21 Eyl 2020
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Avrupa'da yapay kalp nakli gerçekleştiren ilk kadın olan Türk kökenli kalp cerrahı Dilek Gürsoy, Alman Tıp Ödülü'ne layık görüldü.

 

Avrupa'da yapay kalp nakli gerçekleştiren ilk kadın olan ve Alman Tıp Ödülü'ne (German Medical Award) layık görülen 43 yaşındaki  Türk kökenli Alman kalp cerrahı Dilek Gürsoy, aynı zamanda  bu yıl içinde Avrupa’’nın en saygın ödüllerinden Victress Ödülü’ne layık görüldü

Gürsoy, anne ve babasının 1969'da Ordu'nun Aybastı ilçesinden Almanya'ya gelerek bir fabrikada işçi olarak çalıştıklarını ve kendisini okutarak bu günlere getirdiklerini belirtti.

 "Herkese özgüvenli olmalarını tavsiye ediyorum"

Özellikle Avrupa'da yaşayan genç kızlara, kendilerine verilen imkanları kullanmaları ve çok çalışmaları yönünde tavsiyelerde bulunan Gürsoy, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ben öyle yaptım ve hedeflerime ulaştım. Tabii ki zorlukları vardı ama bu devirde pes etmemek ve asla kimseye boyun bükmemek lazım. Herkese özgüvenli olmalarını tavsiye ediyorum.

Yaptıkları işlerde ilk zamanlar bazı zorluklar yaşasalar da tecrübeyle birlikte gelen özgüvenle zamanla daha iyi olacaklar. Benim için önemli olan ve bana da yardımcı olan şeyler, çok yerlere gitsinler, görüşmeler yapsınlar, dinlesinler ve soru sormaktan çekinmesinler."

 

"Yapay kalp merkezi kurmak istiyorum"

Gelecekte yapay kalp merkezi kurmak istediğini belirten Gürsoy, şunları kaydetti:

"Bunu yaklaşık 5-6 yıldır düşünüyorum, son 2 yıldır bu konu üzerine daha da yoğunlaştım. Çalıştığım hastaneyi geçen ay bıraktım ve bu yapay kalp merkezini kurmakla alakalı görüşmelerim var, onlarla ilgileniyorum. İnşallah yakın zamanda gerçekleştiririm. Bu iş de her iş gibi kolay değil ama genç kızlarımıza önerdiğim gibi öz güvenimle, yaptığım işler ve tecrübemle bu işi başaracağıma inanıyorum."

Gürsoy, ödülünü 18 Kasım'da Düsseldorf'ta düzenlenecek etkinlikte alacak.

Yaşam koşulları ağırlaştığında, her zaman rutin olarak yapmış olduğunuz görev ve sorumluluklarınız size yük gibi gelmeye başladığında, bu olanlara; zaman zaman bedeninizin güçsüz düşmesine, hava değişimine, çevrenizdeki insanların dengesiz tavırlarının sebep olduğunu düşünerek kendinizi rahatlama yoluna gidebilirsiniz. 

Bu sebep arayışları geçici çözümlerdir ve vücudunuzdaki genel ağrılardaki artış, direksiyonda veya işyerinizde sunum yaparken, ekmek sırasında beklerken kalbinizin yerinden çıkacak gibi olması, tansiyonunuzun yükselmesi veya düşmesi, tahammülsüzce çevrenizdekilere kızmanız, düşüp bayılacak gibi olmanız yaşamınızı önemli şekilde sekteye uğratmaya devam eder. Artarak yaşadığınız bu seviyesi yüksek kaygı halinde çevreniz yoksa panik atak mı var sende diye sorarlar. Siz de bende ne var diye sormaya başlarsınız? Bu yazımızda buna kısaca cevap bulmak hedeflenmiştir.

Kaygı, Korku ve Panik Atağı ne demektir?

Korku, herkes tarafından yaşanma olasılığı gerçek temel duygulardan bir tanesidir. Algılayabildiğimiz ve karşılaştığımız gerçek bir tehlike karşısında verdiğimiz bir tepkidir. Korku karşısında hem bedenimiz hem de düşüncemiz etkinleşir. Tepkilerimiz bedenimizle sınırlı değildir. 

Kaygı ise; korku duygusu ile bağlantılıdır ancak aralarındaki fark kaygı daha çok geleceğe yöneliktir. Mesela bir ormanda kaplanın saldırısına uğramaktan korkarız, ancak gelecek tarihli bir sınava veya sunuma yönelik ise kaygı duyarız. Bu nedenle kaygı daha geniş zamana yayılan uzun süreli bir duygudur.

Panik Atak; tıbbi alanda bilimsel olarak tanımlanmış, algılanan tehdit edici bir duruma yönelik aniden gösterilen ve ağırlıklı olarak bedensel duyumların eşlik ettiği bir tepkidir. Bunlar kısaca;

Kalp atımlarında hızlı artışın duyumsanması, nefes almada zorluk ve sıklık, göğüs sıkışması ve göğüste ağrısı, titreme ya da sarsılma, bulantı, karın ağrısı, uyuşma ve karıncalanma, baş dönmesi, sersemlik, dikkat dağınıklığı, ölüm korkusu, kontrolü kaybedeceğine ya da delireceğine yönelik korku vb. tepkiler kişinin kendi bedenine yönelik kontrol duygusuna güvensizlik yaratmaya başlar,

Ataklardan sakınmak için kişi kendini birçok etkinlik ve ortamdan soyutlamaya başlar. Ataklar hangi durum ve ortamda çıkmışsa kişi artık günlük yaşamında o durum ve ortamdan veyahut kişilerden uzak durmak için çabalar, kaçar. 

Panik atakta kişiyi en çok zorlayan husus; atakların bedensel bir başka hastalığın belirtisi olabileceği korkusuna sahip olmaktır. Bu korku uzun vadede yoğun kaygı yaratır, bu da yine atakların sıklığını artırıcıdır. 

Bir sonraki yazımızda panik atak durumunda neler yapılabileceğine değineceğiz.

KAYNAK: Kaygılarımız/Korkularımız  Prof.Dr.Ertuğrul Köroğlu, Hekimler Yayın Birliği

Ankara

Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Murat Akkocaoğlu, ağız enfeksiyonlarının sebeplerini ve enfeksiyonlardan nasıl korunmak gerektiğini AA muhabirine anlattı. 

Ağızdaki enfeksiyonların birçok soruna yol açabileceğini belirten Akkocaoğlu, bunun diş ve diş eti enfeksiyonu şeklinde başlayabileceği gibi çevre dokulardan da meydana gelebileceğini söyledi. Başka bir bölgedeki enfeksiyonun anatomik boşluklarla birbiri içine geçebileceğini belirten Akkocaoğlu, "Örneğin, dişlerdeki enfeksiyonlar sinüs bölgesine yayıldığı gibi baş boyun bölgesindeki damarlar vasıtasıyla beyne kadar ilerleyebilir. Özellikle 'fossa kanina apsesi' dediğimiz bir apse çeşidi üst çenedeki köpek dişleri bölgesinden başlayıp, arterler yoluyla beyne kadar ulaşabilir. Çok şiddetli bir şekilde beyne ulaşmış bu enfeksiyon, ölümcül olabilir." dedi.

Akkocaoğlu, son dönemlerde tıp doktorlarının, cerrahi işlemler sonrasında ilgili bölgede enfeksiyon geliştiğini fark ettiklerini, bunun odağını bulamadıklarını ancak daha sonra dişlere yöneldiklerini anlatarak "Mesela doktorlar bir kalça, diz, kalp kapağı protezi yaptığında öncelikle ağızda hiçbir diş ve diş eti enfeksiyonu olmayacak halde hastaların kendilerine teslimini istediler çünkü ağız en önemli fokal enfeksiyon odağı olduğu için." diye konuştu.

Akkocaoğlu, kişilerin ağız hijyenine dikkat etmesi ve dişlerin günde en az 2-3 kez fırçalanması önerisinde bulundu. Akkocaoğlu, diş fırçalandıktan sonra beslenmeye devam edilmemesi gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:

"Fırçalamanın hemen akabinde beslenmeye devam edersek yani belli öğünlerimiz olmazsa ve öğün sonlarında fırçalama yapmazsak yeniden çürükler oluşma ve diş eti hastalıklarına bağlı enfeksiyonlar mutlaka gelişecektir. Burada ailelerin bilinçlenmesi de çok önemli. Biz çocuklarımıza anne babalar olarak örnek olmalıyız."

Her ağız tipinin farklı olduğunu, dolayısıyla her ağızın günlük bakımının da farklılık göstereceğini aktaran Akkocaoğlu, şunları kaydetti:

"Diş ipi, düzenli olarak ağız solüsyonu kullanmak elbette ki faydalı ama herkese diş ipi gerekir mi herkese ara yüz fırçası gerekir mi? Hiçbir ağız birbirinin aynısı olmadığı gibi ağzın sağ tarafıyla sol tarafı da birbirinin aynısı değil. Aralıklı olan bölgelerde ara yüz fırçaları, çok sıkı olan yerlerde diş ipi, cerrahi bir tedavi geçirdiğinizde ağız gargarası kullanmanız lazım ama ağız gargarasını devamlı olarak kullanırsanız bu sefer bir cerrahi işlem bölgesinin enfekte olmasını engelleyeyim derken uzun süreli ağız gargarası kullanımında ağız içinde rutin olarak yaşayan mikroorganizmaların oranlarında değişikliğe sebep olursunuz. Bu durumda orada yaşaması gereken mikroorganizmaların belli bir kısmının kolonisi azaldığı için zamanla fırsatçı bakteriler ortaya çıkar. Bu da özellikle mantar enfeksiyonu oluşumuna sebep olabilir. Ülkemizdeki mantar enfeksiyonlarının en önemli nedeni aşırı ve gereksiz antibiyotik ile antiseptik yani ağız gargaraları kullanımıdır. Uzun süre kullandığınızda gereksiz yere florayı değiştiriyorsunuz."

Ordu

Türk Alman Jinekoloji Eğitim, Araştırma ve Hizmet Vakfı (TAJEV) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Cem Demirel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gebelikte ilk üç ayın önemine değinerek, "İlk üç ay bebeğin gelişmeye, organlarının oluşmaya başladığı ve bundan sonraki gebeliğin geri kalan kısmını nasıl gideceğini gösteren çok değerli bir zaman." diye konuştu. 

Gebeliğin ilk üç ayında bazı kanama ve düşük tehlikesi gibi sağlık sorunlarının oluşabileceğine değinen Demirel, bunların sonucu olarak annenin müdahaleye maruz kalabildiğine dikkati çekti.

Prof. Dr. Demirel, ilk üç ayın annenin gebeliğe alışmaya başladığı ve aynı zamanda da bazen problemlerin ortaya çıkabildiği bir dönem olduğuna vurgu yaparak, "Bu dönem ayrıca bebekte ciddi problemler olup olmadığını anladığımız bir dönem. Sağlıklı bir bebek mi, genetik yapısı normal bir bebek mi? Bunları bu dönemde yaptığımız testlerle anlıyoruz. Dolayısıyla gebelikte ilk üç ay bizim için çok değerli bir dönem." ifadesini kullandı.

Bu dönemde en büyük sorunun düşük tehlikesi olduğuna vurgu yapan Demirel, kadınların yüzde 20'sinde böyle sorunların ortaya çıkabildiğini, bunun aynı zamanda önemli bir sağlık problemi olduğunu aktardı.

Demirel, gebelikte yaşanan ciddi sağlık sorunlarının anne ölümlerine yol açabildiğine dikkati çekerek, "Yıllar içerisinde ülkemizde anne ölümlerde ciddi bir azalma oldu. 1900'lülerin başında yüz binde 48-50 ile iken bu oran şimdi bu yüzde 20'lere kadar düştü. Bunun daha da düşmesini bekliyoruz. Çünkü her annenin yaşamaya hakkı var ve gebelik nedeniyle bu hakkın elinden gitmesi en büyük insan hakkı ihlalidir. O yüzden bizim hedefimiz bu oranı en aşağıya indirmek." açıklamasında bulundu.

Demirel, anne ölümlerinde en önemli hususun gebelikte yaşanabilecek kanamalar olduğunun altını çizerek, "Kanamaları önlemek için ya da etkin müdahale edebilmek için bu konuda tüm sağlık çalışanlarının önleyici tedbirlerden haberdar olması gerekiyor." dedi.

Bu süreçte kan bankası hizmetlerin çok iyi organize edilmesi gerektiğine dikkat çeken Demirel, "Bu konuda ülkemizde çok büyük gelişmeler oldu. Artık birçok noktada kana rahatlıkla ulaşabilir durumdayız. Birçok noktada anneye müdahale eden hekimlerimiz çoğaldı. Hekimler artık bu konuda daha tecrübeli. Bu durumlar anne ölümlerini ciddi şekilde azalttı." değerlendirmesinde bulundu.

Gebelikte beslenmeye dikkat

Prof. Dr. Demirel, gebelikte sağlıklı beslenmenin anne ve çocuk için son derece önemli olduğuna değinerek, "Anne bu süreçte yeterince protein ve vitaminlerini alacak. Sebze ve meyve tüketerek mineralleri alacak. Yine aynı şekilde et ve süt ürünleri tüketerek protein alacak. Biz bu süreçte balık ürünlerini tüketmesi çok önemli. Çünkü balık omega içerdiği için bu bebeğin zihinsel gelişimi için çok önemli." dedi.

Karadeniz Bölgesi'nde fındık yetiştirildiğine ve gebelik sırasında da fındık tüketiminin önemli olduğuna dikkat çeken Demirel, "Bebeğin gelişimi için çok faydalı olan vitaminler fındık ve ceviz gibi ürünlerde oldukça fazla zengin oluyor. Bir anne günde 10 tane fındık yerse hiç dışarıdan omega, vitamin almasına gerek yok. Anne gerekli omegayı fındıktan almış oluyor. Bu konuda fındığı kesinlikle öneriyoruz." diye konuştu.

"Hastalarımıza fındığı tavsiye ediyoruz"

Demirel, hastalarına fındık tüketmeleri tavsiyesinde bulunduğunu dile getirerek, "Bazı anneler, 'Doktor Bey bana omega yazmadınız' diyor. Bende kendilerine günde 10 tane fındık yazıyorum diyorum. Her gün 10 tane fındık yiyin. Bu fındık sizin omega ihtiyacını karşılar diyorum." ifadesini kullandı.

Gebelik sırasında annelerin alkol ve sigaradan kesinlikle kaçınmalarını da isteyen Demirel, bunun yanı sıra gazlı içecek ve şekerli içeceklerden annelerin uzak durması uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Demirel, anne adayların hamileliğinin 24. haftasından sonra mutlaka şeker testi yaptırmalarını isteyerek, "Bebekte şeker hastalığı çıkarsa bunu gebelik sırasında tedavi etmemiz lazım. Çünkü o çocuğun 50 yaşında kalp hastalığına yakalanıp yakalanmayacağına o anki hadise belirliyor. Anne şekeri bunlardan birisi. Bu nedenle annelerin hamilelikte şeker tarama testi yaptırıp böyle bir şey olup olmadığını açığa çıkarmaları lazım." sözlerine yer verdi.

Demirel, anne adaylarının sosyal medyada ya da internet ortamında okuduğu bazı bilgilere göre değil, doktor tavsiyesine göre hareket etmeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

Edirne

Uyku bozukluklarının nedenlerine yönelik araştırmalar yürüten Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Öztürk, , AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin uzun tatil döneminde uyku düzenini değiştirdiğini söyledi.

Gençlerin bu süreçte daha geç yatma eğiliminde olduğunu belirten Öztürk, "Okullar başlar başlamaz erken yatma ve erken kalkma düzenine geçiş yapmaları gerekecek. Bu noktada uyumsuzluklar, sabah kalkmada zorlanmalar ve okula geç gitme gibi sorunlar yaşanabilir. Burada bazı kurallara dikkat edildiği takdirde geçiş ve uyum süreci daha kolay olabilir." diye konuştu.

Beynin, kaydedilen uyku düzenine uyduğunu anlatan Öztürk, şöyle devam etti:

"Uyandıktan sonra gözümüzden içeri parlak aydınlık ışık girmesi önemli bir ayarlayıcı faktördür. Bu nedenle kalkma saatimiz kaçsa, örneğin sabah 07.00'ye saatimizi kurduk ve sabah kalktık. Kalkar kalkmaz gözümüzden içeri aydınlık ışık girmesini sağlamalıyız. Bu ışık, beyinden salgılanan melatonin hormonunu baskılayarak 'senin kalkma saatin budur' ayarını ve sinyalini verecektir. Beyin bunu kaydettiği zaman, saat çalmadan önce aynı saatte kalkmak mümkün olabilecektir. Yataktan kalktıktan sonra yapmamız gerekenler var. Gözümüzden içeri 5-10 dakika aydınlık ışık girmesi ve yatakta oyalanmamak, yani kalkar kalkmaz yatağı terk etmek. Öğrencilerimiz yatağı uyandığı gibi terk edip hemen günlük faaliyetlerine başlamalıdır."

"Pijama, süt uyku için iyi bir hazırlık olur"

Uykuya rahat dalabilmek için çeşitli uygulamalar yapılabileceğini dile getiren Öztürk, şunları kaydetti:

"Uyku saatinden 5-6 saat önce egzersiz yapmak, yarım saat yürüyüş, bisiklete binme, açık havada spor, akşam yemeğini 18.00 civarında yemek ve uyku saatine 2 saat kala fiziksel aktif işlerden uzak durmak, uykuya hazırlık sürecidir. Uykuya yarım saat kala pijamaların giyilmesi, yarım bardak ılık süt içilmesi gibi hazırlıklar da beynimize 'senin yatma saatin budur' mesajını veriyor. Bu hareketleri gören beyin uykuya geçiş hazırlıklarını yapıyor."

"Yatma saatine yakın parlak ekrandan uzak durun"

Aile ve öğrencileri teknoloji bağımlılığı konusunda uyaran Öztürk, şu önerilerde bulundu:

"Teknoloji bağımlılığı psikiyatri kitaplarında tanı olarak yerini aldı. Özellikle tablet ve cep telefonlarının parlak ekranlarına uykuya yakın saatlerde maruz kalındığında, uykuya dalışı geciktirici veya engelleyici özellik taşır. Parlak ekran uyarıcıdır. O aydınlık ışık nasıl ki sabah kalktığımızda uykudan kalkma sinyali olacaktı, sabah kalktığımızda melatonin hormonunu baskılayacaktır, gece de uykumuzun daha sağlam ve sağlıklı olması için bu melatonin hormonunun salgılanması gerekiyor.

Melatonin hormonu karanlıkta salgılanan bir hormon. Telefon ve tabletlerdeki o parlak ışık bunun salgılanmasını baskılayınca bizim uyku stabilitesi dediğimiz durumu olumsuz etkiler. O nedenle çocuklarımıza önerimiz, özellikle yatma saatine yakın televizyon, telefon ve tablet gibi parlak ekranlardan uzak durmalarıdır."

Ankara

İngiliz bilim adamları, EPIC-Oxford'un 48 bin kişinin beslenmesi ve sağlığını mercek altına aldığı uzun süreli araştırma projesinin verilerini inceledi.

EPIC-Oxford'un 1993-2001 yıllarında takip ettiği katılımcıların yarısının et, 7 bin 500'ünün balık yediği, 16 binden fazlasının da vejetaryen ya da vegan olduğu belirtildi.

Süreç içinde 2 bin 820 koroner kalp hastalığı, 300'ü hemorajik olmak üzere bin 72 inme vakasına rastlandığı kaydedildi.

Uzmanlar, koroner kalp hastalığına yakalanma riskinin vejetaryen ve veganlarda yüzde 22, balık yiyenlerde de yüzde 13 azaldığını gözlemledi.

Öte yandan araştırmada sadece sebzeyle beslenenlerin inme geçirme olasılığının yüzde 20 arttığı görüldü.

Araştırmacılar, vejetaryenler ve veganlarda artan inme riskinin, düşük B12 seviyesiyle bağlantısı olabileceğini belirtirken, konuyla ilgili daha fazla çalışma yapılması gerektiğine işaret etti.

Diyetisyenler de sağlık için en iyisinin beslenmeyi çeşitlendirmek olduğu önerisinde bulundu.

Araştırmanın ayrıntıları "British Medical Journal" dergisinde yayımlandı.

Ankara

Mantar yemenin prostat kanseri riskini azaltabileceği bildirildi.

"Newsweek"in haberine göre, araştırmacılar, haftada en az 3 kez mantar yemenin, erkeklerde prostat kanseri görülme riskini düşürebileceğini tespit etti.

Japonya'da yapılan bir araştırmada, yaşları 40 ila 79 olan 36 bin 499 erkek 13 yıl boyunca gözlemlendi.

Katılımcılara, beslenme alışkanlıkları dahil yaşam tarzlarıyla ilgili sorular yöneltildi.

Çalışma, mantarı haftada en az üç kez tüketenlerin prostat kanserine yakalanma riskinin, haftada bir kez tüketenlerden yüzde 17 daha az olduğunu ortaya koydu.

Bu oranın, mantarı haftada iki kez yiyenlerde ise yüzde 8 daha az olduğu tespit edildi.

Aradaki bağlantının 50 ve üzeri yaşlardaki erkeklerde daha belirgin olduğu gözlendi.

Çalışma, "International Journal of Cancer" dergisinde yayımlandı.

Araştırmacılar, mantar tüketimiyle prostat kanseri arasındaki bu ilişkinin, bazı mantar türlerinin antioksidan özelliğinden kaynaklanıyor olabileceği değerlendirmesinde bulunuyor.

Ankara

Ankara Şehir Hastanesi Yanık Tedavi Merkezi Sorumlu Hekimi Prof. Dr. Ahmet Çınar Yastı,güneş yanıklarına karşı yapılabilecek en basit müdahalenin ağrı bölgesine ıslak havlu, kuruyan cilde zeytinyağı, sıvı kaybını önlemek için de en az 3 litre su tüketmek olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Ahmet Çınar Yastı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, güneş yanıkları ve tedavi uygulamaları hakkında bilgi verdi.

Güneş yanıklarının en iyi tedavisinin bütün yaralanmalarda olduğu gibi korunmak olduğunu ifade eden Yastı, bu konuda da dermatoloji uzmanlarının uyarılarının dikkate alınması gerektiğini söyledi.

Güneş yanıklarının genellikle birinci derece yanıklar olduğunu aktaran Yastı, güneşe uzun süre maruz kalınmasının doğru tedavi edilmediğinde ikinci dereceye varan yanıklara sebep olabileceği uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Yastı, su toplamasına yol açmayan güneş yanıklarında derinin üst tabakasının kurumasına bağlı olarak ciltte gerginlik ve kuruluk yaşandığını dile getirerek, "Söz konusu bölgede inanılmaz bir ağrı ve acı ortaya çıkar. Ağrıyı gidermek için de yapılması gereken en önemli şey, güneş yanığı olan bölgelere ıslak, suyu sıkılmış havlu koymaktır. Yanık bölgesine yapılan ıslak havlu uygulamasının da en az 15 dakikada bir tekrar edilmesi gerekir." dedi.

"Yanık bölgesine diş macunu, salça ve buz sürmeyin"

Yastı, güneş yanığı oluşan kişinin vücudunda ciddi su kaybının da yaşandığına dikkati çekerek, "Bu hastalarda baş dönmesi bazen de bayılma vakalarını görürüz. Bazen sıvı tedavisi uyguladığımız hastalar da olur. Bunu engellemek için güneş yanığı olan kişinin günlük 3 litrenin üzerinde su içmesi gerekir. Islak havlu uygulaması, hastanın ağrısını biraz dindirir ancak bu durum kalıcı olmayacaktır. Bunun için yağlı yara merhemleri devreye girecektir." ifadelerini kullandı.

Güneş yanığı için en basit uygulamaların başında ıslak havlunun geldiğini belirten Yastı, "Yanık alanına parfümlü ve kokulu olmayan yağlı kremlerin kullanılması da uygundur. Yanık bölgesine salça, diş macunu gibi ürünleri kesinlikle sürmeyin. Yanık alanına buz uygulaması da o alanda donuklar oluşturur. Yapılması gereken, günde 2 ya da 3 defa duş almaktır. Yanık sebebiyle kuruyan cildin gerginliğini ortadan kaldırmak için saf zeytinyağıyla masaj yapılması deriyi rahatlatacak, hastanın acısını dindirecektir." bilgisini verdi.

"Güneş yanığı deyip geçmeyin"

Deride su toplamasının ikinci derece yanık anlamına geldiğini ifade eden Yastı, yanık alanında oluşan su keseciklerinin açık yaraya çevrilerek günlük pansuman yapılabileceğini ya da enjeksiyon yardımı ile su toplayan bölgenin boşaltılabileceğini anlattı.

Yastı, daha derin yanıklarda hastanede yatarak tedavi uygulandığını belirterek, "İyileşme süresi 3 haftayı geçen yaralarda kalıcı renk farklılıkları ve hareket kısıtlığı görülebilir. O yüzden güneş yanığı deyip geçmemek lazım. Islak havlu ile nemi sağlamak ve bulunduğunuz yerde hiçbir ilaç yoksa zeytinyağı ve yağlı kremle yara alanının kurumasını engellemek gerekir. Cilt bağışıklık sistemi ve sıvı dengesi için gereklidir. Vücudun bir bölgesi yandığında bu fonksiyonlarda bozuluyor. Yanık vakaları her yaş grubu için tehlikelidir. Bu nedenle, korunma çok önemli." diye konuştu.

Ankara

Hollanda'da doktorların yapabilecekleri bir şey kalmadığını söyleyerek 15 gün ömür biçtiği bağırsak lenfoması hastası Veysel Köse, Ankara'da 6 saatlik ameliyatın ardından taburcu edildi.

Türkiye'den Hollanda'ya 5 yaşında giden ve 43 yıldır bu ülkede yaşayan Veysel Köse'ye bağırsak lenf kanseri teşhisi konuldu. Kemoterapi almaya başlayan Köse'nin bağırsağındaki kitle 4 ay içinde küçülmesi beklenirken büyümeye başladı ve ameliyat zorunlu hale geldi.

Ancak Hollanda'daki doktorlar riskli olduğu gerekçesiyle ameliyatı yapamayacaklarını, 15 gün ömrü kaldığını belirterek, Köse'yi evine gönderdi.

Doktorların iki hafta ömür biçtiği Köse, bunun üzerine akrabalarıyla helalleşmek için Türkiye'ye geldi. İstanbul'da rahatsızlanan Köse, Ankara'da özel bir hastanede genel cerrah olarak görev yapan Prof. Dr. Mehmet Fatih Can'a ulaştı.

Can, Köse'nin kendisine ulaştığında hemen harekete geçerek Hollanda'daki hastaneden MR ve ultrason tetkiklerinin istendiğini belirtti.

Prof. Dr. Can, hastanın ameliyata uzanan sürecini şöyle anlattı:

"Önce İstanbul'a geldiler, sonra özel bir ambulansla hastanemize transfer ettik gece yarısı. Ertesi gün planımızı programımızı yaparak ameliyata girdik. Ameliyat yaklaşık 6 saat sürdü, 30 santimetrelik bir kitle vardı. Bağırsakların önemli bir kısmını içine almıştı. Normal şartlar altında bağırsak lenf kanserleri ameliyat değil kemoterapiyle tedavi edilir ancak burada artık hastanın hayatını riske atar pozisyona gelmiş, kemoterapiden yarar görmeyen, bağırsaktan geçişi tamamen engellemiş pozisyonda olduğu için bu durumu giderici bir şekilde kitleyi çıkardık ve kalan yaklaşık 2,5 metre ince bağırsak ve 80 santimetre kalın bağırsağı birbirine bağlayarak hastamızı yoğun bakıma aldık."

Daha sonra hastanın normal odaya alınarak tedavisine devam edildiğini belirten Prof. Dr. Can, artık Köse'yi taburcu edecek pozisyona geldiklerini söyledi.

Can, yabancı hastalardan gelen talepler olduğunu ancak Köse gibi yurt dışında yaşayan gurbetçilerden, özellikle Hollanda, Almanya, Avusturalya, Fransa, Azerbaycan ve Irak'tan çok sayıda başvuru aldıklarını kaydetti. Prof. Dr. Can, "Bu durumda bizim değerlendirmemiz bilimsel gerçeklere uygun olmak zorunda. Bu hastamıza da bilimsel ve gerçekçi şekilde neden ameliyatı yapmamız gerektiğini açıkladık. Dolayısıyla bu işin cerrahi safhasını tamamladık." şeklinde konuştu.

"Doktorlara güvenim sonsuz"

Hollanda'da umutları tükenen ve Türkiye'deki tedaviyle yeniden yaşama bağlanan bağırsak lenf kanseri hastası 48 yaşındaki Veysel Köse, karnındaki kitlenin alınmasının ardından sadece hareket etmekte zorlandığını kaydetti. Köse, ameliyatını başarılı şekilde yapan Prof. Dr. Mehmet Fatih Can ve ekibine teşekkür etti.

Sağlık durumundaki olumlu gelişmelerden Hollanda'da yaşayan 3 çocuğunun da büyük memnuniyet duyduğunu anlatan Köse, taburcu edildikten sonra memleketi Adana'ya gideceğini söyledi. Köse, şunları kaydetti:

"Şimdi Hollanda'nın 'iki hafta ömrün var' dediği ben üç haftadır yaşıyorum. Allah razı olsun doktordan, 4 kilogram tümör çıkardılar karnımdan. Hollanda'nın yapamadığı şeyi Türkiye yaptı. Yüzde 2'yi kemoterapi ile giderecekler. Doktorlara güvenim sonsuz.

Avrupa'da yapay kalp nakli gerçekleştiren ilk kadın olan Türk kökenli kalp cerrahı Dilek Gürsoy, Alman Tıp Ödülü'ne layık görüldü.

 

Avrupa'da yapay kalp nakli gerçekleştiren ilk kadın olan ve Alman Tıp Ödülü'ne (German Medical Award) layık görülen 43 yaşındaki  Türk kökenli Alman kalp cerrahı Dilek Gürsoy, aynı zamanda  bu yıl içinde Avrupa’’nın en saygın ödüllerinden Victress Ödülü’ne layık görüldü

Gürsoy, anne ve babasının 1969'da Ordu'nun Aybastı ilçesinden Almanya'ya gelerek bir fabrikada işçi olarak çalıştıklarını ve kendisini okutarak bu günlere getirdiklerini belirtti.

 "Herkese özgüvenli olmalarını tavsiye ediyorum"

Özellikle Avrupa'da yaşayan genç kızlara, kendilerine verilen imkanları kullanmaları ve çok çalışmaları yönünde tavsiyelerde bulunan Gürsoy, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ben öyle yaptım ve hedeflerime ulaştım. Tabii ki zorlukları vardı ama bu devirde pes etmemek ve asla kimseye boyun bükmemek lazım. Herkese özgüvenli olmalarını tavsiye ediyorum.

Yaptıkları işlerde ilk zamanlar bazı zorluklar yaşasalar da tecrübeyle birlikte gelen özgüvenle zamanla daha iyi olacaklar. Benim için önemli olan ve bana da yardımcı olan şeyler, çok yerlere gitsinler, görüşmeler yapsınlar, dinlesinler ve soru sormaktan çekinmesinler."

 

"Yapay kalp merkezi kurmak istiyorum"

Gelecekte yapay kalp merkezi kurmak istediğini belirten Gürsoy, şunları kaydetti:

"Bunu yaklaşık 5-6 yıldır düşünüyorum, son 2 yıldır bu konu üzerine daha da yoğunlaştım. Çalıştığım hastaneyi geçen ay bıraktım ve bu yapay kalp merkezini kurmakla alakalı görüşmelerim var, onlarla ilgileniyorum. İnşallah yakın zamanda gerçekleştiririm. Bu iş de her iş gibi kolay değil ama genç kızlarımıza önerdiğim gibi öz güvenimle, yaptığım işler ve tecrübemle bu işi başaracağıma inanıyorum."

Gürsoy, ödülünü 18 Kasım'da Düsseldorf'ta düzenlenecek etkinlikte alacak.

Yaşam koşulları ağırlaştığında, her zaman rutin olarak yapmış olduğunuz görev ve sorumluluklarınız size yük gibi gelmeye başladığında, bu olanlara; zaman zaman bedeninizin güçsüz düşmesine, hava değişimine, çevrenizdeki insanların dengesiz tavırlarının sebep olduğunu düşünerek kendinizi rahatlama yoluna gidebilirsiniz. 

Bu sebep arayışları geçici çözümlerdir ve vücudunuzdaki genel ağrılardaki artış, direksiyonda veya işyerinizde sunum yaparken, ekmek sırasında beklerken kalbinizin yerinden çıkacak gibi olması, tansiyonunuzun yükselmesi veya düşmesi, tahammülsüzce çevrenizdekilere kızmanız, düşüp bayılacak gibi olmanız yaşamınızı önemli şekilde sekteye uğratmaya devam eder. Artarak yaşadığınız bu seviyesi yüksek kaygı halinde çevreniz yoksa panik atak mı var sende diye sorarlar. Siz de bende ne var diye sormaya başlarsınız? Bu yazımızda buna kısaca cevap bulmak hedeflenmiştir.

Kaygı, Korku ve Panik Atağı ne demektir?

Korku, herkes tarafından yaşanma olasılığı gerçek temel duygulardan bir tanesidir. Algılayabildiğimiz ve karşılaştığımız gerçek bir tehlike karşısında verdiğimiz bir tepkidir. Korku karşısında hem bedenimiz hem de düşüncemiz etkinleşir. Tepkilerimiz bedenimizle sınırlı değildir. 

Kaygı ise; korku duygusu ile bağlantılıdır ancak aralarındaki fark kaygı daha çok geleceğe yöneliktir. Mesela bir ormanda kaplanın saldırısına uğramaktan korkarız, ancak gelecek tarihli bir sınava veya sunuma yönelik ise kaygı duyarız. Bu nedenle kaygı daha geniş zamana yayılan uzun süreli bir duygudur.

Panik Atak; tıbbi alanda bilimsel olarak tanımlanmış, algılanan tehdit edici bir duruma yönelik aniden gösterilen ve ağırlıklı olarak bedensel duyumların eşlik ettiği bir tepkidir. Bunlar kısaca;

Kalp atımlarında hızlı artışın duyumsanması, nefes almada zorluk ve sıklık, göğüs sıkışması ve göğüste ağrısı, titreme ya da sarsılma, bulantı, karın ağrısı, uyuşma ve karıncalanma, baş dönmesi, sersemlik, dikkat dağınıklığı, ölüm korkusu, kontrolü kaybedeceğine ya da delireceğine yönelik korku vb. tepkiler kişinin kendi bedenine yönelik kontrol duygusuna güvensizlik yaratmaya başlar,

Ataklardan sakınmak için kişi kendini birçok etkinlik ve ortamdan soyutlamaya başlar. Ataklar hangi durum ve ortamda çıkmışsa kişi artık günlük yaşamında o durum ve ortamdan veyahut kişilerden uzak durmak için çabalar, kaçar. 

Panik atakta kişiyi en çok zorlayan husus; atakların bedensel bir başka hastalığın belirtisi olabileceği korkusuna sahip olmaktır. Bu korku uzun vadede yoğun kaygı yaratır, bu da yine atakların sıklığını artırıcıdır. 

Bir sonraki yazımızda panik atak durumunda neler yapılabileceğine değineceğiz.

KAYNAK: Kaygılarımız/Korkularımız  Prof.Dr.Ertuğrul Köroğlu, Hekimler Yayın Birliği

Ankara

Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Murat Akkocaoğlu, ağız enfeksiyonlarının sebeplerini ve enfeksiyonlardan nasıl korunmak gerektiğini AA muhabirine anlattı. 

Ağızdaki enfeksiyonların birçok soruna yol açabileceğini belirten Akkocaoğlu, bunun diş ve diş eti enfeksiyonu şeklinde başlayabileceği gibi çevre dokulardan da meydana gelebileceğini söyledi. Başka bir bölgedeki enfeksiyonun anatomik boşluklarla birbiri içine geçebileceğini belirten Akkocaoğlu, "Örneğin, dişlerdeki enfeksiyonlar sinüs bölgesine yayıldığı gibi baş boyun bölgesindeki damarlar vasıtasıyla beyne kadar ilerleyebilir. Özellikle 'fossa kanina apsesi' dediğimiz bir apse çeşidi üst çenedeki köpek dişleri bölgesinden başlayıp, arterler yoluyla beyne kadar ulaşabilir. Çok şiddetli bir şekilde beyne ulaşmış bu enfeksiyon, ölümcül olabilir." dedi.

Akkocaoğlu, son dönemlerde tıp doktorlarının, cerrahi işlemler sonrasında ilgili bölgede enfeksiyon geliştiğini fark ettiklerini, bunun odağını bulamadıklarını ancak daha sonra dişlere yöneldiklerini anlatarak "Mesela doktorlar bir kalça, diz, kalp kapağı protezi yaptığında öncelikle ağızda hiçbir diş ve diş eti enfeksiyonu olmayacak halde hastaların kendilerine teslimini istediler çünkü ağız en önemli fokal enfeksiyon odağı olduğu için." diye konuştu.

Akkocaoğlu, kişilerin ağız hijyenine dikkat etmesi ve dişlerin günde en az 2-3 kez fırçalanması önerisinde bulundu. Akkocaoğlu, diş fırçalandıktan sonra beslenmeye devam edilmemesi gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:

"Fırçalamanın hemen akabinde beslenmeye devam edersek yani belli öğünlerimiz olmazsa ve öğün sonlarında fırçalama yapmazsak yeniden çürükler oluşma ve diş eti hastalıklarına bağlı enfeksiyonlar mutlaka gelişecektir. Burada ailelerin bilinçlenmesi de çok önemli. Biz çocuklarımıza anne babalar olarak örnek olmalıyız."

Her ağız tipinin farklı olduğunu, dolayısıyla her ağızın günlük bakımının da farklılık göstereceğini aktaran Akkocaoğlu, şunları kaydetti:

"Diş ipi, düzenli olarak ağız solüsyonu kullanmak elbette ki faydalı ama herkese diş ipi gerekir mi herkese ara yüz fırçası gerekir mi? Hiçbir ağız birbirinin aynısı olmadığı gibi ağzın sağ tarafıyla sol tarafı da birbirinin aynısı değil. Aralıklı olan bölgelerde ara yüz fırçaları, çok sıkı olan yerlerde diş ipi, cerrahi bir tedavi geçirdiğinizde ağız gargarası kullanmanız lazım ama ağız gargarasını devamlı olarak kullanırsanız bu sefer bir cerrahi işlem bölgesinin enfekte olmasını engelleyeyim derken uzun süreli ağız gargarası kullanımında ağız içinde rutin olarak yaşayan mikroorganizmaların oranlarında değişikliğe sebep olursunuz. Bu durumda orada yaşaması gereken mikroorganizmaların belli bir kısmının kolonisi azaldığı için zamanla fırsatçı bakteriler ortaya çıkar. Bu da özellikle mantar enfeksiyonu oluşumuna sebep olabilir. Ülkemizdeki mantar enfeksiyonlarının en önemli nedeni aşırı ve gereksiz antibiyotik ile antiseptik yani ağız gargaraları kullanımıdır. Uzun süre kullandığınızda gereksiz yere florayı değiştiriyorsunuz."

Ordu

Türk Alman Jinekoloji Eğitim, Araştırma ve Hizmet Vakfı (TAJEV) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Cem Demirel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gebelikte ilk üç ayın önemine değinerek, "İlk üç ay bebeğin gelişmeye, organlarının oluşmaya başladığı ve bundan sonraki gebeliğin geri kalan kısmını nasıl gideceğini gösteren çok değerli bir zaman." diye konuştu. 

Gebeliğin ilk üç ayında bazı kanama ve düşük tehlikesi gibi sağlık sorunlarının oluşabileceğine değinen Demirel, bunların sonucu olarak annenin müdahaleye maruz kalabildiğine dikkati çekti.

Prof. Dr. Demirel, ilk üç ayın annenin gebeliğe alışmaya başladığı ve aynı zamanda da bazen problemlerin ortaya çıkabildiği bir dönem olduğuna vurgu yaparak, "Bu dönem ayrıca bebekte ciddi problemler olup olmadığını anladığımız bir dönem. Sağlıklı bir bebek mi, genetik yapısı normal bir bebek mi? Bunları bu dönemde yaptığımız testlerle anlıyoruz. Dolayısıyla gebelikte ilk üç ay bizim için çok değerli bir dönem." ifadesini kullandı.

Bu dönemde en büyük sorunun düşük tehlikesi olduğuna vurgu yapan Demirel, kadınların yüzde 20'sinde böyle sorunların ortaya çıkabildiğini, bunun aynı zamanda önemli bir sağlık problemi olduğunu aktardı.

Demirel, gebelikte yaşanan ciddi sağlık sorunlarının anne ölümlerine yol açabildiğine dikkati çekerek, "Yıllar içerisinde ülkemizde anne ölümlerde ciddi bir azalma oldu. 1900'lülerin başında yüz binde 48-50 ile iken bu oran şimdi bu yüzde 20'lere kadar düştü. Bunun daha da düşmesini bekliyoruz. Çünkü her annenin yaşamaya hakkı var ve gebelik nedeniyle bu hakkın elinden gitmesi en büyük insan hakkı ihlalidir. O yüzden bizim hedefimiz bu oranı en aşağıya indirmek." açıklamasında bulundu.

Demirel, anne ölümlerinde en önemli hususun gebelikte yaşanabilecek kanamalar olduğunun altını çizerek, "Kanamaları önlemek için ya da etkin müdahale edebilmek için bu konuda tüm sağlık çalışanlarının önleyici tedbirlerden haberdar olması gerekiyor." dedi.

Bu süreçte kan bankası hizmetlerin çok iyi organize edilmesi gerektiğine dikkat çeken Demirel, "Bu konuda ülkemizde çok büyük gelişmeler oldu. Artık birçok noktada kana rahatlıkla ulaşabilir durumdayız. Birçok noktada anneye müdahale eden hekimlerimiz çoğaldı. Hekimler artık bu konuda daha tecrübeli. Bu durumlar anne ölümlerini ciddi şekilde azalttı." değerlendirmesinde bulundu.

Gebelikte beslenmeye dikkat

Prof. Dr. Demirel, gebelikte sağlıklı beslenmenin anne ve çocuk için son derece önemli olduğuna değinerek, "Anne bu süreçte yeterince protein ve vitaminlerini alacak. Sebze ve meyve tüketerek mineralleri alacak. Yine aynı şekilde et ve süt ürünleri tüketerek protein alacak. Biz bu süreçte balık ürünlerini tüketmesi çok önemli. Çünkü balık omega içerdiği için bu bebeğin zihinsel gelişimi için çok önemli." dedi.

Karadeniz Bölgesi'nde fındık yetiştirildiğine ve gebelik sırasında da fındık tüketiminin önemli olduğuna dikkat çeken Demirel, "Bebeğin gelişimi için çok faydalı olan vitaminler fındık ve ceviz gibi ürünlerde oldukça fazla zengin oluyor. Bir anne günde 10 tane fındık yerse hiç dışarıdan omega, vitamin almasına gerek yok. Anne gerekli omegayı fındıktan almış oluyor. Bu konuda fındığı kesinlikle öneriyoruz." diye konuştu.

"Hastalarımıza fındığı tavsiye ediyoruz"

Demirel, hastalarına fındık tüketmeleri tavsiyesinde bulunduğunu dile getirerek, "Bazı anneler, 'Doktor Bey bana omega yazmadınız' diyor. Bende kendilerine günde 10 tane fındık yazıyorum diyorum. Her gün 10 tane fındık yiyin. Bu fındık sizin omega ihtiyacını karşılar diyorum." ifadesini kullandı.

Gebelik sırasında annelerin alkol ve sigaradan kesinlikle kaçınmalarını da isteyen Demirel, bunun yanı sıra gazlı içecek ve şekerli içeceklerden annelerin uzak durması uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Demirel, anne adayların hamileliğinin 24. haftasından sonra mutlaka şeker testi yaptırmalarını isteyerek, "Bebekte şeker hastalığı çıkarsa bunu gebelik sırasında tedavi etmemiz lazım. Çünkü o çocuğun 50 yaşında kalp hastalığına yakalanıp yakalanmayacağına o anki hadise belirliyor. Anne şekeri bunlardan birisi. Bu nedenle annelerin hamilelikte şeker tarama testi yaptırıp böyle bir şey olup olmadığını açığa çıkarmaları lazım." sözlerine yer verdi.

Demirel, anne adaylarının sosyal medyada ya da internet ortamında okuduğu bazı bilgilere göre değil, doktor tavsiyesine göre hareket etmeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

Edirne

Uyku bozukluklarının nedenlerine yönelik araştırmalar yürüten Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Öztürk, , AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin uzun tatil döneminde uyku düzenini değiştirdiğini söyledi.

Gençlerin bu süreçte daha geç yatma eğiliminde olduğunu belirten Öztürk, "Okullar başlar başlamaz erken yatma ve erken kalkma düzenine geçiş yapmaları gerekecek. Bu noktada uyumsuzluklar, sabah kalkmada zorlanmalar ve okula geç gitme gibi sorunlar yaşanabilir. Burada bazı kurallara dikkat edildiği takdirde geçiş ve uyum süreci daha kolay olabilir." diye konuştu.

Beynin, kaydedilen uyku düzenine uyduğunu anlatan Öztürk, şöyle devam etti:

"Uyandıktan sonra gözümüzden içeri parlak aydınlık ışık girmesi önemli bir ayarlayıcı faktördür. Bu nedenle kalkma saatimiz kaçsa, örneğin sabah 07.00'ye saatimizi kurduk ve sabah kalktık. Kalkar kalkmaz gözümüzden içeri aydınlık ışık girmesini sağlamalıyız. Bu ışık, beyinden salgılanan melatonin hormonunu baskılayarak 'senin kalkma saatin budur' ayarını ve sinyalini verecektir. Beyin bunu kaydettiği zaman, saat çalmadan önce aynı saatte kalkmak mümkün olabilecektir. Yataktan kalktıktan sonra yapmamız gerekenler var. Gözümüzden içeri 5-10 dakika aydınlık ışık girmesi ve yatakta oyalanmamak, yani kalkar kalkmaz yatağı terk etmek. Öğrencilerimiz yatağı uyandığı gibi terk edip hemen günlük faaliyetlerine başlamalıdır."

"Pijama, süt uyku için iyi bir hazırlık olur"

Uykuya rahat dalabilmek için çeşitli uygulamalar yapılabileceğini dile getiren Öztürk, şunları kaydetti:

"Uyku saatinden 5-6 saat önce egzersiz yapmak, yarım saat yürüyüş, bisiklete binme, açık havada spor, akşam yemeğini 18.00 civarında yemek ve uyku saatine 2 saat kala fiziksel aktif işlerden uzak durmak, uykuya hazırlık sürecidir. Uykuya yarım saat kala pijamaların giyilmesi, yarım bardak ılık süt içilmesi gibi hazırlıklar da beynimize 'senin yatma saatin budur' mesajını veriyor. Bu hareketleri gören beyin uykuya geçiş hazırlıklarını yapıyor."

"Yatma saatine yakın parlak ekrandan uzak durun"

Aile ve öğrencileri teknoloji bağımlılığı konusunda uyaran Öztürk, şu önerilerde bulundu:

"Teknoloji bağımlılığı psikiyatri kitaplarında tanı olarak yerini aldı. Özellikle tablet ve cep telefonlarının parlak ekranlarına uykuya yakın saatlerde maruz kalındığında, uykuya dalışı geciktirici veya engelleyici özellik taşır. Parlak ekran uyarıcıdır. O aydınlık ışık nasıl ki sabah kalktığımızda uykudan kalkma sinyali olacaktı, sabah kalktığımızda melatonin hormonunu baskılayacaktır, gece de uykumuzun daha sağlam ve sağlıklı olması için bu melatonin hormonunun salgılanması gerekiyor.

Melatonin hormonu karanlıkta salgılanan bir hormon. Telefon ve tabletlerdeki o parlak ışık bunun salgılanmasını baskılayınca bizim uyku stabilitesi dediğimiz durumu olumsuz etkiler. O nedenle çocuklarımıza önerimiz, özellikle yatma saatine yakın televizyon, telefon ve tablet gibi parlak ekranlardan uzak durmalarıdır."

Ankara

İngiliz bilim adamları, EPIC-Oxford'un 48 bin kişinin beslenmesi ve sağlığını mercek altına aldığı uzun süreli araştırma projesinin verilerini inceledi.

EPIC-Oxford'un 1993-2001 yıllarında takip ettiği katılımcıların yarısının et, 7 bin 500'ünün balık yediği, 16 binden fazlasının da vejetaryen ya da vegan olduğu belirtildi.

Süreç içinde 2 bin 820 koroner kalp hastalığı, 300'ü hemorajik olmak üzere bin 72 inme vakasına rastlandığı kaydedildi.

Uzmanlar, koroner kalp hastalığına yakalanma riskinin vejetaryen ve veganlarda yüzde 22, balık yiyenlerde de yüzde 13 azaldığını gözlemledi.

Öte yandan araştırmada sadece sebzeyle beslenenlerin inme geçirme olasılığının yüzde 20 arttığı görüldü.

Araştırmacılar, vejetaryenler ve veganlarda artan inme riskinin, düşük B12 seviyesiyle bağlantısı olabileceğini belirtirken, konuyla ilgili daha fazla çalışma yapılması gerektiğine işaret etti.

Diyetisyenler de sağlık için en iyisinin beslenmeyi çeşitlendirmek olduğu önerisinde bulundu.

Araştırmanın ayrıntıları "British Medical Journal" dergisinde yayımlandı.

Ankara

Mantar yemenin prostat kanseri riskini azaltabileceği bildirildi.

"Newsweek"in haberine göre, araştırmacılar, haftada en az 3 kez mantar yemenin, erkeklerde prostat kanseri görülme riskini düşürebileceğini tespit etti.

Japonya'da yapılan bir araştırmada, yaşları 40 ila 79 olan 36 bin 499 erkek 13 yıl boyunca gözlemlendi.

Katılımcılara, beslenme alışkanlıkları dahil yaşam tarzlarıyla ilgili sorular yöneltildi.

Çalışma, mantarı haftada en az üç kez tüketenlerin prostat kanserine yakalanma riskinin, haftada bir kez tüketenlerden yüzde 17 daha az olduğunu ortaya koydu.

Bu oranın, mantarı haftada iki kez yiyenlerde ise yüzde 8 daha az olduğu tespit edildi.

Aradaki bağlantının 50 ve üzeri yaşlardaki erkeklerde daha belirgin olduğu gözlendi.

Çalışma, "International Journal of Cancer" dergisinde yayımlandı.

Araştırmacılar, mantar tüketimiyle prostat kanseri arasındaki bu ilişkinin, bazı mantar türlerinin antioksidan özelliğinden kaynaklanıyor olabileceği değerlendirmesinde bulunuyor.

Ankara

Ankara Şehir Hastanesi Yanık Tedavi Merkezi Sorumlu Hekimi Prof. Dr. Ahmet Çınar Yastı,güneş yanıklarına karşı yapılabilecek en basit müdahalenin ağrı bölgesine ıslak havlu, kuruyan cilde zeytinyağı, sıvı kaybını önlemek için de en az 3 litre su tüketmek olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Ahmet Çınar Yastı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, güneş yanıkları ve tedavi uygulamaları hakkında bilgi verdi.

Güneş yanıklarının en iyi tedavisinin bütün yaralanmalarda olduğu gibi korunmak olduğunu ifade eden Yastı, bu konuda da dermatoloji uzmanlarının uyarılarının dikkate alınması gerektiğini söyledi.

Güneş yanıklarının genellikle birinci derece yanıklar olduğunu aktaran Yastı, güneşe uzun süre maruz kalınmasının doğru tedavi edilmediğinde ikinci dereceye varan yanıklara sebep olabileceği uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Yastı, su toplamasına yol açmayan güneş yanıklarında derinin üst tabakasının kurumasına bağlı olarak ciltte gerginlik ve kuruluk yaşandığını dile getirerek, "Söz konusu bölgede inanılmaz bir ağrı ve acı ortaya çıkar. Ağrıyı gidermek için de yapılması gereken en önemli şey, güneş yanığı olan bölgelere ıslak, suyu sıkılmış havlu koymaktır. Yanık bölgesine yapılan ıslak havlu uygulamasının da en az 15 dakikada bir tekrar edilmesi gerekir." dedi.

"Yanık bölgesine diş macunu, salça ve buz sürmeyin"

Yastı, güneş yanığı oluşan kişinin vücudunda ciddi su kaybının da yaşandığına dikkati çekerek, "Bu hastalarda baş dönmesi bazen de bayılma vakalarını görürüz. Bazen sıvı tedavisi uyguladığımız hastalar da olur. Bunu engellemek için güneş yanığı olan kişinin günlük 3 litrenin üzerinde su içmesi gerekir. Islak havlu uygulaması, hastanın ağrısını biraz dindirir ancak bu durum kalıcı olmayacaktır. Bunun için yağlı yara merhemleri devreye girecektir." ifadelerini kullandı.

Güneş yanığı için en basit uygulamaların başında ıslak havlunun geldiğini belirten Yastı, "Yanık alanına parfümlü ve kokulu olmayan yağlı kremlerin kullanılması da uygundur. Yanık bölgesine salça, diş macunu gibi ürünleri kesinlikle sürmeyin. Yanık alanına buz uygulaması da o alanda donuklar oluşturur. Yapılması gereken, günde 2 ya da 3 defa duş almaktır. Yanık sebebiyle kuruyan cildin gerginliğini ortadan kaldırmak için saf zeytinyağıyla masaj yapılması deriyi rahatlatacak, hastanın acısını dindirecektir." bilgisini verdi.

"Güneş yanığı deyip geçmeyin"

Deride su toplamasının ikinci derece yanık anlamına geldiğini ifade eden Yastı, yanık alanında oluşan su keseciklerinin açık yaraya çevrilerek günlük pansuman yapılabileceğini ya da enjeksiyon yardımı ile su toplayan bölgenin boşaltılabileceğini anlattı.

Yastı, daha derin yanıklarda hastanede yatarak tedavi uygulandığını belirterek, "İyileşme süresi 3 haftayı geçen yaralarda kalıcı renk farklılıkları ve hareket kısıtlığı görülebilir. O yüzden güneş yanığı deyip geçmemek lazım. Islak havlu ile nemi sağlamak ve bulunduğunuz yerde hiçbir ilaç yoksa zeytinyağı ve yağlı kremle yara alanının kurumasını engellemek gerekir. Cilt bağışıklık sistemi ve sıvı dengesi için gereklidir. Vücudun bir bölgesi yandığında bu fonksiyonlarda bozuluyor. Yanık vakaları her yaş grubu için tehlikelidir. Bu nedenle, korunma çok önemli." diye konuştu.

Ankara

Hollanda'da doktorların yapabilecekleri bir şey kalmadığını söyleyerek 15 gün ömür biçtiği bağırsak lenfoması hastası Veysel Köse, Ankara'da 6 saatlik ameliyatın ardından taburcu edildi.

Türkiye'den Hollanda'ya 5 yaşında giden ve 43 yıldır bu ülkede yaşayan Veysel Köse'ye bağırsak lenf kanseri teşhisi konuldu. Kemoterapi almaya başlayan Köse'nin bağırsağındaki kitle 4 ay içinde küçülmesi beklenirken büyümeye başladı ve ameliyat zorunlu hale geldi.

Ancak Hollanda'daki doktorlar riskli olduğu gerekçesiyle ameliyatı yapamayacaklarını, 15 gün ömrü kaldığını belirterek, Köse'yi evine gönderdi.

Doktorların iki hafta ömür biçtiği Köse, bunun üzerine akrabalarıyla helalleşmek için Türkiye'ye geldi. İstanbul'da rahatsızlanan Köse, Ankara'da özel bir hastanede genel cerrah olarak görev yapan Prof. Dr. Mehmet Fatih Can'a ulaştı.

Can, Köse'nin kendisine ulaştığında hemen harekete geçerek Hollanda'daki hastaneden MR ve ultrason tetkiklerinin istendiğini belirtti.

Prof. Dr. Can, hastanın ameliyata uzanan sürecini şöyle anlattı:

"Önce İstanbul'a geldiler, sonra özel bir ambulansla hastanemize transfer ettik gece yarısı. Ertesi gün planımızı programımızı yaparak ameliyata girdik. Ameliyat yaklaşık 6 saat sürdü, 30 santimetrelik bir kitle vardı. Bağırsakların önemli bir kısmını içine almıştı. Normal şartlar altında bağırsak lenf kanserleri ameliyat değil kemoterapiyle tedavi edilir ancak burada artık hastanın hayatını riske atar pozisyona gelmiş, kemoterapiden yarar görmeyen, bağırsaktan geçişi tamamen engellemiş pozisyonda olduğu için bu durumu giderici bir şekilde kitleyi çıkardık ve kalan yaklaşık 2,5 metre ince bağırsak ve 80 santimetre kalın bağırsağı birbirine bağlayarak hastamızı yoğun bakıma aldık."

Daha sonra hastanın normal odaya alınarak tedavisine devam edildiğini belirten Prof. Dr. Can, artık Köse'yi taburcu edecek pozisyona geldiklerini söyledi.

Can, yabancı hastalardan gelen talepler olduğunu ancak Köse gibi yurt dışında yaşayan gurbetçilerden, özellikle Hollanda, Almanya, Avusturalya, Fransa, Azerbaycan ve Irak'tan çok sayıda başvuru aldıklarını kaydetti. Prof. Dr. Can, "Bu durumda bizim değerlendirmemiz bilimsel gerçeklere uygun olmak zorunda. Bu hastamıza da bilimsel ve gerçekçi şekilde neden ameliyatı yapmamız gerektiğini açıkladık. Dolayısıyla bu işin cerrahi safhasını tamamladık." şeklinde konuştu.

"Doktorlara güvenim sonsuz"

Hollanda'da umutları tükenen ve Türkiye'deki tedaviyle yeniden yaşama bağlanan bağırsak lenf kanseri hastası 48 yaşındaki Veysel Köse, karnındaki kitlenin alınmasının ardından sadece hareket etmekte zorlandığını kaydetti. Köse, ameliyatını başarılı şekilde yapan Prof. Dr. Mehmet Fatih Can ve ekibine teşekkür etti.

Sağlık durumundaki olumlu gelişmelerden Hollanda'da yaşayan 3 çocuğunun da büyük memnuniyet duyduğunu anlatan Köse, taburcu edildikten sonra memleketi Adana'ya gideceğini söyledi. Köse, şunları kaydetti:

"Şimdi Hollanda'nın 'iki hafta ömrün var' dediği ben üç haftadır yaşıyorum. Allah razı olsun doktordan, 4 kilogram tümör çıkardılar karnımdan. Hollanda'nın yapamadığı şeyi Türkiye yaptı. Yüzde 2'yi kemoterapi ile giderecekler. Doktorlara güvenim sonsuz.