21 Eki 2019
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Son yazısında Uzman Psikolog Mine Kocaballı kaygı ve sebeplerinden bahsetmişti. Bu yazıda siz değerli okuyucularımıza kaygıyı azaltacak pratik önerilerde bulunuyor. 

 

  1.     Olumlu düşünme halini alışkanlık haline getirmek. Karşılaşmak durumunda olduğunuz veya girmeyi tercih ettiğiniz sınavı/sunumu/toplantıyı ölüm kalım savaşı haline getirmeyiniz. Sizden beklentiler de yüksek olabilir. İşte sırf bu nedenlerle fazlasıyla yoğun kaygı ve panik de yaşıyor olabilirsiniz.  

Bu sınav/sunum ve sonucu hayatınızın tek ve son amacı değildir. Bu durumlar sonrasında alacağınız sonucun hayatınızdaki tek seçeneğiniz olmadığını kabul ediniz. Gerçek olan budur.

  1.  Kendilik değerinizi düşüren olumsuz düşünce cümleleri (mesela  “Ben aptalım, ben hiçbir şey yapamam, kazanamazsam mahvolurum,  sınavı kazanamazsam rezil olurum ) yerine; “bu her şeyin sonu değil, başarabilirim, yeterince hazırlandım, elimden geleni yaptım vb.”)  olumlu cümleleri tekrarlamayı alışkanlık haline getiriniz.
  1.  Sunuma/Toplantıya/Sınava hazırlanırken geçmişte başardıklarınızı listeleyin ve o listeyi görebileceğiniz bir yere asın ve her gün okuyun.
  1. Daha önceki başarısızlık olarak gördüğünüz durumlar öncesinde sizi olumsuz etkilediğini düşündüğünüz sebepleri araştırarak, bu sebepleri hayatınızda en aza indirmeye çabalayın. ”Mesela evde çalışma ortamı çalışmanıza yeterli değilse çalışma ortamını düzenlemeye çabalayın ya da bu mümkün değilse dışarıda ders çalışma ortamlarına yöneliniz”
  1.  Sınavlar/mülakatlar/sunumlar kişilik değerlendirmesi değildir. Kendilik değerinizi sınav sonuçlarına göre değerlendirmeyiniz. İstenmeyen bir sonuç aldıysanız, bu bilgileri iyi öğrenemediginiz sonucunu ortaya cıkacaktır.
  1. Sınavı kazanma şansınız çok yüksek bile olsa, kendinize farklı amaçlar düşününüz. Bu amaçların da size kazandıracakları üzerinde durun . Hayatta her zaman A planınız dışında alternatif  B ve C planlarınız olmasına dikkat ediniz. Hayatınız da diğer planlarınıza yönelecek olmanız hayatın sonu değil, yeni başka kapılara açılan anahtarlarınızdır.
  1. Sınav kaygısının Bedensel/ düşünsel belirtilerini hafifletmek veya tamamen ortadan kaldırmak için Derin nefes alıp vermeyi alışkanlık haline getiriniz.
  1.     Darlık, bunalti hali yoğunlaştığında ortam değiştiriniz, yürüyüs veya ılık bir duş gibisi yoktur.
  2.     Herşeyi doğru ve mükemmel yapmak mümkün değildir, hata yapsanız da birkaç soruyu kaçırabilirsiniz, yine de iyi bir puan alabilirsiniz.
  3.   Her tavsiyeye rağmen başa çıkamadığınız durumlarda ısrarcı olarak o kaygıların içinde kalarak enerjinizi ve zamanınızı tüketmek yerine uzman bir psikologdan psikolojik destek alınması fayda sağlayacaktır.
  •       Son olarak, hayatımızda her anımız yaşama devam etmek için bir sınav gibidir. Ve kaygı yaratıcıdır. Azimle nefes alır ve her adımımızda iyiye ve hayatta kalmaya yönelik olarak hareket ederiz.
  •       Mükemmele odaklı adımlar bizi her düştüğümüzde zayıflatacağından; bu tarz en cümlelerden uzak olup, her düştüğümüzde gülümsemek ve ayağa kalktığımızda bizi tekrar düşürebilecek olasılıkları düşünerek temkinli yürümek, bu olasılığın varlığına odaklanmadan anın kıymetini hissederek yaşama devam etmek bize güç vericidir.                   

Mine KOCABALLI

Uzman Psikolog

e-mail:This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazan: Uzman Psikolog Mine Kocaballı

 

Hayatımızın değişik dönemlerinde farklı yaşlarda o dönem ve yaşlara özgü hedefler, sorumluluklar, beklentilerin yanısıra korku, stres ve kaygılarla da karşı karşıya kalırız. Hele ki hedeflerimiz için girip de başarılı olmamız gereken bir sınavımız varsa kaygı diye tanımlayacağımız bir sürecin içine düşmüş buluruz kendimizi. 

Öncelikle Kaygı dediğimizde aklımıza ilk ne geliyor? 

KAYGI nedir?

Kaygı insanın en temel duygularından birisi olarak hepimizin zaman zaman yaşadığı ve yaşamımızı çeşitli şekillerde etkileyen bir durumdur. Kaygı, en küçük sorunlara karşı gösterilen hafif endişelerden başlayarak, insanın bir konuda düşüncelerini toplamaktan, belleğini kullanmaktan yoksun kılacak duruma kadar yoğunlaşabilir. 

Kaygı genel olarak olumsuz bir durum olarak değerlendirilse de aslında hayatımızı sürdürmemiz için son derece gereklidir. Bir miktar kaygı duymazsak ne ders çalışırız, ne sınava gireriz. Kısaca, kaygının az miktarı yaşamsal öneme sahiptir. Ancak insanın kaygıları sürekli olursa insanı uyumsuzluğa, başarısızlığa sürükler, işlerini yapamaz hale getirir.

İlgili resim

 

Kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar ve kendileriyle olumsuz bir diyalog içine girerler. Gerçek dışı ve karamsar bir düşünce tarzını seçerler. 

Normal düzeyde kaygı yaşayan kişiler, kaygılı hallerini performanslarını göstermede bir ipucu ve fırsat olarak algılarlar. Bu seviyede kaygı bizim dostumuzdur

Belli bir seviyeden sonrasında her duygu gibi kaygı da kişiye yaşattığı aşırı endişe hali ve sıkıntılı durumlar yüzünden zorluklarla karşılaşır, dikkat dağınıklığı, hafıza zayıflığı vb. durumlarla karşılaşabilirler. 

 SINAV/PERFORMANS KAYGISI

Kaygının en yaygın olanı,  çocukların ve gençlerin akademik başarısını da düşürebilen, potansiyellerini tam anlamıyla ortaya koymalarına engelleyen, yaşantısal ve mesleki kararlarını olumsuz etkileyen sınav/performans kaygısı ise; performans gerektiren durumlar öncesinde/ o anda ortaya çıkan  özellikle başarısızlıkla ilgili olumsuz duygu, düşünce ve davranışlardan kaynaklanır. Örneğin;“kendimi veremiyorum”, “okuduklarımı anlamıyorum”, “ya bu sınavdan iyi sonuç alamazsam?”, ben zaten yeteneksiz, beceriksiz biriyim” gibi içsel cümlelerdir.  

Sınav/performans kaygımızın varlığını anlamak bu kaygının belirtilerini tarif etmekle de mümkün olabilir. Bunlar;

Düşünsel belirtiler;  Dikkatini vermede zorlanma,  Dikkat dağınıklığı, Kontrolünü yitirme kaygısı, Bedensel tepki-Olumsuz Düşünce döngüsü kaygıyı bu döngüye ekler.

Davranışsal belirtiler ise; Kaygı yaratan durumlardan  yani burada konumuz sınav olduğu için “Sınavdan kaçınma davranışı”; sınava girmeme, geç kalmak için bilinç dışı çabalama  psikosomatik rahatsızlıkların fiziksel gerçekliği yoktur ve  temeli psikolojiktir. Mesela karın ağrısı, şiddetli baş ağrısı vb.) Bir diğer davranışsal belirti ise “Sınav anında dona kalma” halidir.

 

Gelecek ay Uzman Psikolog Mine Kocaballı’nın kaygıyı azaltacak pratik önerilerini siz değerli okuyucularımız ile paylaşacağız.

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Baltaş, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Acar Baltaş, „Potansiyelini Hayata Yansıtan Çocuklar Yetiştirmek“ başlıklı konferansta, çocukların kişiliklerini oluşturan farklı faktörler olduğunu belirterek, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Özellikle sosyal medyada gerçekçi olmayan bir dünyanın sunulduğunu anlatan Baltaş, „Dolayısıyla ne kadar çok ekran zamanı o kadar derin mutsuzluk ve yalnızlık. Bu yüzden spor ve gönüllü faaliyetler çok önemli. Arkadaşlarla birlikte oluşturulan projeler çok önemli." diye konuştu.

Prof. Dr. Baltaş, çocukların hayat becerisi kazanması için çalışmaya teşvik edilmesinin önemine dikkati çekti. Her çocuğun kendi kişilik yapısına göre farklı becerilere yatkınlığının olduğunu dile getiren Baltaş, çocukları, başarılı olmaları için yatkın oldukları işlere yönlendirmenin önemine değindi.

Yeni Zelanda’da Cuma namazında Tanrı’nın huzurunda kurşunlanan Müslümanları hayret ve acıyla izledik hep beraber. Asırlardır süregelen açık kalan bir “Haçlı Hesaplaşmasını” dürmek istemişti bir cani, kendisince. Ama savaş meydanında değil de silahsız savunmasız Allah huzurundaki insanları, çocukları seçerek.

Ne kadar adi ne kadar alçakça bir eylem! Bu, sonuncusu değildi. Olmayacak da.

Suriye’deki savaş da ayni canilikle devam ediyor.

“Cennette yemek var!” diye seviniyor bir çocuk ve kendini ölüme hazırlıyor. Çektiği acıların dozu ölümün acısını algılamasını engelliyor. Tahayyül edilemez bir dram.

Musul’daki bir diğerine soruyorlar,

“Adın ne?”

“Bilmiyorum.” ...diyor. “En son ne yedin, kahvaltıda ya da öğlen” …gülümsemeye çalışıyor olmuyor. Adının ne olduğunu, en son ne yediğini unuttuğu gibi gülümsemeyi de unutmuş Melek. Tüm dünya insanlığını unutmuş zaten…bu çocuk da unutmuş çok mu?

Suçları neydi dersiniz. Avrupa’da ya da Amerika’da dünyaya gelmemesi miydi ya da Müslüman olarak doğması mıydı?

Martin Luther King’in “I have a dream.” diyerek rüyasının ırk ve renk ayrımı olmayan bir dünya olduğunu haykırmıştı milyonlarca insanın önünde. Peki Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Afro-Amerikalı insanların suçu neydi? Sahip oldukları ten renkleri mi?

Almanya’da 2. Dünya Savaşında Nazilerin ideolojik sapkınlıklarına kurban düşen milyonlarca savunmasız insanın suçu yanlış zamanda yanlış yerde olmak mıydı?

Anlaşılan o ki ari ırk haricinde herkes yanlış zamanda yanlış yerde olmaya devam ediyor.

Zwickau terör hücresi sanıklarının NSU yargı sürecinde adalet beklerken öldürülen 12 insanın suçu arı ırk mensubu olmamalarıydı.

Sonu gelmeyen bir ayrımcılık hikayesi. Nedir derdi bu insanoğlunun? Bulunduğu coğrafyada kendini ayrıcalıklı mı görmesi?

Herkesin kendine özgü bir hikayesi olduğu gibi ortak bir hikayesi de var aslında.

İnsanın özünde saklı, hem de yadsınmayacak, görmezden gelinmeyecek bir ortak hikâye. Hikâye de değil aslında, gerçekliğin ta kendisi. Hepimiz insanız.İnsanoğluyuz.

Gelecek analiz yazımda etik anlamda ele aldığım bu konuyu bilimsel anlamda ele alarak kaldığım yerden devam edeceğim.

 

Ender Erdikici

BW Journal

İstanbul

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital bağımlılığın çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik yansımalarına ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Teknolojinin özellikle Y ve Z kuşakları arasında yaygın kullanıldığını, bu durumunun, aşırı, kötü, tehlikeli ve zararlı kullanımları da beraberinde getirdiğini belirten Tarhan, öte yandan dijital mecranın toplumdaki ulaşılabilirliği arttırması, hayatı kolaylaştırması ve refah seviyesine ciddi katkılarda bulunması sebebiyle faydalı da olduğunu ifade etti. 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital dünyayla fazla temasta bulunan kişilerin, bunu kötüye kullanıma yöneldiklerine ya da kullanımının zararlarını taşıdıklarına dikkat çekerek, bazı kişilerin de genetik olarak "bağımlılık risk grubunda" yer aldıkları için bağımlı olduklarını belirtti.

Bağımlılık ve bağlanma arasında, bir nedensellik bağı bulunduğunu aktaran Tarhan, şöyle devam etti:

"Bağlanma, sosyal bir varlık olan insan için temel özelliklerinden biri. Bağlanma duygusunda kişinin aileye ait hissetmesi hem de özgür olmayı başarması gerekiyor. Bazı kişiler bunu yapamıyorlar. Bireyselleşemiyorlar, özerk kararlarını veremiyorlar, bağlanmayı başaramıyorlar. Bağlanmayı bağımlılık haline dönüştürüyorlar. Bağımlılık aslında, kişinin bağlanma enerjisini yönetememesidir. Bağlanma enerjisini yönetiyorsa bir kişi bağımlı olmaz. Ancak dengeli bir bağlanma içerisine girer. Bağlanma tıpkı nükleer enerji gibidir. Doğru yerde kullanırsan insanın hayatına aydınlatır, kolaylık sağlar, enerji verir. Kötüye kullanırsan bomba gibi zarar verir. Bu nedenle dijital dünya da bu şekilde."

"Kişi, sanal dünyayı doğru yönetirse bağımlılık olmuyor"

Prof. Dr. Tarhan, doğuştan bağlanmaya yatkın olan ve özellikle riskli davranış geni taşıyan kişilerde, bağımlılık nesnelerine karşı aşırı kullanımlarının olduğunu ifade ederek, "Risk esnasında beyin dopamin salgılıyor. Dopamin salgıladığı için müthiş keyif alıyor. Keyif aldıkça daha çok ilgileniyorlar. Bağlılığı, bağlanmaya dönüştürüyorlar. Bunlar genellikle, kıpır kıpır, hareketli, yeniliği seven, deneyimlere açık, kolay aşık olan kişilerdir." dedi.

Herkesin dijital dünyayla iç içe olduğuna ancak bağımlılığın herkeste görülmediğine dikkat çeken Tarhan, özellikle beyninde serotonin ve dopamin hormonları az salgılanan insanların, depresyona girdiklerinde stres azaltma yöntemi olarak dijital dünyayla ilgilendiklerini kaydetti.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kişinin sanal dünyayı doğru yönetmesi takdirde bağımlı olmayacağının altını çizerek, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Onun için zamanını ve dikkatini yöneten kişiler kendilerini koruyabiliyorlar. Çocuklar ve gençler de bu konuda çok olgun değiller. Bu nedenle en büyük risk grubunu onlar oluşturuyor. Bağlanma her genç için bir risktir. Eğer stres azaltma tekniği gibi rahatlamak ve mutlu olmak için yapıyorsa hızla bağımlı hale gelir. Anneye ve babaya kızarsa, öç almak için yapabilir ya da kişi böyle bir durumda, duygularını yönetemediği için ilgi gösterenin etkisinde kalabilir. Genellikle mutluluk duygusunu tatmin edemeyen kişiler risk grubunda. Burada zayıf aileyi ve kötü arkadaşı görüyoruz. İki grupta da bağlılığı, bağımlılığa dönüştürüyorlar."

Çocuklar sanal dünyanın okuryazarı olursa ihtiyaçları kadar ilgileneceklerini ve ihtiyacı olmadığında bırakabileceklerini söyleyen Tarhan, "Bu onun hayatını kolaylaştırır, orada bilgiye ve arkadaş gruplarına ulaşır ama bunu tutku halinde yaparsa ve çocuğun tek ilgi alanı dijital dünyaysa tehlikede demektir. Ancak çocuğun tek ilgi alanı o değilse, arkadaşları varsa ama bilgisayarla da oynuyorsa bu çocuk bağlanma duygusunu yönetebiliyor demektir. Böyle durumlarda korkmamak gerekir." diye konuştu.

"Okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir"

Prof. Dr. Tarhan, çocuklarıyla dijital dünya hakkında yanlışı ve doğruyu konuşabilen ebeveynlerin, onları gözetim altında tutabildiğini ifade etti. Özellikle 6 yaş öncesinde, çocuğun ailenin denetimi olmadan bilgisayarın karşısına oturtulmaması gerektiğinin altını çizen Tarhan, çocukların dijital dünyayı planlı kullanmayı öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

Ailelerin, çocuklarının dijital alışkanlıklarının bağımlılığa dönüştüğünü nasıl anlayacaklarına ilişkin de bilgi veren Tarhan, şunları kaydetti:

"(Bağımlılığın) Bazı kriterleri var. Aşırı zihinsel uğraş varsa, bu olmadığı zaman kendini kötü hissediyor ve krize giriyorsa, yoksunluk belirtileri başlamış demektir. Bağımlılığıyla geçirdiği zaman beklenenden daha uzun oluyorsa, bağımlılık başladı demektir. Bir diğer özellik de başarısız bırakma girişimleridir. 'Çok kullanıyorum', 'Hayatımı mahvediyor' der, 'Bırakacağım' diye söz verir. Bakar ki, akşam yine bırakamamış ve bununla ilgili yalan söylemeye başlar. Çocuk internetle, bilgisayarla ilgili yalan söylemeye başladıysa, bağımlılığın ön belirtileri başladı demektir. Derslerini ihmal ediyorsa, bununla ilgileniyorsa, okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir. Bütün bunlar varsa, anne ve baba çocuktaki bağımlılıkla ilgili ön belirtileri görüyordur ve hemen çocuğun ilgisini ve dikkatini çekecek yeni ilgi alanları bulmak gerekiyor."

Çocuklar ve gençler mutlu olursa, dijital dünyaya ihtiyaç duymayacağını belirten Tarhan, "Geneli mutsuz olan ya da eş geçimsizliği olan ailelerdeki çocuklar bu konuda risk grubunda. Evi seven, sohbeti seven, aile içerisinde paylaşım varsa, anne ve baba dert ortağıysa ya da dert ortağı olabilecek abla, abi, kardeş varsa o çocuklar kolaylıkla duygusal ihtiyaçlarını gideriyorlar. Duygusal boşluk içerisindeyse bir çocuk, sanal bağımlılıklara yöneliyor." dedi.

İnternet, akıllı telefon, televizyon "evin açık kapısı"

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, internet, akıllı telefon, televizyon gibi cihazlara "evin açık kapısı" dediklerini ifade ederek, çocukların evlerinin güvenli ortamındaki açık kapıda, yaşlarına uymayan şeylerle baş başa kaldığına dikkat çekti.

Çocukların fiziksel gelişimlerine ve ruhsal yapılarına uygun olmayan bilgilere maruz kaldıklarını vurgulayan Tarhan, "Erotik, pornografik materyallerden tutun da, yaşının algılayamayacağı şiddet, ölüm, yaralama olayları... Çocuğun kavramsal ve sembolik dünyası gelişmediğinde, bu bilgilere maruz kalması kişiliğini ve gelişen ruhunu zedeler." dedi.

Prof. Dr. Tarhan, burada çocukların ailelerinden sonra, rol model aldıkları öğretmenlerine de birçok görev düştüğünü dile getirerek, sanal kullanım ile ilgili çocuğa karşı herkesin ortak bir dil kullanması gerektiğini söyledi.

Devletin güvenli internet konusundaki çalışmalarına da değinen Tarhan, "Güvenli internette, internet kilitleri ve şifreleri oluşturuluyor. Çocuğuyla baş edemeyen anne ve babalar, bu yolu kullanabilir. Devletin bu konudaki toplumu bilgilendirme çalışmalarına ihtiyaç var. Üniversitelerdeki bilimsel bilgiyi, topluma mal etmeye çalışmalıyız." diye konuştu.

Yeni yılın ilk günlerinde, hemen hemen hepimizin yaptığı bir şeydir; “bir önceki yılın muhasebesi.” Bu hesaplaşma, ne kadar para kazanıp, ne kadar harcadığınızdan ziyade, ne kadar insan kazanıp, ne kadar insan tarafından harcandığınızla ilgilidir çoğu zaman. Sizi harcayan dostlarınızın, kardeş bildiklerinizin, sırtınızı yasladıklarınızın, giderayak size son bir iyilikleri dokunmuştur aslında hiç farkında olmasalar da. Size, “affetmemenin dayanılmaz hafifliğini” öğretmişlerdir, sırtınızdaki bıçak darbelerinin her birisiyle...

 

Affetmek, affeden için her zaman doğru bir davranış mıdır? Ya da affetmek her zaman büyüklük müdür? Ya da ne bileyim, affetmek, psikolojimizdeki savunma mekanizmalarımızın da yardımıyla, kendimizi kandırıp, avutmak mıdır aslında?

 

HER İNSAN VE HER HATA AFFEDİLMEYE DEĞER Mİ?

 

Biliyorum, affetmek konusunda bu kadar toz pembe, bu kadar bilgece tavsiyelerin uçuştuğu bir ortamda, koşulsuz affedebilmenin, kişisel gelişimin temel unsurlarından birisi olarak dayatıldığı günümüzde, şeytanın avukatlığını yaparak, yukarıdaki sorularla biraz aklınızı karıştırmış olabilirim. Aslında çok uzun zamandır zihnimi meşgul eden bu sorulara, eğer izin verirseniz, edinmek zorunda bırakıldığım  “engin tecrübelerime” ve kendi iç hesaplaşmalarım neticesinde vardığım sonuçlara göre yanıt vermeye çalışayım.

 

Yukarıdaki sorulara yanıt bulmak için, öncelikle affetmeniz beklenen olayın, yanlışlıkla mı yoksa kasıtlı olarak mı gerçekleştiğini bilmeniz çok önemlidir. Yani karşınızda istemeden, yanlışlıkla sizi kıran ve bu hatasından dolayı da mahcup olan bir insan mı var, yoksa, bilerek ve isteyerek sizi inciten, ötekileştiren ve yok sayan bir insan mı? Ve daha da kötüsü, özür dilemek bir yana, her karşınıza çıktığında, hiç bir şey yokmuş gibi, pervasızca size elini uzatan bir ikiyüzlü mü? Unutmayın ki; affetmenin ön koşulu, hatalı olan tarafın pişmanlığını fark etmesi, bunu dile getirmesi ve özür dilemesidir. Bunun dışındaki affedişler, kişinin kendisini “bağışlayıcı” olarak görüp, bu duygusundan beslenme çabasından öteye gidemez ve ne yazık ki kişinin kendi öz saygısına büyük ölçüde zarar verir.

 

İnsanların “Sevgi Pıtırcığı” haline getirilmeye çalışıldığı günümüzde, hatalı affedişleriniz, (başkalarından çok daha fazlasıyla) kendinize karşı duymanız gereken saygıyı hiç fark etmeseniz de, büyük ölçüde zedeler. Ve yine unutmayın ki; en büyük bağışlayıcı olarak bilinen Tanrı, hiç koşulsuz ve her seferinde affediyor olsaydı, “cehennem” diye bir kavram olmazdı herhalde.

 

Yani özetle, sizi bilerek ve isteyerek “harcayan” (eski) dostlarınızı, kardeş bildiklerinizi, affedebilmeye ilişkin harcayacağınız sabrı ve enerjiyi, sizi hak eden gerçek dostlarınıza harcayın. Az ama “öz” olsunlar hayatınızda. Maskeleri düşenlerin maskelerini, kendi ellerinizle bir daha takıp, sizi üzmelerine bir kez daha izin vermeyin. Her zaman için hayatta sizin için en değerli olanın, “siz” olmanız gerektiğini, sevginizi, zamanınızı, dostluğunuzu, kardeşliğinizi, hoşgörünüzü, sizi hak edebilenlerle paylaşmanızın ise, mutluluğunuzun mutlak şartı olduğunu her daim anımsayın. Unutmayın ki; sizi hak etmeyenlere değer vermek, size değer verenlere haksızlık etmekten başka bir işe yaramaz. Sağlıklı günler dilerim...


Psikolog Kutay Ürkmen

ANKARA - Yeşim Sert Karaaslan

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Emrah Can, çocukların dijital medyanın zararlarından korunması gerektiğini belirterek, "Dijital medya, çocukları hem uygunsuz içeriklere maruz bırakabiliyor hem de olumsuz fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle dil gelişiminin en belirgin olduğu ilk 2 yaş için dijital medya kullanımı önerilmiyor." dedi.

Cep telefonu, tablet, bilgisayar ve televizyon gibi dijital medya kullanımının çocuklar üzerindeki fiziksel ve psikolojik olumsuz etkileri konusuna dikkati çeken Can, çocukların, dünyayı etki-tepki zinciriyle yorumlayarak deneyim geliştirdiğini anlattı.

Dijital medyanın artık sadece okul çağı ve ergenlik çağında değil, okul öncesi, hatta süt çocukluğu döneminden itibaren hayatın içine girdiğini belirten Can, bilindik isimleriyle cep telefonu, bilgisayar-tablet ve televizyonun yetişkinler kadar çocukları da "bağımlılık" tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığını aktardı.

Bazı annelerin küçük çocuklarına yemek yedirmek ya da ilgiyi dağıtmak amacıyla dijital medyayı kullanabildiğine işaret eden Can, bunun çocuk sağlığı için doğru olmadığını vurguladı. Can, "Dijital medya, hem içerdiği uygunsuz içeriklere çocukları maruz bırakabiliyor hem de olumsuz fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle dil gelişiminin en belirgin olduğu ilk 2 yaş için dijital medya kullanımı önerilmiyor." uyarısında bulundu.

"İlk 2 yaşta çocuklar dijital medya ile tanışmamalı"

Bu yaş grubunda kullanılan medya araçlarının, bebeklerin konuşma sürecine zarar verdiğinin altını çizen Can, şunları söyledi:

"Çocuklar, dünyayı duyularıyla tanıyor, etki-tepki zinciriyle yorumlayarak deneyim geliştiriyor. Oysa medya kullanımı, çocuğun duygu ve davranışlarına cevap veremediğinden çocuğu ikili ilişki yerine tek taraflı etkileşime alıyor. Kendi tepkisine yanıt alamayan çocuk için iletişim ve gelişim giderek bozuluyor. İdeal olan ilk 2 yaşta çocukların dijital medya ile tanışmamasıdır. Devam eden süreçteki 2-3 yaş arasında ise dijital medya ile geçirilen süre 30 dakikayı geçmemelidir."

Çocukların 3 yaştan sonraki dönemde anne-baba kontrolünde sınırlı zamanlarda yaşına uygun programları izleyebileceklerini ifade eden Doç. Dr. Can, şöyle konuştu:

"Ancak bu sürenin günlük 1 saati geçmemesi gerekiyor. Devam eden 4-6 yaş dönem olan okul öncesinde dijital medya kullanıcılığının ilerideki okul yaşamında faydalı olup olmayacağı konusu belirsizdir. Ancak eğitim sisteminde bazı okullarda tabletlerle ödevlerini yapan öğrenciler olduğundan kullanımdaki aşinalığın kısmi de olsa faydalı olabileceği düşünülebilir. Böyle dahi olsa bu dönemde oyunlar, eğitici uygulamalar ve videolar için de sürenin maksimum günlük 2 saati geçmemesi gerekiyor.

Ergenlik döneminde özellikle cep telefonu, bilgisayar ve tabletler televizyonun yerini alıyor. Sosyal medya kullanımının bu yaş grubunda yaygın kullanımı, cep telefonundan internet erişimiyle izlenebilen video ve sosyal medya paylaşımları kullanım süresini çok artırıyor. Bu durum aile içi ve arkadaşlar arası iletişimi olumsuz etkileyebiliyor. Gençler yaygın sosyal medya uygulamalarıyla iletişim kuruyor, video kanallarından video izliyor ve aniden uygunsuz reklamlara maruz kalabiliyor. Bu durum sosyal ve psikolojik etkilerinin yanında fiziksel olarak da hareketsizliğe neden olarak ve obeziteyi artan bir sorun haline getiriyor."

Doç. Dr. Can, çocuklarının dijital medya bağımlısı olmaması için erken dönemde önlem alınması gerektiğini vurgulayarak bu gerekçelerle anne ve babaların özellikle ilk 2 yaşta çocuklarını dijital medya kullanımından uzak tutmaları, sonraki dönemlerde süre ve içerik kısmına dikkat etmeleri gerektiğini kaydetti.

İSTANBUL - Eda Topçu

Türk halkı mutluluğu "Genç, evli, çocuklu ve iş sahibi" olmaya bağlıyor. Halkın yarısının kendini mutlu hissettiği Türkiye'de, gençlerde "aşk", kadınlarda "sağlık", erkeklerde "iş ve para" daha fazla ön plana çıkıyor.

CURIOCITY Araştırma ve Danışmanlık Şirketinin "Türkiye'de Mutluluk" araştırma sonuçlarına göre, Türk halkının yarısı kendini mutlu hissederken, mutluluk formülünü "Genç, evli, çocuklu ve iş sahibi olmak." olarak açıklıyor.

Yaş ilerledikçe mutluluk için "sağlık" öne çıkarken, Türkiye'de erkekler kadınlara göre daha mutsuz olduğunu söylüyor. Türk insanı genç yaşlarda mutluluğu aşka bağlarken, 35 yaşından sonra ise mutluluğun aşkla bağlantısı neredeyse kalmıyor.

Erkekler ve gençler para eksikliğini daha fazla hissederken, mutluluğun kaynağının sağlık olduğunu düşünen kadınların oranı erkeklere göre daha yüksek seviyede bulunuyor.

En mutlu, 25-39 yaş arasındakiler

"Türkiye'de Mutluluk" araştırma sonuçlarına göre, halkın yarısı kendini "mutlu" hissederken, yüzde 40'ı "ne mutlu ne mutsuz bir hayatım var." diyor. Yüzde 9'luk kesim "mutsuz" olduğunu ifade ederken, yaş ilerledikçe "mutluluğun temelinde sağlık vardır." diyenlerin oranı yüzde 70'lere kadar çıkıyor.

15 yaş üstü bin 500 kişiyle yapılan araştırma, kadınlar ve erkeklerin neredeyse eşit derecede mutlu hissettiğini gösterirken, erkekler arasında mutsuzluk kadınlara göre 2 puan fazla seviyede bulunuyor.

18-19 yaşındaki gençler arasında kendisini mutsuz olarak tanımlayanlar yüzde 12'de kalırken "ne mutlu ne de mutsuz" tanımlayanlar 20-24 yaş arası gençlerde yüzde 46 olarak öne çıkıyor. Mutlu olduğunu söyleyenlerin en yüksek olduğu yaş aralığı ise yüzde 55 ile 25-39 arası.

Evli ve çocuk sahibi olanlar arasında "mutluyum" diyenler yüzde 56

Araştırma, evli ve çocuk sahibi olmanın da insanlara kendini mutlu hissettirdiğini gösteriyor.

Evli ve çocuk sahibi olanlar arasında "mutluyum" diyenler yüzde 56'ya ulaşırken, bu oran çocuk yok ise yüzde 50'de kalıyor, bekarlarda ise mutluluk oranı yüzde 46'ya geriliyor.

İş sahibi olanlar arasında "mutluyum" diyenlerin oranı yüzde 52'ye çıkıyor, çalışmayanlar arasında "ne mutluyum ne mutsuzum" diyenler yüzde 44 seviyesinde bulunuyor.

Büyük şehirlerde yaşayanlar daha mutsuz

Büyük şehirlerde yaşayanların daha mutsuz olduğunu gösteren araştırmada, mutlu olduğunu söyleyenler İstanbul'da yüzde 44, İzmir'de yüzde 40 ve Ankara'da yüzde 35'e geriliyor. 

Araştırmaya göre kadınlar yüzde 55'lik bir yüzdeyle sağlığın mutluluğun temeli olduğuna erkeklerden daha fazla inanıyor. Erkekler ise önce sağlık deseler de "iş var ise mutluyum" tanımında kadınlardan yüzde 7 ile daha önde bulunuyor.

"Sağlık mutluluğun kaynağı" tanımı 15-19 yaş grubunda yüzde 35 seviyesindeyken, 20-29 yaş arasında yüzde 43'e yükseliyor. 30-44 yaş grubunda bu oran yüzde 60'a ilerlerken, 50-55 yaş grubunda yüzde 70'e çıkıyor.

Evli ve çocuk sahibi olunca, sağlığı mutluluğun nedeni görenler yüzde 63'e ulaşırken, orta alt ve alt sınıflarda mutluluğu sağlıkla tanımlayanlar yüzde 65'e yükseliyor.

"35 yaşından sonra aşkın mutluluk içindeki payı yüzde 5"

18-19 yaşlarında mutluluğun nedeni olarak aşk diyenler yüzde 20 olurken, yaş 34'e yükseldikçe bu oran yüzde 15'e geriliyor. 35 yaşından itibaren ise aşkın mutluluk tanımı içindeki payı yüzde 5'te kalıyor. 

İş, en fazla 40-44 yaş grubunda mutluluğu etkileyici bir faktör halini alırken, bunu söyleyenlerin oranı yüzde 10'a ulaşıyor. Araştırmaya katılanların sadece yüzde 15'i "hayatımda her şey tamam" derken, para ve başarı, 15-19 yaşlarındaki gençler için mutluluğa kavuşmada önemli.

15-17 yaş grubunda yüzde 25, 18-19 grubunda yüzde 20'lik bir kesim için para da başarı da aynı oranda mutluluk kaynağı olurken, beş kişiden ikisi en fazla paranın eksikliğini hissettiğini söylüyor.

Erkeklerde yüzde 41 ve 18-19 gençler arasında yüzde 44 ile paranın eksikliği daha fazla hissediliyor.

Günler kısalmaya ve erkenden kararmaya başlayınca, çoğu insan kış depresyonuna giriyor. Kış depresyonuna girenler kendilerini hüzünlü, güçsüz hissediyor ve uykuya daha fazla ihtiyaç duymaya başlıyor.  Depresyonu tetikleyen sebepler ise genler, hormonlar ve stres olarak kendini gösteriyor. Uzmanlar, özellikle kışın değişen ışık koşullarından kaynaklandığını belirtiyorlar. Kış depresyonunun belirtileri arasında yorgunluk, halsizlik, dengesizlik, memnuniyetsizlik, sinirlilik, ilgisizlik, sosyal hayatı ve kendini ihmal etmek yer alıyor. Peki kış depresyonuna girmemek için nelere dikkat edilmeli?

  1. D Vitamini

D vitamini sadece güçlü kemiklerden sorumlu değildir. Aynı zamanda genel hissiyatımızı da etkilemektedir çünkü ruh sağlığı açısından önemli olan serotonini artırır. Bu nedenle kış depresyonu ile aktif olarak mücadele için en önemli ipucudur. Vücudun yeterli miktarda D vitamini alması için günde 15-20 dakika boyunca güneş altında kalmalısınız. Çoğunlukla kapalı ve karanlık kış günlerinde bu neredeyse imkansız olduğu için, elbette sadece bir doktora danıştıktan sonra, D vitamini takviyesi alabilirsiniz.

  1. Işık tedavisi

Kış depresyonundan kurtulmanın için başka bir yöntemi ise ışık tedavisidir. Bu yöntem vücudumuzda melatonin hormonunun düzenlenmesine yardımcı oluyor. Bu doğal spektrum ışık lambaları, güneş ışığının spektrumunu andırdığından, kışın maruz kalınan ışık eksikliğini telafi eder. Böyle bir ışık lambası, güneşli bir kış gününe eşdeğer olan 10.000 lüks aydınlığa ulaşabilir.  Doğal spektrum ışık lambası tercihen sabah saatlerinde en az 30 ila 120 dakika boyunca kullanılmalıdır.

  1. Spor

Sadece kilonuzu korumak ve sağlıklı kalmak için değil, günlük hayatın stresinden uzaklaşmak için de spora vakit ayırın. Spor, kış depresyonu semptomlarını hafifletebilir. Çünkü fiziksel egzersiz vücudumuzun, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayan bir hormon olan, serotonini salgılamasını sağlar. Bunun için yürüyüş yapmak bile yeterlidir, önemli olan kan dolaşım sisteminin uyarılmasıdır.

Son yazısında Uzman Psikolog Mine Kocaballı kaygı ve sebeplerinden bahsetmişti. Bu yazıda siz değerli okuyucularımıza kaygıyı azaltacak pratik önerilerde bulunuyor. 

 

  1.     Olumlu düşünme halini alışkanlık haline getirmek. Karşılaşmak durumunda olduğunuz veya girmeyi tercih ettiğiniz sınavı/sunumu/toplantıyı ölüm kalım savaşı haline getirmeyiniz. Sizden beklentiler de yüksek olabilir. İşte sırf bu nedenlerle fazlasıyla yoğun kaygı ve panik de yaşıyor olabilirsiniz.  

Bu sınav/sunum ve sonucu hayatınızın tek ve son amacı değildir. Bu durumlar sonrasında alacağınız sonucun hayatınızdaki tek seçeneğiniz olmadığını kabul ediniz. Gerçek olan budur.

  1.  Kendilik değerinizi düşüren olumsuz düşünce cümleleri (mesela  “Ben aptalım, ben hiçbir şey yapamam, kazanamazsam mahvolurum,  sınavı kazanamazsam rezil olurum ) yerine; “bu her şeyin sonu değil, başarabilirim, yeterince hazırlandım, elimden geleni yaptım vb.”)  olumlu cümleleri tekrarlamayı alışkanlık haline getiriniz.
  1.  Sunuma/Toplantıya/Sınava hazırlanırken geçmişte başardıklarınızı listeleyin ve o listeyi görebileceğiniz bir yere asın ve her gün okuyun.
  1. Daha önceki başarısızlık olarak gördüğünüz durumlar öncesinde sizi olumsuz etkilediğini düşündüğünüz sebepleri araştırarak, bu sebepleri hayatınızda en aza indirmeye çabalayın. ”Mesela evde çalışma ortamı çalışmanıza yeterli değilse çalışma ortamını düzenlemeye çabalayın ya da bu mümkün değilse dışarıda ders çalışma ortamlarına yöneliniz”
  1.  Sınavlar/mülakatlar/sunumlar kişilik değerlendirmesi değildir. Kendilik değerinizi sınav sonuçlarına göre değerlendirmeyiniz. İstenmeyen bir sonuç aldıysanız, bu bilgileri iyi öğrenemediginiz sonucunu ortaya cıkacaktır.
  1. Sınavı kazanma şansınız çok yüksek bile olsa, kendinize farklı amaçlar düşününüz. Bu amaçların da size kazandıracakları üzerinde durun . Hayatta her zaman A planınız dışında alternatif  B ve C planlarınız olmasına dikkat ediniz. Hayatınız da diğer planlarınıza yönelecek olmanız hayatın sonu değil, yeni başka kapılara açılan anahtarlarınızdır.
  1. Sınav kaygısının Bedensel/ düşünsel belirtilerini hafifletmek veya tamamen ortadan kaldırmak için Derin nefes alıp vermeyi alışkanlık haline getiriniz.
  1.     Darlık, bunalti hali yoğunlaştığında ortam değiştiriniz, yürüyüs veya ılık bir duş gibisi yoktur.
  2.     Herşeyi doğru ve mükemmel yapmak mümkün değildir, hata yapsanız da birkaç soruyu kaçırabilirsiniz, yine de iyi bir puan alabilirsiniz.
  3.   Her tavsiyeye rağmen başa çıkamadığınız durumlarda ısrarcı olarak o kaygıların içinde kalarak enerjinizi ve zamanınızı tüketmek yerine uzman bir psikologdan psikolojik destek alınması fayda sağlayacaktır.
  •       Son olarak, hayatımızda her anımız yaşama devam etmek için bir sınav gibidir. Ve kaygı yaratıcıdır. Azimle nefes alır ve her adımımızda iyiye ve hayatta kalmaya yönelik olarak hareket ederiz.
  •       Mükemmele odaklı adımlar bizi her düştüğümüzde zayıflatacağından; bu tarz en cümlelerden uzak olup, her düştüğümüzde gülümsemek ve ayağa kalktığımızda bizi tekrar düşürebilecek olasılıkları düşünerek temkinli yürümek, bu olasılığın varlığına odaklanmadan anın kıymetini hissederek yaşama devam etmek bize güç vericidir.                   

Mine KOCABALLI

Uzman Psikolog

e-mail:This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazan: Uzman Psikolog Mine Kocaballı

 

Hayatımızın değişik dönemlerinde farklı yaşlarda o dönem ve yaşlara özgü hedefler, sorumluluklar, beklentilerin yanısıra korku, stres ve kaygılarla da karşı karşıya kalırız. Hele ki hedeflerimiz için girip de başarılı olmamız gereken bir sınavımız varsa kaygı diye tanımlayacağımız bir sürecin içine düşmüş buluruz kendimizi. 

Öncelikle Kaygı dediğimizde aklımıza ilk ne geliyor? 

KAYGI nedir?

Kaygı insanın en temel duygularından birisi olarak hepimizin zaman zaman yaşadığı ve yaşamımızı çeşitli şekillerde etkileyen bir durumdur. Kaygı, en küçük sorunlara karşı gösterilen hafif endişelerden başlayarak, insanın bir konuda düşüncelerini toplamaktan, belleğini kullanmaktan yoksun kılacak duruma kadar yoğunlaşabilir. 

Kaygı genel olarak olumsuz bir durum olarak değerlendirilse de aslında hayatımızı sürdürmemiz için son derece gereklidir. Bir miktar kaygı duymazsak ne ders çalışırız, ne sınava gireriz. Kısaca, kaygının az miktarı yaşamsal öneme sahiptir. Ancak insanın kaygıları sürekli olursa insanı uyumsuzluğa, başarısızlığa sürükler, işlerini yapamaz hale getirir.

İlgili resim

 

Kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar ve kendileriyle olumsuz bir diyalog içine girerler. Gerçek dışı ve karamsar bir düşünce tarzını seçerler. 

Normal düzeyde kaygı yaşayan kişiler, kaygılı hallerini performanslarını göstermede bir ipucu ve fırsat olarak algılarlar. Bu seviyede kaygı bizim dostumuzdur

Belli bir seviyeden sonrasında her duygu gibi kaygı da kişiye yaşattığı aşırı endişe hali ve sıkıntılı durumlar yüzünden zorluklarla karşılaşır, dikkat dağınıklığı, hafıza zayıflığı vb. durumlarla karşılaşabilirler. 

 SINAV/PERFORMANS KAYGISI

Kaygının en yaygın olanı,  çocukların ve gençlerin akademik başarısını da düşürebilen, potansiyellerini tam anlamıyla ortaya koymalarına engelleyen, yaşantısal ve mesleki kararlarını olumsuz etkileyen sınav/performans kaygısı ise; performans gerektiren durumlar öncesinde/ o anda ortaya çıkan  özellikle başarısızlıkla ilgili olumsuz duygu, düşünce ve davranışlardan kaynaklanır. Örneğin;“kendimi veremiyorum”, “okuduklarımı anlamıyorum”, “ya bu sınavdan iyi sonuç alamazsam?”, ben zaten yeteneksiz, beceriksiz biriyim” gibi içsel cümlelerdir.  

Sınav/performans kaygımızın varlığını anlamak bu kaygının belirtilerini tarif etmekle de mümkün olabilir. Bunlar;

Düşünsel belirtiler;  Dikkatini vermede zorlanma,  Dikkat dağınıklığı, Kontrolünü yitirme kaygısı, Bedensel tepki-Olumsuz Düşünce döngüsü kaygıyı bu döngüye ekler.

Davranışsal belirtiler ise; Kaygı yaratan durumlardan  yani burada konumuz sınav olduğu için “Sınavdan kaçınma davranışı”; sınava girmeme, geç kalmak için bilinç dışı çabalama  psikosomatik rahatsızlıkların fiziksel gerçekliği yoktur ve  temeli psikolojiktir. Mesela karın ağrısı, şiddetli baş ağrısı vb.) Bir diğer davranışsal belirti ise “Sınav anında dona kalma” halidir.

 

Gelecek ay Uzman Psikolog Mine Kocaballı’nın kaygıyı azaltacak pratik önerilerini siz değerli okuyucularımız ile paylaşacağız.

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Baltaş, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Acar Baltaş, „Potansiyelini Hayata Yansıtan Çocuklar Yetiştirmek“ başlıklı konferansta, çocukların kişiliklerini oluşturan farklı faktörler olduğunu belirterek, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Özellikle sosyal medyada gerçekçi olmayan bir dünyanın sunulduğunu anlatan Baltaş, „Dolayısıyla ne kadar çok ekran zamanı o kadar derin mutsuzluk ve yalnızlık. Bu yüzden spor ve gönüllü faaliyetler çok önemli. Arkadaşlarla birlikte oluşturulan projeler çok önemli." diye konuştu.

Prof. Dr. Baltaş, çocukların hayat becerisi kazanması için çalışmaya teşvik edilmesinin önemine dikkati çekti. Her çocuğun kendi kişilik yapısına göre farklı becerilere yatkınlığının olduğunu dile getiren Baltaş, çocukları, başarılı olmaları için yatkın oldukları işlere yönlendirmenin önemine değindi.

Yeni Zelanda’da Cuma namazında Tanrı’nın huzurunda kurşunlanan Müslümanları hayret ve acıyla izledik hep beraber. Asırlardır süregelen açık kalan bir “Haçlı Hesaplaşmasını” dürmek istemişti bir cani, kendisince. Ama savaş meydanında değil de silahsız savunmasız Allah huzurundaki insanları, çocukları seçerek.

Ne kadar adi ne kadar alçakça bir eylem! Bu, sonuncusu değildi. Olmayacak da.

Suriye’deki savaş da ayni canilikle devam ediyor.

“Cennette yemek var!” diye seviniyor bir çocuk ve kendini ölüme hazırlıyor. Çektiği acıların dozu ölümün acısını algılamasını engelliyor. Tahayyül edilemez bir dram.

Musul’daki bir diğerine soruyorlar,

“Adın ne?”

“Bilmiyorum.” ...diyor. “En son ne yedin, kahvaltıda ya da öğlen” …gülümsemeye çalışıyor olmuyor. Adının ne olduğunu, en son ne yediğini unuttuğu gibi gülümsemeyi de unutmuş Melek. Tüm dünya insanlığını unutmuş zaten…bu çocuk da unutmuş çok mu?

Suçları neydi dersiniz. Avrupa’da ya da Amerika’da dünyaya gelmemesi miydi ya da Müslüman olarak doğması mıydı?

Martin Luther King’in “I have a dream.” diyerek rüyasının ırk ve renk ayrımı olmayan bir dünya olduğunu haykırmıştı milyonlarca insanın önünde. Peki Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Afro-Amerikalı insanların suçu neydi? Sahip oldukları ten renkleri mi?

Almanya’da 2. Dünya Savaşında Nazilerin ideolojik sapkınlıklarına kurban düşen milyonlarca savunmasız insanın suçu yanlış zamanda yanlış yerde olmak mıydı?

Anlaşılan o ki ari ırk haricinde herkes yanlış zamanda yanlış yerde olmaya devam ediyor.

Zwickau terör hücresi sanıklarının NSU yargı sürecinde adalet beklerken öldürülen 12 insanın suçu arı ırk mensubu olmamalarıydı.

Sonu gelmeyen bir ayrımcılık hikayesi. Nedir derdi bu insanoğlunun? Bulunduğu coğrafyada kendini ayrıcalıklı mı görmesi?

Herkesin kendine özgü bir hikayesi olduğu gibi ortak bir hikayesi de var aslında.

İnsanın özünde saklı, hem de yadsınmayacak, görmezden gelinmeyecek bir ortak hikâye. Hikâye de değil aslında, gerçekliğin ta kendisi. Hepimiz insanız.İnsanoğluyuz.

Gelecek analiz yazımda etik anlamda ele aldığım bu konuyu bilimsel anlamda ele alarak kaldığım yerden devam edeceğim.

 

Ender Erdikici

BW Journal

İstanbul

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital bağımlılığın çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik yansımalarına ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Teknolojinin özellikle Y ve Z kuşakları arasında yaygın kullanıldığını, bu durumunun, aşırı, kötü, tehlikeli ve zararlı kullanımları da beraberinde getirdiğini belirten Tarhan, öte yandan dijital mecranın toplumdaki ulaşılabilirliği arttırması, hayatı kolaylaştırması ve refah seviyesine ciddi katkılarda bulunması sebebiyle faydalı da olduğunu ifade etti. 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital dünyayla fazla temasta bulunan kişilerin, bunu kötüye kullanıma yöneldiklerine ya da kullanımının zararlarını taşıdıklarına dikkat çekerek, bazı kişilerin de genetik olarak "bağımlılık risk grubunda" yer aldıkları için bağımlı olduklarını belirtti.

Bağımlılık ve bağlanma arasında, bir nedensellik bağı bulunduğunu aktaran Tarhan, şöyle devam etti:

"Bağlanma, sosyal bir varlık olan insan için temel özelliklerinden biri. Bağlanma duygusunda kişinin aileye ait hissetmesi hem de özgür olmayı başarması gerekiyor. Bazı kişiler bunu yapamıyorlar. Bireyselleşemiyorlar, özerk kararlarını veremiyorlar, bağlanmayı başaramıyorlar. Bağlanmayı bağımlılık haline dönüştürüyorlar. Bağımlılık aslında, kişinin bağlanma enerjisini yönetememesidir. Bağlanma enerjisini yönetiyorsa bir kişi bağımlı olmaz. Ancak dengeli bir bağlanma içerisine girer. Bağlanma tıpkı nükleer enerji gibidir. Doğru yerde kullanırsan insanın hayatına aydınlatır, kolaylık sağlar, enerji verir. Kötüye kullanırsan bomba gibi zarar verir. Bu nedenle dijital dünya da bu şekilde."

"Kişi, sanal dünyayı doğru yönetirse bağımlılık olmuyor"

Prof. Dr. Tarhan, doğuştan bağlanmaya yatkın olan ve özellikle riskli davranış geni taşıyan kişilerde, bağımlılık nesnelerine karşı aşırı kullanımlarının olduğunu ifade ederek, "Risk esnasında beyin dopamin salgılıyor. Dopamin salgıladığı için müthiş keyif alıyor. Keyif aldıkça daha çok ilgileniyorlar. Bağlılığı, bağlanmaya dönüştürüyorlar. Bunlar genellikle, kıpır kıpır, hareketli, yeniliği seven, deneyimlere açık, kolay aşık olan kişilerdir." dedi.

Herkesin dijital dünyayla iç içe olduğuna ancak bağımlılığın herkeste görülmediğine dikkat çeken Tarhan, özellikle beyninde serotonin ve dopamin hormonları az salgılanan insanların, depresyona girdiklerinde stres azaltma yöntemi olarak dijital dünyayla ilgilendiklerini kaydetti.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kişinin sanal dünyayı doğru yönetmesi takdirde bağımlı olmayacağının altını çizerek, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Onun için zamanını ve dikkatini yöneten kişiler kendilerini koruyabiliyorlar. Çocuklar ve gençler de bu konuda çok olgun değiller. Bu nedenle en büyük risk grubunu onlar oluşturuyor. Bağlanma her genç için bir risktir. Eğer stres azaltma tekniği gibi rahatlamak ve mutlu olmak için yapıyorsa hızla bağımlı hale gelir. Anneye ve babaya kızarsa, öç almak için yapabilir ya da kişi böyle bir durumda, duygularını yönetemediği için ilgi gösterenin etkisinde kalabilir. Genellikle mutluluk duygusunu tatmin edemeyen kişiler risk grubunda. Burada zayıf aileyi ve kötü arkadaşı görüyoruz. İki grupta da bağlılığı, bağımlılığa dönüştürüyorlar."

Çocuklar sanal dünyanın okuryazarı olursa ihtiyaçları kadar ilgileneceklerini ve ihtiyacı olmadığında bırakabileceklerini söyleyen Tarhan, "Bu onun hayatını kolaylaştırır, orada bilgiye ve arkadaş gruplarına ulaşır ama bunu tutku halinde yaparsa ve çocuğun tek ilgi alanı dijital dünyaysa tehlikede demektir. Ancak çocuğun tek ilgi alanı o değilse, arkadaşları varsa ama bilgisayarla da oynuyorsa bu çocuk bağlanma duygusunu yönetebiliyor demektir. Böyle durumlarda korkmamak gerekir." diye konuştu.

"Okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir"

Prof. Dr. Tarhan, çocuklarıyla dijital dünya hakkında yanlışı ve doğruyu konuşabilen ebeveynlerin, onları gözetim altında tutabildiğini ifade etti. Özellikle 6 yaş öncesinde, çocuğun ailenin denetimi olmadan bilgisayarın karşısına oturtulmaması gerektiğinin altını çizen Tarhan, çocukların dijital dünyayı planlı kullanmayı öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

Ailelerin, çocuklarının dijital alışkanlıklarının bağımlılığa dönüştüğünü nasıl anlayacaklarına ilişkin de bilgi veren Tarhan, şunları kaydetti:

"(Bağımlılığın) Bazı kriterleri var. Aşırı zihinsel uğraş varsa, bu olmadığı zaman kendini kötü hissediyor ve krize giriyorsa, yoksunluk belirtileri başlamış demektir. Bağımlılığıyla geçirdiği zaman beklenenden daha uzun oluyorsa, bağımlılık başladı demektir. Bir diğer özellik de başarısız bırakma girişimleridir. 'Çok kullanıyorum', 'Hayatımı mahvediyor' der, 'Bırakacağım' diye söz verir. Bakar ki, akşam yine bırakamamış ve bununla ilgili yalan söylemeye başlar. Çocuk internetle, bilgisayarla ilgili yalan söylemeye başladıysa, bağımlılığın ön belirtileri başladı demektir. Derslerini ihmal ediyorsa, bununla ilgileniyorsa, okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir. Bütün bunlar varsa, anne ve baba çocuktaki bağımlılıkla ilgili ön belirtileri görüyordur ve hemen çocuğun ilgisini ve dikkatini çekecek yeni ilgi alanları bulmak gerekiyor."

Çocuklar ve gençler mutlu olursa, dijital dünyaya ihtiyaç duymayacağını belirten Tarhan, "Geneli mutsuz olan ya da eş geçimsizliği olan ailelerdeki çocuklar bu konuda risk grubunda. Evi seven, sohbeti seven, aile içerisinde paylaşım varsa, anne ve baba dert ortağıysa ya da dert ortağı olabilecek abla, abi, kardeş varsa o çocuklar kolaylıkla duygusal ihtiyaçlarını gideriyorlar. Duygusal boşluk içerisindeyse bir çocuk, sanal bağımlılıklara yöneliyor." dedi.

İnternet, akıllı telefon, televizyon "evin açık kapısı"

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, internet, akıllı telefon, televizyon gibi cihazlara "evin açık kapısı" dediklerini ifade ederek, çocukların evlerinin güvenli ortamındaki açık kapıda, yaşlarına uymayan şeylerle baş başa kaldığına dikkat çekti.

Çocukların fiziksel gelişimlerine ve ruhsal yapılarına uygun olmayan bilgilere maruz kaldıklarını vurgulayan Tarhan, "Erotik, pornografik materyallerden tutun da, yaşının algılayamayacağı şiddet, ölüm, yaralama olayları... Çocuğun kavramsal ve sembolik dünyası gelişmediğinde, bu bilgilere maruz kalması kişiliğini ve gelişen ruhunu zedeler." dedi.

Prof. Dr. Tarhan, burada çocukların ailelerinden sonra, rol model aldıkları öğretmenlerine de birçok görev düştüğünü dile getirerek, sanal kullanım ile ilgili çocuğa karşı herkesin ortak bir dil kullanması gerektiğini söyledi.

Devletin güvenli internet konusundaki çalışmalarına da değinen Tarhan, "Güvenli internette, internet kilitleri ve şifreleri oluşturuluyor. Çocuğuyla baş edemeyen anne ve babalar, bu yolu kullanabilir. Devletin bu konudaki toplumu bilgilendirme çalışmalarına ihtiyaç var. Üniversitelerdeki bilimsel bilgiyi, topluma mal etmeye çalışmalıyız." diye konuştu.

Yeni yılın ilk günlerinde, hemen hemen hepimizin yaptığı bir şeydir; “bir önceki yılın muhasebesi.” Bu hesaplaşma, ne kadar para kazanıp, ne kadar harcadığınızdan ziyade, ne kadar insan kazanıp, ne kadar insan tarafından harcandığınızla ilgilidir çoğu zaman. Sizi harcayan dostlarınızın, kardeş bildiklerinizin, sırtınızı yasladıklarınızın, giderayak size son bir iyilikleri dokunmuştur aslında hiç farkında olmasalar da. Size, “affetmemenin dayanılmaz hafifliğini” öğretmişlerdir, sırtınızdaki bıçak darbelerinin her birisiyle...

 

Affetmek, affeden için her zaman doğru bir davranış mıdır? Ya da affetmek her zaman büyüklük müdür? Ya da ne bileyim, affetmek, psikolojimizdeki savunma mekanizmalarımızın da yardımıyla, kendimizi kandırıp, avutmak mıdır aslında?

 

HER İNSAN VE HER HATA AFFEDİLMEYE DEĞER Mİ?

 

Biliyorum, affetmek konusunda bu kadar toz pembe, bu kadar bilgece tavsiyelerin uçuştuğu bir ortamda, koşulsuz affedebilmenin, kişisel gelişimin temel unsurlarından birisi olarak dayatıldığı günümüzde, şeytanın avukatlığını yaparak, yukarıdaki sorularla biraz aklınızı karıştırmış olabilirim. Aslında çok uzun zamandır zihnimi meşgul eden bu sorulara, eğer izin verirseniz, edinmek zorunda bırakıldığım  “engin tecrübelerime” ve kendi iç hesaplaşmalarım neticesinde vardığım sonuçlara göre yanıt vermeye çalışayım.

 

Yukarıdaki sorulara yanıt bulmak için, öncelikle affetmeniz beklenen olayın, yanlışlıkla mı yoksa kasıtlı olarak mı gerçekleştiğini bilmeniz çok önemlidir. Yani karşınızda istemeden, yanlışlıkla sizi kıran ve bu hatasından dolayı da mahcup olan bir insan mı var, yoksa, bilerek ve isteyerek sizi inciten, ötekileştiren ve yok sayan bir insan mı? Ve daha da kötüsü, özür dilemek bir yana, her karşınıza çıktığında, hiç bir şey yokmuş gibi, pervasızca size elini uzatan bir ikiyüzlü mü? Unutmayın ki; affetmenin ön koşulu, hatalı olan tarafın pişmanlığını fark etmesi, bunu dile getirmesi ve özür dilemesidir. Bunun dışındaki affedişler, kişinin kendisini “bağışlayıcı” olarak görüp, bu duygusundan beslenme çabasından öteye gidemez ve ne yazık ki kişinin kendi öz saygısına büyük ölçüde zarar verir.

 

İnsanların “Sevgi Pıtırcığı” haline getirilmeye çalışıldığı günümüzde, hatalı affedişleriniz, (başkalarından çok daha fazlasıyla) kendinize karşı duymanız gereken saygıyı hiç fark etmeseniz de, büyük ölçüde zedeler. Ve yine unutmayın ki; en büyük bağışlayıcı olarak bilinen Tanrı, hiç koşulsuz ve her seferinde affediyor olsaydı, “cehennem” diye bir kavram olmazdı herhalde.

 

Yani özetle, sizi bilerek ve isteyerek “harcayan” (eski) dostlarınızı, kardeş bildiklerinizi, affedebilmeye ilişkin harcayacağınız sabrı ve enerjiyi, sizi hak eden gerçek dostlarınıza harcayın. Az ama “öz” olsunlar hayatınızda. Maskeleri düşenlerin maskelerini, kendi ellerinizle bir daha takıp, sizi üzmelerine bir kez daha izin vermeyin. Her zaman için hayatta sizin için en değerli olanın, “siz” olmanız gerektiğini, sevginizi, zamanınızı, dostluğunuzu, kardeşliğinizi, hoşgörünüzü, sizi hak edebilenlerle paylaşmanızın ise, mutluluğunuzun mutlak şartı olduğunu her daim anımsayın. Unutmayın ki; sizi hak etmeyenlere değer vermek, size değer verenlere haksızlık etmekten başka bir işe yaramaz. Sağlıklı günler dilerim...


Psikolog Kutay Ürkmen

ANKARA - Yeşim Sert Karaaslan

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Emrah Can, çocukların dijital medyanın zararlarından korunması gerektiğini belirterek, "Dijital medya, çocukları hem uygunsuz içeriklere maruz bırakabiliyor hem de olumsuz fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle dil gelişiminin en belirgin olduğu ilk 2 yaş için dijital medya kullanımı önerilmiyor." dedi.

Cep telefonu, tablet, bilgisayar ve televizyon gibi dijital medya kullanımının çocuklar üzerindeki fiziksel ve psikolojik olumsuz etkileri konusuna dikkati çeken Can, çocukların, dünyayı etki-tepki zinciriyle yorumlayarak deneyim geliştirdiğini anlattı.

Dijital medyanın artık sadece okul çağı ve ergenlik çağında değil, okul öncesi, hatta süt çocukluğu döneminden itibaren hayatın içine girdiğini belirten Can, bilindik isimleriyle cep telefonu, bilgisayar-tablet ve televizyonun yetişkinler kadar çocukları da "bağımlılık" tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığını aktardı.

Bazı annelerin küçük çocuklarına yemek yedirmek ya da ilgiyi dağıtmak amacıyla dijital medyayı kullanabildiğine işaret eden Can, bunun çocuk sağlığı için doğru olmadığını vurguladı. Can, "Dijital medya, hem içerdiği uygunsuz içeriklere çocukları maruz bırakabiliyor hem de olumsuz fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle dil gelişiminin en belirgin olduğu ilk 2 yaş için dijital medya kullanımı önerilmiyor." uyarısında bulundu.

"İlk 2 yaşta çocuklar dijital medya ile tanışmamalı"

Bu yaş grubunda kullanılan medya araçlarının, bebeklerin konuşma sürecine zarar verdiğinin altını çizen Can, şunları söyledi:

"Çocuklar, dünyayı duyularıyla tanıyor, etki-tepki zinciriyle yorumlayarak deneyim geliştiriyor. Oysa medya kullanımı, çocuğun duygu ve davranışlarına cevap veremediğinden çocuğu ikili ilişki yerine tek taraflı etkileşime alıyor. Kendi tepkisine yanıt alamayan çocuk için iletişim ve gelişim giderek bozuluyor. İdeal olan ilk 2 yaşta çocukların dijital medya ile tanışmamasıdır. Devam eden süreçteki 2-3 yaş arasında ise dijital medya ile geçirilen süre 30 dakikayı geçmemelidir."

Çocukların 3 yaştan sonraki dönemde anne-baba kontrolünde sınırlı zamanlarda yaşına uygun programları izleyebileceklerini ifade eden Doç. Dr. Can, şöyle konuştu:

"Ancak bu sürenin günlük 1 saati geçmemesi gerekiyor. Devam eden 4-6 yaş dönem olan okul öncesinde dijital medya kullanıcılığının ilerideki okul yaşamında faydalı olup olmayacağı konusu belirsizdir. Ancak eğitim sisteminde bazı okullarda tabletlerle ödevlerini yapan öğrenciler olduğundan kullanımdaki aşinalığın kısmi de olsa faydalı olabileceği düşünülebilir. Böyle dahi olsa bu dönemde oyunlar, eğitici uygulamalar ve videolar için de sürenin maksimum günlük 2 saati geçmemesi gerekiyor.

Ergenlik döneminde özellikle cep telefonu, bilgisayar ve tabletler televizyonun yerini alıyor. Sosyal medya kullanımının bu yaş grubunda yaygın kullanımı, cep telefonundan internet erişimiyle izlenebilen video ve sosyal medya paylaşımları kullanım süresini çok artırıyor. Bu durum aile içi ve arkadaşlar arası iletişimi olumsuz etkileyebiliyor. Gençler yaygın sosyal medya uygulamalarıyla iletişim kuruyor, video kanallarından video izliyor ve aniden uygunsuz reklamlara maruz kalabiliyor. Bu durum sosyal ve psikolojik etkilerinin yanında fiziksel olarak da hareketsizliğe neden olarak ve obeziteyi artan bir sorun haline getiriyor."

Doç. Dr. Can, çocuklarının dijital medya bağımlısı olmaması için erken dönemde önlem alınması gerektiğini vurgulayarak bu gerekçelerle anne ve babaların özellikle ilk 2 yaşta çocuklarını dijital medya kullanımından uzak tutmaları, sonraki dönemlerde süre ve içerik kısmına dikkat etmeleri gerektiğini kaydetti.

İSTANBUL - Eda Topçu

Türk halkı mutluluğu "Genç, evli, çocuklu ve iş sahibi" olmaya bağlıyor. Halkın yarısının kendini mutlu hissettiği Türkiye'de, gençlerde "aşk", kadınlarda "sağlık", erkeklerde "iş ve para" daha fazla ön plana çıkıyor.

CURIOCITY Araştırma ve Danışmanlık Şirketinin "Türkiye'de Mutluluk" araştırma sonuçlarına göre, Türk halkının yarısı kendini mutlu hissederken, mutluluk formülünü "Genç, evli, çocuklu ve iş sahibi olmak." olarak açıklıyor.

Yaş ilerledikçe mutluluk için "sağlık" öne çıkarken, Türkiye'de erkekler kadınlara göre daha mutsuz olduğunu söylüyor. Türk insanı genç yaşlarda mutluluğu aşka bağlarken, 35 yaşından sonra ise mutluluğun aşkla bağlantısı neredeyse kalmıyor.

Erkekler ve gençler para eksikliğini daha fazla hissederken, mutluluğun kaynağının sağlık olduğunu düşünen kadınların oranı erkeklere göre daha yüksek seviyede bulunuyor.

En mutlu, 25-39 yaş arasındakiler

"Türkiye'de Mutluluk" araştırma sonuçlarına göre, halkın yarısı kendini "mutlu" hissederken, yüzde 40'ı "ne mutlu ne mutsuz bir hayatım var." diyor. Yüzde 9'luk kesim "mutsuz" olduğunu ifade ederken, yaş ilerledikçe "mutluluğun temelinde sağlık vardır." diyenlerin oranı yüzde 70'lere kadar çıkıyor.

15 yaş üstü bin 500 kişiyle yapılan araştırma, kadınlar ve erkeklerin neredeyse eşit derecede mutlu hissettiğini gösterirken, erkekler arasında mutsuzluk kadınlara göre 2 puan fazla seviyede bulunuyor.

18-19 yaşındaki gençler arasında kendisini mutsuz olarak tanımlayanlar yüzde 12'de kalırken "ne mutlu ne de mutsuz" tanımlayanlar 20-24 yaş arası gençlerde yüzde 46 olarak öne çıkıyor. Mutlu olduğunu söyleyenlerin en yüksek olduğu yaş aralığı ise yüzde 55 ile 25-39 arası.

Evli ve çocuk sahibi olanlar arasında "mutluyum" diyenler yüzde 56

Araştırma, evli ve çocuk sahibi olmanın da insanlara kendini mutlu hissettirdiğini gösteriyor.

Evli ve çocuk sahibi olanlar arasında "mutluyum" diyenler yüzde 56'ya ulaşırken, bu oran çocuk yok ise yüzde 50'de kalıyor, bekarlarda ise mutluluk oranı yüzde 46'ya geriliyor.

İş sahibi olanlar arasında "mutluyum" diyenlerin oranı yüzde 52'ye çıkıyor, çalışmayanlar arasında "ne mutluyum ne mutsuzum" diyenler yüzde 44 seviyesinde bulunuyor.

Büyük şehirlerde yaşayanlar daha mutsuz

Büyük şehirlerde yaşayanların daha mutsuz olduğunu gösteren araştırmada, mutlu olduğunu söyleyenler İstanbul'da yüzde 44, İzmir'de yüzde 40 ve Ankara'da yüzde 35'e geriliyor. 

Araştırmaya göre kadınlar yüzde 55'lik bir yüzdeyle sağlığın mutluluğun temeli olduğuna erkeklerden daha fazla inanıyor. Erkekler ise önce sağlık deseler de "iş var ise mutluyum" tanımında kadınlardan yüzde 7 ile daha önde bulunuyor.

"Sağlık mutluluğun kaynağı" tanımı 15-19 yaş grubunda yüzde 35 seviyesindeyken, 20-29 yaş arasında yüzde 43'e yükseliyor. 30-44 yaş grubunda bu oran yüzde 60'a ilerlerken, 50-55 yaş grubunda yüzde 70'e çıkıyor.

Evli ve çocuk sahibi olunca, sağlığı mutluluğun nedeni görenler yüzde 63'e ulaşırken, orta alt ve alt sınıflarda mutluluğu sağlıkla tanımlayanlar yüzde 65'e yükseliyor.

"35 yaşından sonra aşkın mutluluk içindeki payı yüzde 5"

18-19 yaşlarında mutluluğun nedeni olarak aşk diyenler yüzde 20 olurken, yaş 34'e yükseldikçe bu oran yüzde 15'e geriliyor. 35 yaşından itibaren ise aşkın mutluluk tanımı içindeki payı yüzde 5'te kalıyor. 

İş, en fazla 40-44 yaş grubunda mutluluğu etkileyici bir faktör halini alırken, bunu söyleyenlerin oranı yüzde 10'a ulaşıyor. Araştırmaya katılanların sadece yüzde 15'i "hayatımda her şey tamam" derken, para ve başarı, 15-19 yaşlarındaki gençler için mutluluğa kavuşmada önemli.

15-17 yaş grubunda yüzde 25, 18-19 grubunda yüzde 20'lik bir kesim için para da başarı da aynı oranda mutluluk kaynağı olurken, beş kişiden ikisi en fazla paranın eksikliğini hissettiğini söylüyor.

Erkeklerde yüzde 41 ve 18-19 gençler arasında yüzde 44 ile paranın eksikliği daha fazla hissediliyor.

Günler kısalmaya ve erkenden kararmaya başlayınca, çoğu insan kış depresyonuna giriyor. Kış depresyonuna girenler kendilerini hüzünlü, güçsüz hissediyor ve uykuya daha fazla ihtiyaç duymaya başlıyor.  Depresyonu tetikleyen sebepler ise genler, hormonlar ve stres olarak kendini gösteriyor. Uzmanlar, özellikle kışın değişen ışık koşullarından kaynaklandığını belirtiyorlar. Kış depresyonunun belirtileri arasında yorgunluk, halsizlik, dengesizlik, memnuniyetsizlik, sinirlilik, ilgisizlik, sosyal hayatı ve kendini ihmal etmek yer alıyor. Peki kış depresyonuna girmemek için nelere dikkat edilmeli?

  1. D Vitamini

D vitamini sadece güçlü kemiklerden sorumlu değildir. Aynı zamanda genel hissiyatımızı da etkilemektedir çünkü ruh sağlığı açısından önemli olan serotonini artırır. Bu nedenle kış depresyonu ile aktif olarak mücadele için en önemli ipucudur. Vücudun yeterli miktarda D vitamini alması için günde 15-20 dakika boyunca güneş altında kalmalısınız. Çoğunlukla kapalı ve karanlık kış günlerinde bu neredeyse imkansız olduğu için, elbette sadece bir doktora danıştıktan sonra, D vitamini takviyesi alabilirsiniz.

  1. Işık tedavisi

Kış depresyonundan kurtulmanın için başka bir yöntemi ise ışık tedavisidir. Bu yöntem vücudumuzda melatonin hormonunun düzenlenmesine yardımcı oluyor. Bu doğal spektrum ışık lambaları, güneş ışığının spektrumunu andırdığından, kışın maruz kalınan ışık eksikliğini telafi eder. Böyle bir ışık lambası, güneşli bir kış gününe eşdeğer olan 10.000 lüks aydınlığa ulaşabilir.  Doğal spektrum ışık lambası tercihen sabah saatlerinde en az 30 ila 120 dakika boyunca kullanılmalıdır.

  1. Spor

Sadece kilonuzu korumak ve sağlıklı kalmak için değil, günlük hayatın stresinden uzaklaşmak için de spora vakit ayırın. Spor, kış depresyonu semptomlarını hafifletebilir. Çünkü fiziksel egzersiz vücudumuzun, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayan bir hormon olan, serotonini salgılamasını sağlar. Bunun için yürüyüş yapmak bile yeterlidir, önemli olan kan dolaşım sisteminin uyarılmasıdır.