABD'de Vanderbilt Üniversitesi'nde görevli bilim adamı Jingjing Zhu liderliğinde yürütülen araştırma, yaşam süresini artırdığı, depresyon, kalp krizi ve bazı kanser türlerinin gelişme olasılığını azalttığı bilinen kahve ve çayın, günde en az iki fincan içildiğinde sigara tiryakisi olmayanlarda bile akciğer kanseri riskini artırabileceğini ortaya çıkardı.

Araştırma kapsamında ABD ve Asya'da 1,2 milyon kişinin katıldığı 17 farklı araştırmanın verileri incelendi. Katılımcıların ortalama 8,6 yıl boyunca takip edildiği ve 20 bin 500'den fazlasının süreç içinde akciğer kanserine yakalandığı belirtildi.

Uzmanlar, sigara içmeyenler için günde iki ya da daha fazla fincan kahvenin, akciğer kanseri riskini yüzde 41, iki ya da daha fazla bardak çayın da yüzde 37 oranında artırdığı sonucuna vardı.

Risk oranında, kişinin yaşı, ırkı ve içtiği kahvenin türüne göre önemli bir değişiklik gözlenmediği, bilhassa kafeinsiz kahvenin, kafeinli olandan yüzde 15 daha yüksek risk oranıyla ilişkilendirildiği kaydedildi.

Zhu, araştırmalarının gözleme dayalı olduğuna, kahve ile akciğer kanseri arasındaki neden sonuç ilişkisini tam olarak bilmediklerine işaret ederek, kavurma aşamasında ortaya çıkan bir durumun riski artırıyor olabileceğini aktardı.

Araştırmanın bulguları, Amerikan Kanser Araştırma Derneği'nin 31 Mart'ta düzenlenen yıllık toplantısında sunuldu.

Levine Kanser Enstitüsü'nden doktor Julie Fisher, bulguları "ilginç ve merak uyandırıcı" sözleriyle nitelendirirken, bu bağlantıya ilişkin daha fazla araştırma yapılması gerektiğini ifade etti.

Ankara

ABD'de yapılan bilimsel araştırmayla, her gün elektronik sigara kullananlarda kalp krizi riskinin sigaraiçmeyenlere göre yaklaşık iki kat fazla olduğu belirlendi.

Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) Tütün Çalışma Grubu Üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Bilir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, dünya genelinde her yıl yaklaşık 7 milyon kişinin sigaraya bağlı hastalıklar sonucunda yaşamını yitirdiğini söyledi.

Tütün ürünleri kullanımı ve sigara dumanından pasif etkilenmenin, kalp ve solunum hastalıkları ile akciğer kanseri ve diğer kanserlerin gelişmesinde etkili olduğunu vurgulayan Bilir, bu konuda yapılan araştırmaların sigara içenlerin en çok kalp krizi, akciğer kanseri ve KOAH nedeniyle hayatını kaybettiğini ortaya koyduğunu ifade etti.

Sigaranın zararlarına ilişkin yürütülen çalışmalar ve uygulamaya konulan yasal düzenlemelere karşın tütün endüstrisinin de boş durmadığını ve kullanım oranlarını artırabilmek amacıyla sürekli farklı ürünleri piyasaya sürdüğünü anlatan Bilir, bu ürünler içinde elektronik sigaranın öne çıktığını aktardı.

Prof. Dr. Bilir, endüstrinin katran ve nikotin oranı azaltılmış "light sigara", mentollü ya da meyve aromalı sigaraların ardından katran içermeyen, sadece nikotin içeren "Elektronik Nikotin Sağlayıcı Cihaz" isimli ürünleri tüketiciye sunduğunu dile getirdi.

Bilir, özellikle gençler arasında elektronik sigara kullanım oranının her geçen gün arttığına dikkati çekti.

"Araştırma yaklaşık 70 bin kişi üzerinde gerçekleştirildi"

Prof. Dr. Bilir, elektronik sigaranın sağlığa zararlarına ilişkin son olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde yeni bir araştırma yapıldığına değindi.

Elektronik sigara kullananlarda kalp krizi riskinin incelendiğini araştırma sonucunun, Amerikan Koruyucu Hekimlik Dergisi'nde (American Journal of Preventive Medicine) yayımlandığını anlatan Bilir, şunları kaydetti:

"ABD'de yapılan 'Ulusal Sağlık Araştırması' kapsamında toplam 70 bine yakın kişinin sigara ve elektronik sigara kullanımına ilişkin bilgileri edinildi. Katılımcıların sigara ve elektronik sigara kullanım durumları, 'hiç kullanmamış, eskiden kullanmış, halen ara sıra kullanıyor ve halen her gün kullanıyor' olmak üzere 4 grup halinde değerlendirildi. İzlem sonunda, her gün elektronik sigara kullananlarda kalp krizi riskinin, herhangi bir tütün ürünü kullanmayanlara oranla 1,8 kat arttığı saptandı. Aynı çalışmada her gün sigara kullananlardaki risk artışı da 2,7 kat olarak belirlendi."

Prof. Dr. Bilir, araştırma kapsamında katılımcıların hipertansiyon, yüksek kolesterol, diyabet ve obezite varlığı gibi özellikleri ile yaş ve cinsiyet bilgilerine de ulaşıldığını anlattı.

Bu faktörlerin de kalp krizi riskini artırdığına işaret eden Bilir, "Araştırmada, elektronik sigara kullanılmasının bu faktörlerden bağımsız olarak kalp krizi riskini artırdığı da tespit edildi." bilgisini verdi.

Ankara

Termal Sağlık ve Turizm Derneği (TESTUD) Başkanı Yavuz Yılık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 22 Mart'ın Dünya Su Günü olarak kutlandığını, bunu farkındalık yaratma adına önemli bulduklarını söyledi. 

Yaşamsal bir kaynak olan suyun turizm için de önemli bir araç olduğuna dikkati çeken Yılık, bu anlamda suyun ekonomik değerinin unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Yılık, 3 tarafı denizlerle kaplı ve nitelikli şifalı sularıyla Türkiye'nin önemli bir potansiyele sahip olduğunu dile getirerek, "Denizleri, nehirleri ve göllerinin dışında şifalı sularıyla önemli bir turizm merkezi olan Türkiye ekonomisine, termal turizmin katkısı büyük. Ülkemiz yaklaşık bin 500 doğal kaplıca su kaynağıyla dünyada ilk 7 ülke arasında yer alıyor." diye konuştu.

"Şifalı sularımız korunup, doğru kullanılmalı"

Türkiye'deki termal suların hem su kalitesi, debi ve sıcaklıkları hem de çeşitli fiziksel ve kimyasal özellikleriyle Avrupa'daki termal sulardan daha üstün niteliklere sahip olduğuna işaret eden Yılık, sözlerine şöyle devam etti:

"Termal turizmin ülke ekonomilerine sağladığı katkı göz ardı edilemez. 2018 sonu itibarıyla sağlık turizminde Türkiye'yi tercih eden turist sayısının 1 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. Ülkemiz, termal sağlık turizmindeki hedeflerini büyüttü. Bu bağlamda sağlık dağıtan şifalı sularımızın korunması, doğru kullanılması ve aynı niteliklerle gelecek nesillere aktarılması da ülkenin geleceği için önem taşıyor. Bu konudaki farkındalık çalışmalarına da önem verilmesi şart."

Yılık, TESTUD olarak Türkiye'nin sağlık turizm pastasından daha büyük dilim almasını hedeflediklerini, termal kaynakların doğru kullanımı ve korunmasına yönelik çalışmalar gerçekleştirdiklerini kaydetti.

Eskişehir

Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Öztürk, yaptığı çalışmalara göre, direksiyon başında uyuklamaya bağlı trafik kazası geçiren veya kaza tehlikesi atlatan şoförlerin oranının yüzde 15-17 olduğunu bildirdi.

Prof. Dr. Öztürk, bir program kapsamında geldiği Eskişehir'de AA muhabirine yaptığı açıklamada, ülkede uyku rahatsızlıklarının yaygın görüldüğünü söyledi.

Özellikle uykuda solunum bozukluklarının toplumda yüzde 5'lerden başlayıp, ileri yaşlara doğru yüzde 20'lere çıktığını anlatan Öztürk, rahatsızlığın horlamayla başladığını ifade etti.

Öztürk, "Uyku sağlığımız ve kalitemiz toplumsal olarak bozuk. Bu konuda farkındalık oluşturmamız, uyku hastalıkları konusunda bilgi düzeyimizi artırmamız gerekiyor." dedi.

Uyku hastalıklarının tedavi edilmesinin birçok nedenle büyük önem taşıdığına dikkati çeken Öztürk, bunlar arasında "trafik kazalarının engellenmesinin" de bulunduğunu belirtti.

Öztürk, profesyonel sürücülerde uyuklamanın, trafik kazalarının en önemli nedenlerinden birisi olduğuna işaret etti.

320 toplu taşıma sürücüsü üzerinde araştırma yapıldı

Diğer araştırmayı ise Edirne ve Hatay'daki 320 toplu taşıma sürücüsü üzerinde yaptıklarını anlatan Öztürk, "Araştırmaya katılan sürücülerden 49'u, uykusuzluk ve uyuklamayla alakalı en az bir kazaya karışmış veya kazaya ramak kalmış. Bu grup gece daha az uyuyor, daha çok apne şikayetleri var." bilgisini verdi.

Bu kazaların önlenebilir olduğunu vurgulayan Öztürk, "Yaptığımız çalışmalara göre, direksiyon başında uyuklamaya bağlı trafik kazası geçirdiğini veya kaza tehlikesi atlattığını söyleyen şoförlerin oranı yüzde 15-17 arasında." dedi.

Şoförlerin uyku sağlığının korunmasının, araçlarla insanları taşımaları nedeniyle de önem taşıdığını belirten Öztürk, nöbet tutulan işlerde, güvenlik ve sağlık alanında, hava yollarında çalışanlar açısından da bu durumun önemli olduğunu söyledi.

"Uyku sağlığının ekonomik boyutu da önemli"

Benzer çalışmaların yurt dışında da yapıldığını anlatan Öztürk, şunları kaydetti:

"Her yıl ABD'de motorlu araç kazalarında 110 binin üzerinde kişi yaralanıyor, 5 binden fazla kişi yaşamını yitiriyor. Çalışmalar, ABD'deki kazaların yüzde 1 ila 3'ünü, sürücülerin uyuyakalmasına veya uykulu olmasına bağlıyor. Norveç'te bu oran yüzde 4, İngiltere'de ise yüzde 16. Uyku sağlığının ekonomik boyutu da önemli. Bazı ülkelerde yapılmış çalışmalara göre, uykuya bağlı kazaların yıllık maliyeti 5 milyar dolar civarında. Bu önlenebilir, ekonomiye katkı sağlanabilir bir durumdur. O zaman nereden başlamak lazım? Uyku hijyeni dediğimiz kuralları öğrenerek, uykumuzu sağlıklı tutmakla ilgili önlemleri alarak başlayabiliriz. Uyku hekiminden destek alabiliriz."