19 Nis 2019
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

ANKARA (AA) - SEFA ŞENGÜL - ABD Uzay ve Roket Merkezi (USSRC) ile özgün burs programı Honeywell Leadership Challenge Academy'nin düzenlediği programa bu yıl Türkiye'den iki lise öğrencisi katıldı.

Dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerin bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanında liderlik becerilerinin geliştirildiği akademide Türkiye'den Işık Baran Şandan ve Hasan Alp Yurter yer aldı.

Deneyimlerini AA muhabirine anlatan öğrencilerden Işık Baran Şandan, kampta beklediğinden daha fazla bilimsel deneye katıldığını, özellikle uzay mekiği görev simülasyonu ve model roket yapımı gibi görevlerin heyecan verici olduğunu söyledi. 

Gerçek astronotlarla tanışma ve deneyimlerini öğrenme fırsatını bulduklarını dile getiren Şandan, "Kamp boyunca bilimsel çalışmaların yanı sıra ekip çalışmasının ve sosyal becerilerin önemini de anlama fırsatını yakaladım." dedi. 

Kampta dünyanın en büyük uzay müzelerinden birinin de bulunduğunu kaydeden Şandan, burada ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından pek çok uzay görevlerinde kullanılmış astronot kıyafetlerinden ay taşlarına, uzaydan dönmüş bir kapsülden astronotların kullandıkları simülatörlere kadar çok ilginç objeler sergilendiğini aktardı. 

Şandan, müzede gördüklerinin arasında kendisini en çok etkileyenlerin tam boyutlu bir "Satürn V Roketi" ile tam boyutlu ve test için kullanılan gerçek bir uzay mekiği olduğunu belirtti.

- "Uzay yolculuklarına yemek hazırlayabilirim"

Öğrencilerden Hasan Alp Yurter de program sırasında kullandıkları araçların kendisini uzaydaymış gibi hissettirdiğini söyledi.

Özellikle ay yürüyüşünden çok etkilendiğini söyleyen Yurter, çok güzel bir deneyim yaşadığını vurgulayarak, "Öğrendiğim sorun çözme tekniğiyle ilgili aktiviteleri hayatımın her alanında kullanabileceğim. İlgi alanım gastronomi. Belki de ilerde uzay yolculuklarında nasıl bir yemek yapılabileceğiyle ilgili bir şeyler geliştirebilirim." dedi. 

Programa seçildiğinde ilk önce bu duruma inanamadığını anlatan Yurter, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen diğer öğrencilerle nasıl anlaşacağının korkusunu yaşadığını fakat programa gittiğinde hayatı boyunca unutamayacağı dostluklar ve tecrübeler edindiğini söyledi.

Bu yıl 41 ülkeden 292 öğrencinin katıldığı program, ABD'nin Alabama eyaletindeki Huntsville şehrinde yer alan ABD Uzay ve Roket Merkezi'nde gerçekleştirildi. 

Muhabir Sefa Şengül
Redaktör Erdal Çelikel
Yayınlayan Nevbahar Kabaklı

ANKARA (AA) - Bilim adamları ilk kez uzaydaki bir kara deliği görüntülemeyi başardı.

Uluslararası Olay Ufku Teleskobu projesi kapsamında bir araya gelen bilim adamları, Dünya'ya 53 milyon ışık yılı mesafedeki Başak (Virgo) takım yıldızındaki M87 Galaksi'sinin merkezindeki süper masif kara deliğin fotoğrafını yayımladı. Fotoğrafta kara deliğin "olay ufku" olarak adlandırılan, kütle çekiminin en güçlü olduğu eşik bölgesi görülebiliyor.

Bilim adamları dünyanın farklı yerlerindeki radyo teleskoplarla elde edilen X-ışını verilerini birleştirerek oluşturdukları imajı dünyanın 5 kentinde eş zamanlı basın toplantılarıyla kamuoyuna duyurdu.

Fotoğrafta süper masif kara deliğin çekim alanına giren ışığın bükülmeleri görülebiliyor.

Fotoğraf, bilim tarihinin ilk kara delik görüntüsü olarak kayıtlara geçti.

Bilim adamları, fotoğrafın ilk kez Albert Enstein'ın yirmi yüzyılın başında Genel Görelilik Kuramı bağlamında var olduğunu öne sürdüğü kara delikler konusunda yapılan ilk doğrudan gözlem olduğunu kaydetti.

Brüksel'de düzenlenen basın toplantısında konuşan Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Araştırma, Bilim ve İnovasyondan Sorumlu Üyesi Carlos Moedas, kara delik görüntüsünün insanlık için büyük bir bilimsel buluş olduğunu söyledi.

Bilim tarihinin "bu görüntü öncesi ve sonrası" olarak ikiye ayrılacağını belirten Moedas, "Bu projeye katkı sağladığı için Avrupa'yla gurur duyuyorum." dedi.

Moedas, projenin kara deliklerin varlığı hakkında görsel kanıt sağladığını anlattı.

Hayallerin bilime ilham verdiğini ve kara deliklerin uzun zamandan beri insanlarda merak uyandırdığını vurgulayan Moedas, bilim insanlarının katkısı sayesinde kara deliklerin varlığının artık sadece teorik olmadığını vurguladı.

Muhabir Emre Aytekin,Ata Ufuk Şeker
Yayınlayan Hasan Hüseyin Köşger

Orta Doğu Teknik (ODTÜ), Çankaya ve Başkent Üniversitelerinin mühendislik öğrencileri, NASA tarafından desteklenen dünya çapındaki en prestijli model uydu yarışması CanSat'ta ilk 40 üniversite arasında yer alarak finalde Türkiye'yi temsil etme hakkı kazandı.

Amerikan Astronomi Topluluğu (AAS), Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ile çok uluslu ileri teknoloji ve havacılık şirketi Lockheed Martin tarafından düzenlenen yarışmada, takımlarıyla ön elemeyi geçen ODTÜ, Çankaya ve Başkent Üniversitelerinden öğrenciler, final ayağında Teksas'a giderek uydu prototiplerini roketlerle gökyüzüne fırlatacak.

Dünya genelinde 100'ün üzerinde üniversitenin katıldığı yarışmada ilk kez yer alan ve 97 puanla 14'üncü sıraya yerleşen Çankaya Üniversitesi Elektrik-Elektronik, Bilgisayar ve Makina Mühendisliği öğrencilerinden oluşan 11 kişilik "CanBee" takımının elde ettiği başarıya ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulunan Çankaya Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hüseyin Selçuk Geçim, öğrencilerin bu tip çalışma ve projelerine çok değer verdiklerini söyledi.

Prof. Dr. Geçim, öğrencilerin yarışmada böyle bir derece almalarının heyecan verici olduğunu, bunun ilerideki iş hayatlarına da olumlu katkılar sağlayacağını belirterek, üniversite olarak bu tip bilimsel çalışmaları her zaman desteklediklerinin altını çizdi.

Türkiye'nin uzay ve havacılık alanındaki hedeflerine dikkati çeken Geçim, "Lisans öğrencileri seviyesinde böyle bir teşebbüs bu açıdan değerlendirildiğinde daha fazla önem kazanıyor. Ülkemizin, Sayın Cumhurbaşkanının da koyduğu hedeflere yönelmesi anlamında da ileri, öğrencilere umut veren bir adım. Öğrenciler, geleceğe umutla bakmalılar, güzel şeyler de oluyor ülkemizde." değerlendirmesinde bulundu.

"Dünya çapında tanınma şansına sahip oluyorsunuz"

"CanBee" takımının liderliğini Çankaya Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümü öğretim görevlisi Sühan Mergen ile yürüten, aynı bölümde araştırma görevlisi Eyüp Koçak, her yıl düzenlenen yarışmada uzay teknolojisinde karşılaşılan problemlerin modellenerek lisans seviyesindeki öğrencilere sunulduğunu ifade etti.

Koçak, 25'in üzerinde ülkeden katılım olan yarışmaya 6 ay hazırlandıklarını dile getirerek "Yarışmanın maddi değil ama oldukça büyük manevi bir ödülü var. Prestiji ödülü getiriyor. NASA ve Lockheed Martin'in verdiği bir prestije, üniversite olarak dünya çapında tanınma şansına sahip oluyorsunuz. Ekibiniz kendisini multidisipliner bir yarışmada ispatlamış oluyor ki en büyük getirisi bizce bu. Öğrencilerimiz, artık gerçek bir projede çalışabilecek kapasiteye sahip olduklarını ispatlamış oluyorlar." dedi.

Yarışmada bu yılın konusunun bir gezegene pasif kontrollü iniş yapan bir aracı kapsadığını belirten Koçak, hazırlanan prototipin Teksas'ta 1 kilometre yükseğe fırlatılacağını, ardından roketten ayrılıp paraşütün açılması sonrasında yere pasif iniş gerçekleştireceğini kaydetti.

"Öz geçmişlerinde ilk sıraya koyabilecekleri bir başarı"

Takımdaki 11 kişinin birbirine kenetlendiğini ve başarının bu takım çalışmasıyla geldiğini vurgulayan Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Öğrencilerimiz açısından bu yarışmanın en büyük faydası kendilerini uluslararası alanda ispatlamış olmaları. Bu bizi oldukça mutlu ediyor. Öz geçmişlerinde ilk sıraya koyabilecekleri bir başarı oluyor. Bu aşamaya gelmemizdeki en büyük etken takım ruhunun yanı sıra üniversitemizin, hocalarımızın desteği. Onların bize verdiği bu destekle öğrencilerimiz bu şansı yakaladılar. Kendilerine verilen bu şansı oldukça iyi kullandılar. Gelecekte de çok daha iyi sonuçlar alacağımızı düşünüyoruz."

Yarışmaya katılan Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği 3. sınıf öğrencisi Halil Uğur Bayezit de "Ekip arkadaşlarımızla birbirimizi daha önce tanımıyorduk. Proje için ortak bir amaç uğruna birlikte hareket etmeye başladık. Proje kapsamında sadece bir uydu prototipi çıkarmak değil aslında bizim bundan sonraki mesleki hayatımıza yönelik olarak da sorunlarla nasıl baş etmemiz gerektiğini, stres yönetimini öğreten bir okul gibi oldu." şeklinde konuştu.

Prototipin elektronik ve mekanik kısımdan oluştuğunu dile getiren Bayezit, yarışmanın final ayağına ilişkin, "Ekip olarak aile gibi olduk. Hocalarımızın ve okulumun bize güveni de tam. Yarışmadan birincilikle döneceğimize inanıyoruz." ifadelerini kullandı.

ODTÜ Göksat Uydu takımı da büyük yarışta boy gösterecek

ODTÜ Göksat Uzay Takımı da yarışmaya Türkiye'den katılacak üniversiteler arasındaki yerini aldı. Takım lideri ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğrencisi Mücahit Taşdemir, finalde birinciliği Türkiye'ye kazandırmayı hedefe koyduklarını belirterek, takım olarak çalışmalarına son hızla ve tam motivasyonla devam ettiklerini söyledi.

Ekiplerinde 7 Havacılık ve Uzay Mühendisliği ve 5 Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin bulunduğunu aktaran Taşdemir, "Hayalimizi gerçekleştirmek için yola çıktığımız ekibimize 'Göksat' adını verdik ve uydumuzu göğe fırlatmanın hayalini yaşıyoruz." dedi.

"Hedef birincilik elde etmek"

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi bünyesinde 2017'de kurulan Model Uydu Topluluğu Parsy-Can takımı da Türkiye'den yarışmaya katılacak takımlardan biri oldu.

Parsy-Can, dünyada farklı ülkelerden katılan 100'ün üzerindeki üniversite takımları arasında 95,35 puanla ilk elemeyi geçerek dünya çapında büyük başarı elde etti.

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Berna Dengiz de Parsy-Can takımı ile gurur duyduğunu belirterek takımın hikayesini şöyle anlattı:

"2017 yılında TÜRKSAT tarafından düzenlenen yarışmaya katılmak üzere teknoloji ile ilgili olduklarını bildiğim, yetenekli öğrencileri bir araya getirerek takımı kurdum. Takıma isim bulmamız gerekiyordu. Öğrencilerimizle tartışarak Başkent Üniversitesi maskotu olan 'Parsy'den esinlenerek takıma Parsy-Can adını verdik. Leopar alt türündeki büyük kedilerin Anadolu'daki son temsilcisi olan Anadolu Parsı Başkent Üniversitesinin maskotu. Bu nedenle takımın ismi Parsy-Can oldu."

Uydu Teknolojileri Derneği ve takımın ikinci danışmanı Prof. Dr. Sedat Nazlıbilek'in takımlarına eğitim desteği verdiğini dile getiren Dengiz, iki yıl gibi kısa bir süre içinde Parsy-Can takımının ulusal yarışmalarda önemli başarılara imza attığını belirtti.

Dengiz, "2017'de TÜRKSAT Model Uydu Yarışması'nda 4. olan takım, 2018'de TEKNOFEST kapsamında düzenlenen Model Uydu Yarışması'nda 3. oldu ve ödüllerini Cumhurbaşkanımızdan aldı. Şimdi bu başarıyı uluslararası alana taşıyarak, dünya üniversitelerinin takımları arasında yarışacaklar. Parsy-Can takımının hedefi, uluslararası yarışmada, dünya takımları arasında birinci olmak." dedi.

Dünyanın en prestijli model uydu yarışması

Türkçesi "kutu uydu" anlamına gelen "Can Satellite"in kısaltılmış hali olan ve 2004'ten bu yana düzenlenen CanSat, dünyanın en prestijli model uydu yarışması olarak görülüyor.

Uzay alanında tasarım, üretim ve fırlatma faaliyetlerini içeren bir yarışma olan CanSat'ta ön elemeyi geçen 40 üniversitenin takımları, 14-16 Haziran'da Teksas'ta final heyecanını yaşayacak.

Sadece üniversite öğrencilerine açık olan yarışmada, takımlardan akademik danışman takibinde, her yıl açıklanan görevi gerçekleştirebilecek uzay sistemlerini tasarlamaları, üretmeleri ve görevi icra etmeleri bekleniyor.

Eskişehir

Sosyal İletişim Uzmanı Doç. Dr. Levent Eraslan ve Edirne Emniyet Müdürü Ali Kemal Kurt, aileleri sanal ortamdaki tehlikelere karşı dikkatli olmaya çağırarak, ebeveynlerden çocuklarının internette ve sosyal medyada neler yaptıklarını iyi takip etmelerini önerdi.

Eraslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sosyal ağların insanların sadece birbirini bulduğu yerler olmadığının altını çizerek, ticaret, siyaset, ideoloji, teoloji, politika gibi birçok unsurun olduğu sosyal medyanın iyi anlaşılması gerektiğini vurguladı.

Dünya nüfusunun yarısının her gün online durumda olduğunu ifade eden Eraslan, şöyle konuştu:

"Türkiye'de 55 milyon kişi sosyal ağları kullanıyor. Bu çok büyük bir rakam. Annede, babada ve çocukta birer telefon varsa ve televizyon açıksa hele bu eylem genelde saat 20.00'den sonra oluyorsa gerçeklik yerini sanallığa bırakıyor. Ebeveynlerin çocuklarla yakın ilişki kurması çok önemli. Çocuğumuz sosyal medya ve dijital dünyadaki izlerini takip etmeliyiz. Bu takip çocuğu sürekli kontrol etme ve yasaklama çalışması olarak algılanmaması gerekiyor. Çocuğumuzun ne yaptığını bilmemiz lazım. Sosyal medya artık kriminal iletişim aracı oldu. Çocuklarımızın kriminal saat dilimi olan 02.00-05.00 arasında ne yaptığını izlememiz gerekiyor. Mutlaka çocuğumuzun sosyal ağlarda kimlerle görüştüğünü bilmeliyiz çünkü kötü niyetli kişiler, aynı yaştaymış gibi yaparak çocuğumuzu kandırıyor."

"Sosyal medyada mahremiyet önemli"

Eraslan, sosyal ağlarda konum paylaşımının dahi yapılmaması gerektiğine dikkati çekerek, "Çocuklarımızın kişisel bilgilerini, fotoğraflarını asla paylaşmamalıyız. Burada Japon aile modelini öneriyorum. Onlar asla fotoğraf paylaşmıyorlar. Japon aile modelinde mahremiyet ön plandadır. Aile kendi kişisel bilgi ve özellikleri ile fotoğraflarını paylaşmaz. Sosyal medyada mahremiyet önemli. Mahremin kamusallaşmasıyla istismarın önü açılıyor. Çocuk istismarcılarının büyük bir çoğunluğu sosyal medyadan besleniyor." dedi.

Bu yüzden ailelere çocuklarının herhangi bir fotoğrafını sosyal medyada paylaşmamasını önerdiklerini vurgulayan Eraslan, bunun her açıdan önem taşıdığını söyledi.

Ailelerin çocuklarının psikolojik yapısını da incelemesi gerektiğini ifade eden Eraslan, çocuğun olağan akıştan düşüp, içine kapanık ya da hırçınlık ile notlarında düşme görülüyorsa bunun nedenin sosyal ağlar olabileceğini dile getirdi.

"Anne ve babalar yeni akımlardan haberdar olsun"

Eraslan, ebeveynlerin internette yayılan akımlardan haberdar olması gerektiğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Çocuklarımızı odalarında telefon ya da bilgisayar ile baş başa bırakmamalıyız. Yeni yeni akımlar ve tehlikeli oyunlar ortaya çıkıyor. Bu durumla karşılaşanlar, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. ile durumu paylaşılmalıdır. Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı bu konuda güzel çalışmalar yapıyor. Çocuklarımızın internet geçmişini de kontrol edelim. Sürekli internet geçmişi silen bir çocuk istenmeyen yerlerde geziyor olabilir. Çocukları gerçek dünyadan da koparmamalıyız. Alışveriş merkezleri ya da kapalı alanların dışındaki yerlerde çocukların vakit geçirmesi gerekiyor. Çocuk telefonda Google Earth'ten dünyayı görebiliyor ancak bir yerden bir yere gidemiyor. Çocuklarımızla nitelikli vakit geçirmeliyiz. Serbest zamanlarınızı ne kadar nitelikli geçirirseniz kendinize olan efektif fayda da yükselir."

Milli Eğitim Bakanlığına da önemli görevlerin düştüğünü belirten Eraslan, "Medya okur-yazarlığı dersinin güncellenmesini şiddetle öneriyorum. Cumhurbaşkanlığımıza bağlı sosyal medya izleme merkezi kurulmalıdır. ABD'de sosyal medyayla ilgili 8, İngiltere de 3 ayrı yapı var." dedi.

Güvenli internet için filtre önerisi

Edirne Emniyet Müdürü Ali Kemal Kurt, Asayiş Şube Müdürlüğü ve Toplum Destekli Polislik Şube Müdürlüğünce kentte belli aralıklarla düzenlenen huzur toplantılarında, ailelere çocuklarını kötü alışkanlıklardan ve sanal ortamdaki tehlikelerden uzak tutmak için neler yapacakları konusunda bilgi veriyor.

Mahalle sakinleriyle kahvehanelerde düzenlenen toplantılarda buluşan Kurt, "Mavi Balina" gibi tehlikeli oyunlara karşı ebeveynleri uyarıyor.

Bu oyunları oynayan çocukların gerçek ile hayali karıştırabildiğine dikkati çeken Kurt, çocukların bu tür oyunlardan uzak tutulması gerektiğini vurguluyor.

Kurt, ailelerin çocuklarının güvenli internet kullanması için önlemler alması gerektiğine dikkati çekerek, "Anne, babalar çocuğun kullanabileceği interneti, girebileceği siteleri belirleyebiliyor. Seçici programlardan bunu filtreleyebiliyorlar. Çocuğun girdiği siteleri ve kullandığı programları takip etmekte fayda var." dedi.

Polisten "sanal kumar" uyarısı

Sanal dünyada işlenen suçların artış gösterdiğine dikkati çeken Kurt, "Bu konulardan bir tanesi de yasa dışı bahis ile ilgilidir. Sanal dünya üzerinden yapılan yasa dışı bahis olayları ile karşılaşıyoruz. İnsanlarımız bundan dolayı da mağdur olabiliyor. Maalesef sanal kumar üzerinden de çok fazla kara para dönüyor." diye konuştu.

Suç kaynaklarının takibi ve önlenmesine yönelik çalışmaların devam ettiğini aktaran Kurt, sanal kumar oynamanın kanun kapsamında suç olduğunu vurguladı.

"İnternet üzerinden dolandırıcılık"

Kurt, dolandırıcıların son yıllarda interneti kullanarak sosyal medya üzerinden dolandırıcılık yaptıklarını anlattı.

Vatandaşlarla iletişime geçen dolandırıcıların özellikle kredi kartı bilgilerini istediklerini ifade eden Kurt, şunları kaydetti:

"Vatandaşlarımızla iletişime geçen sanal dolandırıcılar bu ortamı kullanarak 'kredi kartı aidatını iade edeceğiz' veya 'bonus kazandınız' diyerek kredi kartı şifresi isteyebiliyor. Vatandaşın birtakım bilgileri eline ulaştığı için bu durumdan dolayı da mağduriyetler yaşanabiliyor. Sosyal medya paylaşımları ve vatandaşın grup içerisinde çalışmaları internet üzerinden işlenen bir başka suç şekli. Vatandaşın grup içerisinde başka kişilere ve kurumlara karşı suç olabilecek, hakaret, tehdit niteliğinde paylaşımlar yapması da suç kapsamına giriyor. Bu durumlar da mağduriyetlere sebep olabiliyor."

Kurt, özellikle gençlerin sosyal medya üzerinden kişisel bilgilerin ve özel hayatın gizliliğini ihlali konusunda suç işleyebildiğini dile getirdi.

"Emniyet teşkilatı teknolojiyi çok iyi kullanıyor"

Ali Kemal Kurt, emniyet teşkilatının teknolojiyi çok iyi kullanan kurumlardan biri olduğunu vurguladı.

Emniyet teşkilatının sanal dünyayı yakından izlediğini ifade eden Kurt, şu bilgileri verdi:

"İnternette suç içeriği olabilecek örgütsel paylaşımlar ve gruplaşmaların takibi yapılıyor. Suç işleyen kişileri önlemeye ve tespiti anlamındaki çalışmalarımızı yürütüyoruz. Hepsini de tespit edip gerekli mercilere bunları iletiyoruz. Bu konularla ilgili bilinçlendirme çalışmalarımız da yoğun şekilde devam ediyor. Özellikle okullarda milli eğitim müdürlükleriyle koordineli olarak eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarımız devam ediyor. Yine mahalle toplantılarımızı kahvelerde gerçekleştiriyoruz. Bu konularla ilgili hazırladığımız broşürleri vatandaşlarımıza iletiyor ve onların isteklerini dinliyoruz. Emniyetimizin yayın yoluyla da bilinçlendirme çalışmaları devam etmektedir."

Siber Güvenlik Komutanlığı, aynı çatı altında bulunduğu Ulusal Güvenlik Ajansından da (NSA) ayrılırken, bu adımla ABD'nin küresel siber operasyonlarında önemli bir artış olması bekleniyor.

Geçen yılın eylül ayında ise Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, ABD Başkanı Trump'ın siber saldırılara karşı daha saldırgan adımların atılmasını öngören bir Ulusal Siber Güvenlik Strateji Belgesi'ni imzaladığını duyurdu. Beyaz Saray tarafından yayınlanan belgede, ABD'nin kritik alt yapı ve kurumlarının veri tabanlarının siber saldırılara karşı güvenliğinin tahkim edilmesi gerektiğine vurgu yapılırken ülkede siber suç işleyenlere yönelik ihbar ve yasal işlem yapma konusunda daha etkili sistemlerin kurulması ve buna yönelik düzenlemelerin yapılacağı bildiriliyor.

"Siber Caydırıcılık İnisiyatifi" adı altından bir birimin oluşturulacağı aktarılan belgede, ABD'nin siber güvenlikte küresel üstünlüğünün tesis edilmesinin planlandığına vurgu yapılıyor.

Rusya

Rusya, 8 milyon devlet yetkilisi ve çalışanının yerli yapım mobil işletim sistemine kademeli geçişi için 160 milyar rublelik bütçe ayırdı. Uzmanlar, sürecin 2021 yılının sonuna kadar tamamlanacağını belirtiyor.

Rusya Başbakanı Dimitriy Medvedev, geçen ay yapılan hükümet toplantısında, Rus yazılımlarının devlet kurumlarındaki payının 2024’e kadar yüzde 90 ve devlete ait şirketlerde ise en az yüzde 70'i geçmesi gerektiğini söylemişti.

Öte yandan, Rus resmi makamlarının ülkeye yönelik internet üzerinden olası küresel tehditlere karşı bir dizi önlem alacağı duyuruldu. Söz konusu önlemlerin belirlenmesi için Rusya'nın küresel internetle bağlantısının bir süreliğine kesilmesi planlanıyor. Deneme kapsamında Rus vatandaşları ve kurumları arasında paylaşılan verilerin, uluslararası internette dolaşıma girmeden ülke içerisinde tutulması hedefleniyor.

Kremlin böylelikle, ülkede interneti küresel internet sağlayıcılardan bağımsız bir şekilde çalışacak hale getirerek olası siber saldırılardan korunmayı planlıyor.

Ancak bazı uzmanlar, söz konusu girişimin başarıya ulaşması halinde, ülkedeki internet sansürünün Çin'de olduğu gibi "katı" bir hale geleceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Rusya, internetin "yerelleştirilmesi" için yaklaşık 20 milyar rublelik bir bütçe ayırırken, internet kesilerek yapılacak deneylerin 1 Nisan'dan önce gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Kremlin, 1981 tarihli Avrupa Konseyi Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunması Sözleşmesi’ni 2005’te onayladı.

Ülke, veri koruma alanında ana mevzuat kaynağı olan ve çoğu bakımdan Avrupa Birliği veri gizliliği mevzuatıyla benzerlikler gösteren Federal Kişisel Veriler Yasasını ise 2006’da kabul etti.

Kişisel verilerin korunmasına ilişkin süreç, Rusya’da uzun yıllar boyunca düzenleyici ve ticari kurumların ilgisine uzak kaldı.

Ancak bu durum, Rus vatandaşlarının kişisel verilerini toplayan ve işleyen tüm operatörlerin Rusya'da bulunan veri tabanlarını kullanmalarını gerektiren “Kişisel Veri Yerelleştirme” yasasının 2014'te yürürlüğe girmesiyle önemli oranda değişti. Yeni yasayla birlikte, vatandaşlara, verilerini yerel veri tabanlarında tutmayan web sitelerini engelleme seçeneği de sunuldu.

Avrupa Birliği

AB Komisyonu, 2018 eylül ayında siber savunma alanında "lider rol" üstlenmek için siber savunma merkezi kurulmasını teklif etti. Yeni merkezin üye ülkeler arasında bir ağ kurulmasına ve iş birliği yapılmasına katkı sağlaması öngörülüyor. Özel sektörle de iş birliği yapacak merkezin, araştırma ve inovasyon çalışmaları yürütmesi, ayrıca üye ülkelerdeki altyapı çalışmaları için finansman sağlaması planlanıyor.

AB Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve AB Komisyonu arasında yapılan müzakereler sonucunda 2018 yılı aralık ayında yeni “Siber Güvenlik Yasası” üzerinde uzlaşı sağlandı. Yeni yasanın resmi onay sürecinin tamamlanmasıyla önümüzdeki aylarda yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Yasayla birlikte, Yunanistan’da yer alan ve görev süresi 2020 yılında dolacak Avrupa Ağ ve Bilgi Güvenliği Ajansı'na, (ENISA) üye ülkelere siber güvenlik tehditleri ve saldırılarına karşı daha iyi destek sağlamak için kalıcı biçimde AB Siber Güvenlik Ajansı görevi verilmesi öngörülüyor. Yasa, dijital hizmetlerin ve cihazlarının siber güvenliğini artırarak güvenlik sertifikaları için AB çerçevesi oluşturmayı da amaçlıyor.

AB Komisyonu, Birliğin 2021-2027 bütçesinde dijital programlar için ayrılan payın 9,2 milyar avro olmasına yönelik planını da açıkladı. AB’nin gelecekteki bütçesinde, siber savunma imkanlarının yeni ekipman ve altyapı yatırımlarıyla güçlendirilmesi için 2 milyar avro kaynak ayrılması planlanıyor.

NATO

NATO, 2016'da yapılan Varşova Zirvesi'nde siber alanını, kara, hava ve denizin yanı sıra yeni harekat alanı olarak belirlemişti.

Son dönemde, NATO için siber savunmayı geliştirmek öncelikli bir konu haline geldi. NATO'nun siber savunma alanında en kapsamlı tatbikatı olarak bilinen "Siber Koalisyon Tatbikatı"nın 11'incisi de Kasım 2018'de Estonya'da gerçekleştirdi.

Tatbikatın temel amacı, NATO'nun kendi ağını ve üyelerin ulusal ağlarını olası tehditlere karşı koruma kabiliyetini geliştirmek olarak belirlendi. Yeni yasa bazı yabancı işletmeleri, özellikle de çevrimiçi hizmetleri ciddi şekilde etkilerken, Rusya'da faaliyet gösteren birçok büyük yabancı şirket bu yeni gereksinimlere uymak için veri akışlarını yeniden yapılandırdı. 

İstanbul

Teknolojinin hızla gelişmesi ve akıllı cihazların yaygınlaşmasıyla gündeme gelen siber tehditlere karşı korunulabileceğini ifade eden uzmanlar, bu konuda basit ve pratik önlemler sunuyor.

Bilgisayar korsanlarının genellikle en kolay avlayabilecekleri insanları hedef aldıklarına dikkati çeken uzmanlar, lisanlı ürün kullanımı, sistem güncellemelerinin gününde yapılması, farklı karakterleri barındıran parola ve şifrelerin kullanılması ve kaynağı bilinmeyen bağlantıların açılmamasının siber güvenlik açısından çok önemli olduğunu belirtiyor.

Bilişim Teknolojileri ve Siber Güvenlik Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Yavuz Sultan Selim Yüksel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bilgi çağında "Endüstri 4.0", "Toplum 5.0" ve "bulut teknolojisi" gibi birçok kavramın insanların hayatına girdiğini söyledi.

Bu dünyanın da bazı kuralları olduğunu ifade eden Yüksel, "Nasıl ki evimizin kapısına kilit takmayı, kepenk yaptırmayı, iş yerimize bekçi tutmayı düşünüyorsak şu anda dijital bir dünyada yaşadığımız için burada da birtakım güvenlik önemlerini almamız gerekiyor. Buradaki hırsızlar, sanal dünyanın araçlarıyla bilgiler elde ederek, menfaat sağlamak için gayret ediyorlar.” diye konuştu.

Yüksel, bu risklerden korunmak için en temel önlemleri almak gerektiğini, bilgisayar korsanlarının genellikle en kolay avlayabilecekleri insanları hedef aldıklarını bildirdi.

Bireylerin teknolojik cihazlarda yeterli önlemleri almaması nedeniyle kurumların da zarar görebildiğine değinen Yüksel, İran'daki bir nükleer santralin, burada çalışan bir bilim adamının taşınabilir belleğine bulaştırılan virüsle hacklendiğini anımsattı.

Yüksel, insan faktörünün sanal güvenliğin merkezinde yer aldığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

"Geçtiğimiz dönemde, bir bankanın swift sisteminden yaklaşık 4 milyon lira çalındı. Biz bir bankanın parasının çalınmasını hayal bile edemiyoruz. Para sigortalıdır, kurtarılabilmiştir ama sonuçta bu olayda, o sistemin başındaki kadın çalışanın çocuğuyla ilgili bir senaryo kuruluyor. Bilgisayarı ele geçirilip bu para transferlerine onay verilebiliyor. Baktığınızda en güvenilir sistemi olan bankalardır ama bunun başında insan olduğu için her zaman bir güvenlik açığı olabilir. Burada en önemli konu farkındalık oluşturmak. Halkımızın sanal alemde güvenlik konusunda bazı temel konuları bilmesi lazım. Bunların başında da lisanlı ürün kullanımı geliyor. Siz lisansı olmayan, kaçak ürün aldığınızda, bunu legal hale getirmek için kullandığınız yöntemler aslında sizi olayın başında sıkıntıya sokan temel probleme dönüşüyor. Yani işletim sistemini kırdığınızda (crack) tehlikelerle baş başa kalabiliyorsunuz. Bunun yanında sistemleri güncel tutmak gerekli. Gelen uyarılara göre güncellemelerin (update) yapılması gerekir."

Güncel antivirüs programlarını kullanmanın sanal tehditlerden korunmak için çok önemli olduğunun altını çizen Yüksel, "Fakat antivirüs programları, daha çok tanınan ve bilinen eski virüslere karşı etkilidir. Bunların tam manasıyla, eksiksiz bir koruma sağlayamayacağını çok iyi bilmek lazım." değerlendirmesini yaptı.

Yüksel, sanal alemde "deep web" denilen bir dünyanın olduğunu, burada hiçbir programın tanımayacağı virüslerin belirli ücretler karşısında hackerlar tarafından başkalarına satılabildiğini kaydetti.

"Parolayı çocuğunuzun doğum tarihi yapmayın"

Kişilerin kullandığı parolaların çok önemli olduğunu ifade eden Yüksel, "Kullandığınız parolayı çocuğunuzun doğum tarihi yapmayın. Biz genelde milli duyguları yüksek bir toplu olduğumuz için 1453'lü veya önemli tarihleri içeren şifreler kullanırız. Halbuki, parola konusunda bir algoritma geliştirmemiz lazım. Yani kendi kendimize bir sistemimizin olması şart. Şifremizi farklı yerlerde aynı olarak kullanmamamız önemli." değerlendirmesinde bulundu.

Yüksel, kişilerin bir haber sitesine yorum yapabilmek için bile sürekli kullandığı ve hatırlaması kolay şifreyi koyduğuna dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Yorum yazdığınız haber sitesi siber saldırıya uğradığında, bilgiler arasında yer alan sizin şifreniz de ele geçiriliyor. Bundan sonra korsanlar size mail atarak, bir şeyler talep ediyorlar. Siz böyle hikayelere baştan inanmıyorsunuz ama tehdit içeren iletide kullandığınız şifreyi görüyorsunuz. 'Eyvah, beni hacklemişler. Şifremi de biliyorlar' diyerek onların istediği fidyeyi verebiliyorsunuz. Böyle tehlikelerle karşılaşmamak için şifre konusunda 'daha az önemli, daha çok önemli' diye derecelendirme yapmamız gerekli. İçinde sadece rakam ve belirli tarihler değil, farklı karakterler kullanılmalı. Şifrelerde büyük ve küçük harf kullanırsak yüksek oranda güvenlik sağlamış oluruz."

Fidye yazılımlar

Yüksel, son dönemlerdeki siber saldırılarda fidye yazılımları ve zararlıları denilen bir kavram ortaya çıktığını, kullanıcıların farkındalık düzeyine bir yemle (phishing) cezbedilerek, ilgili dosyayı açtırmak yöntemiyle bilgisayarların ele geçirildiğini vurguladı.

Yem olarak internet üzerinden yüksek bedelli sahte bir fatura yollanabildiğini aktaran Yüksel, şunları kaydetti:

"Panikleyerek, ekte yer alan dosyayı açtığınızda onun içindeki makro dosya bilgisayarın kontrolünü ele geçiriyor. O andan itibaren ne antivirüs programınız ne de diğer önlemler geçerli oluyor. Bundan sonra bütün şifrelerinizi öğrenip yazışmalarınızı takip ediyorlar ya da bilgisayardaki bütün verileri geri dönüştüremeyecek şekilde şifreleyip, para karşılığında açabileceklerini belirtiyorlar. O yüzden şüpheli bağlantıları tıklamadan bin kere düşünün. Burada temel prensibimiz 'Önce dur, düşün, ondan sonra tıkla' olmalı."

Yüksel, siber saldırganların hedefe aldığı kişilerin sosyal medyadaki paylaşımlarını takip ederek, bir davranış haritası çıkardıklarını söyledi.

Burada paylaşılan fotoğrafların özel bir yazılımdan geçirilmesi sonucu kişilerin bir yılda gittikleri yerlerin, beraber olduğu kişilerin, aile ve ilişki durumlarının haritasının çıkarıldığını vurgulayan Yüksel, "Böylece ellerinde işlenebilir veriler sağlanıyor. Sizinle ilgili özel ve mahrem bir veri yakaladıklarında tehdit ediyorlar. Siz buna olumsuz cevap verdiğinizde 'Patronun ya da eşin şu. Ona da bunu söylerim' diyebiliyorlar. Böylece siber saldırganların ellerini güçlendirecek bir durum ortaya çıkıyor." dedi.

Medya-İletişim Uzmanı Ümit Sanlav, "We Are Social"ın raporuna göre, Türkiye'nin günde yaklaşık 3 saat sosyal medya kullanımı ile üst sıralarda yer aldığını, Japonya ve Güney Kore'nin ise bir saatin altı ile sosyal medyayı az kullanan ülkeler arasında bulunduğunu belirtti.

Türkiye'nin Instagram kullanımında dünyada ikinci ülke olduğunu kaydeden Sanlav, "Her geçen gün ortaya çıkan yeni güvenlik açıklarına rağmen, Facebook'un 2,3 milyar kullanıcı sayısına ulaşması ve dünyanın en kalabalık ülkesinden daha fazla vatandaşı olması çok büyük bir güç. İşte 'Teknolojiyi tüketmek mi, üretmek mi?' sorumuzun yanıtı, 'Bu büyük gücü elinde bulundurmak mı, bu büyük gücün figüranlarından olmak mı?' sorusunun yanıtı ile aynı. Kendi arama motorumuzu, sosyal paylaşım sitelerimizi kurmamız gereken bu ortamda, İHA, SİHA ve savunma sanayi alanında yüzde 20'den yüzde 65'e çıkan yerli ve milli üretim, Aselsan gibi bir yüz akı markamıza yapılan yatırımlar, teknoloji üretimi konusundaki ümitlerimizi artırıyor." diye konuştu.

"Özel fotoğraflarınızı telefonunuzda saklamayın"

Sanlav, sosyal medya ortamlarının hızlı iletişime açık olduğu kadar, güvensiz iletişime de en açık mecra olduğunu ifade etti.

Arkadaş listesini tanınmayan veya güvenilmeyen kişilerden oluşturmanın tehlikeli olduğuna değinen Sanlav, "Sosyal medyada tanımadığınız kişilerden gelen istekleri kabul etmeyin, özel hayatınızın kapılarını açmayın. Ayrıca, üyelik gerektiren platformlara sosyal medya hesaplarınız üzerinden üye olmayın. Zararlı yazılım içeren uygulamaları tespit edemeyebilir, arkadaş listenizi, özel ve sizde kalması gereken tüm bilgilerinizi o uygulamaya açmış olabilirsiniz." değerlendirmesini yaptı.

Sanlav, indirilen bazı uygulamaların telefonda bulunan fotoğraf ve videolara erişim yetkisi istediğini, bu nedenle güvenilmeyen uygulamalara bu iznin verilmemesi gerektiğini bildirdi.

Telefonlarda özel fotoğrafların saklanmaması gerektiğini de vurgulayan Sanlav, temel hedefi bilgiye ulaşmak ve paylaşmak olan sosyal medyadaki bilginin gizli kalmasının beklenemeyeceğini kaydetti.

Sanlav, seyahat ve tatillerde yer bildirimi yapmanın, evden paylaşımlarda konum bilgisi vermenin hırsızlara davetiye çıkartmak anlamına geleceğine dikkati çekerek, "Kaynağından emin olmadığınız hiçbir bağlantı linkini açmayın. Gönderen kişiyi tanısanız bile kaynağından emin değilseniz tıklamayın. Zira arkadaşınızın hesabı da kötü niyetli kişiler tarafından ele geçirilmiş olabilir." dedi.

Sanlav, tüketicilere cazip teklifler sunan, inandırıcı senaryolarla kişisel ve finansal bilgilerine ulaşmayı hedefleyen dolandırıcılara karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıraladı:

"Şifrenizi ve finansal bilgilerinizi her ne olursa olsun telefon, kısa mesaj servisi (SMS) veya e-posta aracılığıyla size ulaşan kimseyle paylaşmayın, tuşlamayın. Herhangi bir kampanya içeriğinin ilgili markaya ait olup olmadığını, markanın orijinal ve güvenilir internet adresinden kontrol edin. Kampanya içeriğinde kullanılan bağlantının ilgili markanın orijinal ve güvenilir internet adresiyle birebir aynı olduğundan emin olun. Banka logosu ve adı kullanılsa dahi kişisel bilgilerinizi isteyen e-postalara ve sitelere yanıt vermeyin. SMS ile gelen şifrelerinizi, kart bilgilerinizi kimseyle paylaşmayın veya tuşlamayın."

Ankara

İnsan hayatının her aşamasına hakim olmaya başlayan teknoloji, eğitim, ticaret, sağlık gibi birçok alanda kolaylık sağlasa da kişisel verilerin usulsüz kullanımı, satışı ve dolaşıma sokulması endişeye neden oluyor.

Sosyal medya kullanımının artması, bu mecralarda milyarlarca verinin depolanması ve izne tabi olmadan dev teknoloji şirketleri tarafından kendi çıkarlarınca paylaşılması 21. yüzyılın önemli sorunlarından biri olma yolunda ilerliyor.

"Büyük veri" şeklinde bilim, akademi ve popüler kültür dünyasında kavramlaşan, dijital çağın en büyük tehdidi addedilen veri hakimiyetinin birçok boyutu bulunuyor.

"Veri sömürgeciliği"

Veri sömürgeciliğinin henüz herkes tarafından kabul edilen bir tanımı bulunmuyor. Ancak bu kavramı ortaya atan uzmanlar, bunun 21. yüzyılda yeni bir sömürgecilik tipi şeklinde sonuçlarının olacağına işaret ediyor. Buna göre insan hayatının her bir unsuruna dair üretilen veriler, istismar edilip sömürge aracına dönüşebiliyor. 

İnsanların özel ve sosyal hayatları, akademik başarıları, fiziki özellikleri, genetik yatkınlıkları gibi kişisel bilgilerinin yanı sıra alışkanlıkları, gün içinde neler yaptıkları ve nerelerde bulundukları gibi her türlü bilginin dijital ortamda kayda geçmesi ve bu verilerin alınıp satılabilen bir maddeye dönüşmesi, sonuçları bakımından yeni bir sömürü formu olarak görülüyor.

İnsanların bilgisi olmadan kişisel bilgilerinin herhangi bir amaçla kullanılabiliyor olması bu endişelerden biri. Kişilerin iş başvuruları, eğitim ve sağlık belgeleri gibi "zorunlu" bilgi paylaşımı yaptıkları alanlarda şirketler, hem ekonomik hem siyasi kazanç elde edebiliyor.

Büyük veri analizi yapan, ABD istihbaratıyla da yakın çalıştığı iddia edilen teknoloji şirketi Palantir'in Birleşmiş Milletlere (BM) Dünya Gıda Programının (WFP) verilerini işletmede yardımcı olmak için bir süre önce 45 milyon dolarlık anlaşma imzalaması tartışma yaratmıştı.

Zira WFP, dünyanın birçok yerinde özellikle dezavantajlı gruplara ait milyonlarca veriye sahip. Bu da özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin nüfusları, toplumsal yapısı, genetik yatkınlıkları ve gündelik alışkanlıkları gibi bilgilerin şirketler tarafından farklı amaçlarla kullanılabileceği kaygısını gündeme getiriyor.

Bu kapsamda Çinli teknoloji firması Tencent tarafından 2011'de geliştirilen ve halihazırda 1 milyar 82 milyon aktif kullanıcısı bulunan WeChat uygulaması da farklı bir örnek teşkil ediyor. Zira bireylerin WeChat kullanabilmesi için söz konusu firmaya "kişisel verilerin bazı durumlarda kullanıcının izni dışında üçüncü taraflarla paylaşılabileceği" onayı verme mecburiyeti bulunuyor.

Buna göre kişisel bilgiler, ulusal güvenlik, milli savunma, kamu güvenliği ve sağlığı gibi devlet çıkarları doğrultusunda kullanıcının bilgi ve onayı dışında paylaşılabiliyor. Bu da teknoloji şirketlerinin depoladıkları verileri, faaliyet gösterdikleri ülkelerin yönetimleriyle paylaşarak sosyal, siyasi ve ekonomik çıkarları doğrultusunda kullanabilmelerine kapı açıyor.

"Veri: yeni petrol"

Dünyanın en zenginlerinin çoğunluğunu veri ve teknoloji şirketlerinin patronları oluşturuyor. Teknolojinin gelişmesiyle kendilerini dijital dünyaya adapte eden ekonomi ve ticaret dünyası için veriler en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturuyor.

Dijital ekonominin ham maddesi olarak bilinen ve işletilip üzerinden milyar dolarlar kazanılan veri bu nedenle "yeni petrol" şeklinde nitelendiriliyor. Ancak petrolün kullanıldıkça tükenen bir madde olmasına karşın veri, tekrar tekrar, farklı amaçlar için kullanılabiliyor.

Son olarak dünya liderlerinin Ocak 2018'deki Dünya Ekonomi Forumunda (WEF) veriyi, petrol gibi piyasa değeri olan bir ürünle kıyaslaması da verinin dünya piyasalarında alınıp satılabilen bir değer olduğunu ortaya koydu.

WEF'de dile getirilen bu yaklaşım, petrolün yaklaşık 150 yıldır farklı coğrafyalarda savaşa neden olabilecek derecede kritik öneme sahip olması nedeniyle farklı bir anlam taşıyor.

Öte yandan, dijital dünyayı denetleyen mekanizmaların henüz tam olarak düzenlenmemiş olması kullanıcıları bu platformlarda savunmasız bırakıyor. Teknoloji şirketlerinin piyasa değerleri üzerinden tabi oldukları vergi sistemleri, internet üzerinden yapılan alışverişlerde tabi oldukları hukuk kurallarının yanı sıra gizlilik politikaları birçok ülkede henüz bir standarda bağlanmış değil.

Bu nedenle insanların kan grupları, hastalıkları, kullandıkları ilaçlar gibi kişisel verilerin onay alınmadan paylaşılması gibi etik sorunların yanı sıra veriye dayalı yeni tip sermayenin belli şirketler arasında dönmesi, sömürge tekelinin oluşması anlamına geliyor.

Birinin hastaneye giderek kan vermesi, hastalığı için uygulanan tedavi ve kullandığı ilaçlar gibi başta çok riskli görülmeyen kişisel bilgileri "hastanın selameti" için bir veri tabanında toplanıyor. Hasta, bu konuda şikayet etmek bir tarafa, geçmişteki teşhis ve tedavisinin sonraki bir rahatsızlığında da doktoruna hatırlatılmasından memnun olabiliyor.

Ancak tek başına tehlikeli olarak görülmeyen bu veri, ilgili hastane ya da veriyi depolayan şirketler tarafından reklam endüstrisi ya da ilaç endüstrisiyle paylaşıldığında kişisel mahremiyeti ihlal ediyor.

Reklam endüstrisi ve istismar

Veriler aynı zamanda kitlesel olarak toplandığında o ülke ya da kuruluştaki tüm kişilerin sağlık geçmişi, hastalıkları, fiziksel ve genetik durumlarına dair tüm veriler üçüncü şahısların elinde istismara açık bir malzemeye dönüşebiliyor.

Şirketler, kişilerin internet üzerinden yaptıkları alışveriş tercihlerinden oluşturdukları algoritmalarla reklam endüstrisine de malzeme sağlıyor. Bu da kişilerin zevk, tercih ve beğenileri üzerinden oluşturulan verilerle farklı bir istismar türüne kapı aralıyor.

Uzmanlar, halihazırda artık insan hayatının her alanına hakim olan verilerin, teknoloji şirketleri tarafından bu tür istismara açık durumlara mahal vermesi nedeniyle sömürgeciliğin geçmiş yüzyıllarda kalmış bir olgu olmadığını belirterek bu yeni sömürü tipine karşı acil adım atmaya çağırıyor.

Ankara

Dünyada egemen ülkeler arasındaki çekişmelerin önemli kısmı internet ağı ve dijital ortama taşınıyor. Küresel güç mücadelesinde yeni cephe haline gelen siber savaşlar, uluslararası siyaset ve ekonomide "oyun kurucu" unsurlar arasındaki yerini alıyor.

İnternet ortamında yapılan saldırıların kaynağı ve hükümet destekli olup olmadığının kesin olarak bilinememesi nedeniyle siber saldırılar, devletler arasında karşılıklı tartışmalara neden oluyor.

Siber saldırılar konusunda ABD ve Batılı ülkeler, Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeleri suçlarken, eleştirilerin hedefindeki ülkeler ise kendilerinin söz konusu siber korsanlık faaliyetlerinin asıl mağduru olduğunu savunuyor.

Ülkeler, dış kaynaklı hackleme faaliyetlerini önlemek için dijital ortamdaki güvenlik altyapısını güçlendirme ve internet ağları konusunda ilgili kadrolarını eğitme yoluna gidiyor.

Siber savaş, "bir ülkenin veya örgütün internet veya bilgisayar ağları üzerinden başka bir ülkeye ait bilgisayar ağlarına sızması" olarak tarif edilirken, bu amaca yönelik faaliyetler ise "siber saldırı" olarak tanımlanıyor.

Ülkeler arasındaki siber saldırılar, espiyonaj, sabotaj ve manipülasyon olmak üzere başlıca üç amaçla düzenleniyor.

Rusya'nın ABD başkanlık seçimini manipüle ettiği iddiası

Siber korsanlığın dünya gündemini meşgul eden en büyük tartışmalarından biri, Rusya'nın 2016'daki ABD başkanlık seçimlerini manipüle ettiği iddiasıyla başlamıştı.

Sosyal medya kullanımının dünyada hızla yaygınlaşması, bu yolla diğer ülke vatandaşlarının siyasi görüş ve eğilimlerini yönlendirmek isteyen güçlerin bu alana yönelik girişimlerinin yoğunlaşmasına yol açıyor.

Bu sebeple Avrupa ülkeleri ve Washington ile Moskova yönetimleri arasında gerginlik ve karşılıklı tartışmalar yaşanıyor.

Batılı ülkeler, son dönemde Rusya'yı seçim ve referandum gibi kritik süreçlerde kamuoyunu belirli bir yönde biçimlendirmek üzere siber casusluk imkanlarını kullanmak ve kara propaganda faaliyeti yürütmekle suçluyor.

Moskova yönetiminin Avrupa Birliği'nden (AB) ayrılma (Brexit) referandumu sırasında İngiltere'de ve seçimlerde Fransa ve Almanya'da benzer girişimlerde bulunduğu ileri sürülüyor.

Yükselen Çin tehdidi

Siber saldırıların espiyonaj kısmını, istihbarat toplama ve casusluk amaçlı siber korsanlık faaliyetleri oluşturuyor.

Bu alanda dünyada ciddi çekişmeler yaşanıyor ancak ülkeler arasındaki istihbarat ve karşı istihbarat çalışmaları henüz savaş kapsamında değerlendirilmiyor.

Siber saldırılar, buna rağmen egemen güçler arasında ciddi gerginlikler doğurabiliyor.

ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI), ocakta yayımladığı yıllık raporunda Çin'in siber espiyonaj faaliyetlerinin son dönemde arttığına işaret etti.

Pekin yönetiminin, ABD vatandaşlarının görüşlerini manipüle etmek dahil siber saldırı yeteneklerini "geliştirdiğini" öne sürdü.

Amerikan senatörlerden Huawei ve ZTE uyarısı

ABD Senatosu İstihbarat Komitesi Başkan Yardımcısı Senatör Mark Warner ve Komite Üyesi Senatör Marco Rubio, yaptıkları ortak açıklamada, Çinli telekom şirketleri ZTE ve Huawei'nin kendileri için tehdit oluşturduğunu dile getirdi.

Warner ve Rubio, Çin Komünist Partisi tarafından yönetilen ülkenin söz konusu teknoloji şirketleriyle küresel şirketlerin tedarik zincirini tehlikeye attığını savunarak, Washington'ın kilit teknolojilerini yabancı ülkelerin siber espiyonaj faaliyetlerine karşı dikkatle koruması gerektiğini belirtti.

DNI'nin raporuna göre Rusya ise seçimlere müdahale gibi girişimlerin yanı sıra "bir kriz anında ABD'nin sivil ve askeri altyapısına zarar vermek veya çökertebilecek seviyeye gelmek için" çalışmalar yapıyor.

İran'ın da diğer ülkelerin kamuoyunu manipüle etmek ve yönlendirmek için girişimlerini hızlandırdığı aktarılan raporda, Kuzey Kore'nin siber saldırılar yoluyla dünya genelindeki finans organlarından 1,1 milyar ABD doları çaldığı savunuluyor.

Pekin ve Moskova yönetimleri ise ABD ve Batılı devletlerin yaptığı suçlamaları kabul etmezken, kendilerinin de siber saldırı mağduru olduğunu iddia ediyor.

Bu ülkelerden Çin, yayımladığı raporla geçen yıl günde ortalama 240 bin yurt dışı kaynaklı siber saldırıya maruz kaldığını belirtti.

Knownsec Bilişim Teknolojileri adlı devlet şirketi tarafından yayımlanan raporda, ABD, Japonya ve Güney Kore'nin ağırlıkta olduğu noktalardan genellikle Çin'in hükümet ve finans kurumlarını hedef alan siber saldırıların arttığı iddia edildi.

Snowden vakası

ABD'nin siber istihbarat kurumu Ulusal Güvenlik Ajansının (NSA) eski çalışanı Edward Snowden tarafından ifşa edilen faaliyetleri, siber casusluk ve espiyonaj faaliyetleri alanındaki en ayrıntılı bilgileri içeriyor.

Snowden'ın uluslararası kamuoyuna ifşa ettiği bilgiler, NSA'nın Amerikan internet şirketlerinin topladığı tüm özel iletişim verilerine erişebildiğini ve yabancı ülke vatandaşlarına ait tüm internet yazışmalarının mahkeme izni olmaksızın bilgi toplamak için kullanılabildiğini ortaya çıkarmıştı.

NSA'nın ayrıca ABD'nin yurt dışı misyonlarda organize ettiği gizli birimler yoluyla yabancı ülkelerin hükümet binalarını gizlice dinlediği ve kayıtlar tuttuğunu göstermişti.

Snowden'ın yayımladığı örgüt içi belgeler, Amerikan istihbaratının Almanya Başbakanı Angela Merkel'in telefonunu dinlediğini açığa çıkarmış, bu olay iki müttefik ülke arasında krize sebep olmuştu.

İran'ın nükleer programına sabotaj iddiası

Sanayi makinelerinin, uyduların, savunma sistemlerinin ve ulaştırma, haberleşme, enerji gibi milyonlarca insanın hayatını etkileyen altyapı donanımlarının dijital ortamda işletiliyor olması, gerçek dünyayı siber saldırıların hedefi haline getiriyor.

Siber güvenlik uzmanları 2010'da "Stuxnet" adlı kötü amaçlı bir yazılımın dünya üzerinde binlerce fabrika bilgisayarlarına bulaştığını keşfetti. Microsoft işletim sistemlerini ve Siemens yazılımlarını kullanan fabrikalardaki makine kontrol sistemlerine bulaşan kötü amaçlı yazılım, makinelerin çalışmasını durdurarak üretimi sekteye uğratmak amacıyla tasarlanmıştı.

Her ne kadar taraflardan hiçbiri resmen kabul etmese de kötü amaçlı yazılımın ABD ve İsrail tarafından, İran'ın nükleer programını hedef almak için üretildiği ortaya çıkmıştı.

Ankara

Aquila ve Bursa Uzay ve Havacılık'ın sahibi Celal Gökçen, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1987 yılında kurulan ve Türkiye'nin ilk 500 büyük şirketi listesindeki BPLAS olarak inovasyona dayalı pek çok ürünün Türkiye'de yerli imkanlarla üretilmesi için çalıştıklarını ifade etti.

BPLAS Ar-Ge bölümünün, İstanbul Teknik Üniversitesindeki (İTÜ) Ar-Ge bölümü ile birlikte araştırma ve geliştirme yaptığını anlatan Gökçen, 6 ayrı tesisteki bin 725 çalışanları ile plastik enjeksiyon, otomotiv, savunma sanayisi, elektrikli ev aletleri, yapı-inşaat sektörü, gıda, yüzey dekorasyon sektörlerinde ürünler geliştirdiklerini aktardı.

Almanların eğitim ve spor uçaklarında saygın markası Aquila'yı 2015'te satın aldıklarını hatırlatan Celal Gökçen, Aquila Uçak ve Havacılık Şirketi ile 150 yıllık sanayi mirası ve tecrübesiyle uçak sanayisinde de teknoloji ve tasarıma dayalı öncü ürünlerle büyümeyi hedeflediklerini ifade etti.

Aquila'nın dizayn, üretim, servis ve yedek parça olanakları ile sahip olduğu çok sayıdaki uluslararası yetki sertifikasyonlarıyla dikkati çektiğine değinen Gökçen, Almanya'daki havacılık faaliyetlerine ilişkin şu bilgileri verdi:

"Aquila'nın tasarım ve geliştirme, üretim, bakım, Camo sertifikaları bulunuyor. 6 bin saat uçuştan sonra diğer uçak firmalarının bakım maliyetleri 25 bin avro seviyesinde iken bu maliyeti 4 bin avroya kadar düşürdük. 95 oktav normal benzin ile çok düşük maliyet ile uçma ayrıcalığı sunan Aquila, isteğe bağlı olarak uçak gazı ile de çalışabiliyor. 450 metre mesafede hem kalkış hem de iniş yapabilen Aquila, İngiliz Hava Kuvvetleri pilotları başta olmak üzere eğitim için pilotlar tarafından tercih edilen ilk marka. Aynı zamanda diğer marka uçaklara bakım ve servis hizmeti sunan Aquila, ABD, AB ve Avusturalya'da kabul gören sertifikasyon yetkilerine sahip."

Havacılık faaliyetleri Türkiye'de devam edecek

Gökçen, Aquila'nın ardından Avrupa'da faaliyet gösteren özel bir mühendislik firmasını satın alarak hedef büyüttüklerini, 4 ve 6 kişilik, turbo ve oto pilotlu uçak versiyonları için çalışma yürüttüklerini bildirdi.

"German Design Awards"da mükemmel tasarım ödülünü alan "Türk Kartalı ALPINA"nın da Türkiye'de üretilmesi için hazırlık yaptıklarını belirten Gökçen, Avrupa'nın en prestijlileri arasında gösterilen, 10 yıl aradan sonra bir uçak tasarımına verilen "mükemmel tasarım" ödülüne layık görülen ALPINA'nın, hem karaya hem suya inebildiğini aktardı. Gökçen,bunun aynı zamanda üstten kanatlı yapısı ve enerjisini tasarruflu kullanma özelliği bulunduğunu dile getirdi.

Gökçen, Alman hükümetinin desteğiyle yürütülen çalışmalara da katılmaya çalıştıklarını vurgulayarak şu bilgileri verdi:

"Almanya'da daha yeni kurulmuş bir firma sayılıyoruz. Yine de heyecan duyuyoruz. Alman hükümeti tarafından hidrojenle çalışacak olan uçak geliştirme projesi kapsamında konsorsiyumdayız. Hidrojen yakıt pilinin yerleştirildiği kanat teknolojisinin Ar-Ge'sini yürütüyoruz. Alman hükümeti, başka bir projede ise bir hidrojen jeneratöründen elektriği alıp elektrik motoru ile 800 kilometre hiçbir emisyon olmadan uçmayı hedefliyor. Biz de orada uçak gövdesini yapmak istiyoruz. Çalışmanın partneri olmak istiyoruz. Zannediyorum bu kabul edilecek önümüzdeki günlerde biz de bu çalışmayı yapacağız."

Havacılık Bursa'da da yükselecek

Celal Gökçen, Aquila'nın ardından Bursa Havacılık ve Uzay Şirketini kurarak havacılığın Bursa ayağını da başlattıklarını bildirdi.

Havacılık sektöründe Bursa'dan başarılı bir firma olarak yükseleceklerini belirten Gökçen, "Gururla belirtiyorum, İtalyanca kartal anlamına gelen Aquila artık Türk kartalı. Bundan sonraki adımımız uçak imalatını Türkiye'ye getirmek olacak. Geliştirme konusunda da orada çalıştığımız firmalar var." dedi.

"Bursa'da havacılık üzerine faaliyetleri arasında pilot yetiştirmeden uçak bakım gibi altyapı tesislerine kadar bir dizi hedefleri" bulunduğunu aktaran Gökçen, şu bilgileri paylaştı:

"Almanya'da bir yatırım yaptık ama yatırım sermayemizi Türkiye'de kazandık. Dolayısıyla zaman içinde bu yatırımların Türkiye'ye gelmesi arzumuz. Havacılıkta, Almanya ayağını da açık tutacağız. Ama biz yeni versiyon uçaklarımızı Türkiye'de geliştirmek istiyoruz. Tahminlerimize göre, 2021 yılının Mart ayında Türkiye'de ürettiğimiz uçaklar semalarda olacak. Üretimimizin mümkün olduğu kadar yerli olmasına çaba sarf edeceğiz."

Gökçen, sivil havacılık alanında Türkiye'de başlatacakları çalışmaya ilişkin Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile bir görüşme yaptıklarına işaret etti.

"Havacılık Batı'nın tekelinde değil"

Üretimini yaptıkları uçakların Türkiye'ye mal olmasını istediklerine dikkati çeken Gökçen, "Benim büyüklerimden de öğrendiğim bu dünyada her zaman bir kiracı olduğumuz. Bu hayatın kimse sahibi değil. Bu oluşumların hiçbirini yanına götürme niyetinde de değilim, götürme şansım da yok. Götüren de görmedim şimdiye kadar. Geriye düzgün bir şeyler bırakabilmek en idealı. Bunu da ülkemiz için yapmak en doğrusu. Gayemiz bu." şeklinde konuştu.

Gökçen, "Bursa Havcılık ve Uzay Şirketinde uçağı üretmek, uçağa bakım yapmak ve uçağı kullanmak sahip olmamız gereken temel unsurlar olacak. Pilot yetiştirmenin yanında uçak bakım, uçak üretiminin Türkiye'de de yapılabileceğini göstermek istiyoruz. Bunlar Batı'nın tekelinde değil, bunları bizim mühendislerimiz de yapabilir. Sadece imkan tanımak lazım diye düşünüyorum." diye konuştu.

ANKARA (AA) - SEFA ŞENGÜL - ABD Uzay ve Roket Merkezi (USSRC) ile özgün burs programı Honeywell Leadership Challenge Academy'nin düzenlediği programa bu yıl Türkiye'den iki lise öğrencisi katıldı.

Dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerin bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanında liderlik becerilerinin geliştirildiği akademide Türkiye'den Işık Baran Şandan ve Hasan Alp Yurter yer aldı.

Deneyimlerini AA muhabirine anlatan öğrencilerden Işık Baran Şandan, kampta beklediğinden daha fazla bilimsel deneye katıldığını, özellikle uzay mekiği görev simülasyonu ve model roket yapımı gibi görevlerin heyecan verici olduğunu söyledi. 

Gerçek astronotlarla tanışma ve deneyimlerini öğrenme fırsatını bulduklarını dile getiren Şandan, "Kamp boyunca bilimsel çalışmaların yanı sıra ekip çalışmasının ve sosyal becerilerin önemini de anlama fırsatını yakaladım." dedi. 

Kampta dünyanın en büyük uzay müzelerinden birinin de bulunduğunu kaydeden Şandan, burada ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından pek çok uzay görevlerinde kullanılmış astronot kıyafetlerinden ay taşlarına, uzaydan dönmüş bir kapsülden astronotların kullandıkları simülatörlere kadar çok ilginç objeler sergilendiğini aktardı. 

Şandan, müzede gördüklerinin arasında kendisini en çok etkileyenlerin tam boyutlu bir "Satürn V Roketi" ile tam boyutlu ve test için kullanılan gerçek bir uzay mekiği olduğunu belirtti.

- "Uzay yolculuklarına yemek hazırlayabilirim"

Öğrencilerden Hasan Alp Yurter de program sırasında kullandıkları araçların kendisini uzaydaymış gibi hissettirdiğini söyledi.

Özellikle ay yürüyüşünden çok etkilendiğini söyleyen Yurter, çok güzel bir deneyim yaşadığını vurgulayarak, "Öğrendiğim sorun çözme tekniğiyle ilgili aktiviteleri hayatımın her alanında kullanabileceğim. İlgi alanım gastronomi. Belki de ilerde uzay yolculuklarında nasıl bir yemek yapılabileceğiyle ilgili bir şeyler geliştirebilirim." dedi. 

Programa seçildiğinde ilk önce bu duruma inanamadığını anlatan Yurter, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen diğer öğrencilerle nasıl anlaşacağının korkusunu yaşadığını fakat programa gittiğinde hayatı boyunca unutamayacağı dostluklar ve tecrübeler edindiğini söyledi.

Bu yıl 41 ülkeden 292 öğrencinin katıldığı program, ABD'nin Alabama eyaletindeki Huntsville şehrinde yer alan ABD Uzay ve Roket Merkezi'nde gerçekleştirildi. 

Muhabir Sefa Şengül
Redaktör Erdal Çelikel
Yayınlayan Nevbahar Kabaklı

ANKARA (AA) - Bilim adamları ilk kez uzaydaki bir kara deliği görüntülemeyi başardı.

Uluslararası Olay Ufku Teleskobu projesi kapsamında bir araya gelen bilim adamları, Dünya'ya 53 milyon ışık yılı mesafedeki Başak (Virgo) takım yıldızındaki M87 Galaksi'sinin merkezindeki süper masif kara deliğin fotoğrafını yayımladı. Fotoğrafta kara deliğin "olay ufku" olarak adlandırılan, kütle çekiminin en güçlü olduğu eşik bölgesi görülebiliyor.

Bilim adamları dünyanın farklı yerlerindeki radyo teleskoplarla elde edilen X-ışını verilerini birleştirerek oluşturdukları imajı dünyanın 5 kentinde eş zamanlı basın toplantılarıyla kamuoyuna duyurdu.

Fotoğrafta süper masif kara deliğin çekim alanına giren ışığın bükülmeleri görülebiliyor.

Fotoğraf, bilim tarihinin ilk kara delik görüntüsü olarak kayıtlara geçti.

Bilim adamları, fotoğrafın ilk kez Albert Enstein'ın yirmi yüzyılın başında Genel Görelilik Kuramı bağlamında var olduğunu öne sürdüğü kara delikler konusunda yapılan ilk doğrudan gözlem olduğunu kaydetti.

Brüksel'de düzenlenen basın toplantısında konuşan Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Araştırma, Bilim ve İnovasyondan Sorumlu Üyesi Carlos Moedas, kara delik görüntüsünün insanlık için büyük bir bilimsel buluş olduğunu söyledi.

Bilim tarihinin "bu görüntü öncesi ve sonrası" olarak ikiye ayrılacağını belirten Moedas, "Bu projeye katkı sağladığı için Avrupa'yla gurur duyuyorum." dedi.

Moedas, projenin kara deliklerin varlığı hakkında görsel kanıt sağladığını anlattı.

Hayallerin bilime ilham verdiğini ve kara deliklerin uzun zamandan beri insanlarda merak uyandırdığını vurgulayan Moedas, bilim insanlarının katkısı sayesinde kara deliklerin varlığının artık sadece teorik olmadığını vurguladı.

Muhabir Emre Aytekin,Ata Ufuk Şeker
Yayınlayan Hasan Hüseyin Köşger

Orta Doğu Teknik (ODTÜ), Çankaya ve Başkent Üniversitelerinin mühendislik öğrencileri, NASA tarafından desteklenen dünya çapındaki en prestijli model uydu yarışması CanSat'ta ilk 40 üniversite arasında yer alarak finalde Türkiye'yi temsil etme hakkı kazandı.

Amerikan Astronomi Topluluğu (AAS), Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ile çok uluslu ileri teknoloji ve havacılık şirketi Lockheed Martin tarafından düzenlenen yarışmada, takımlarıyla ön elemeyi geçen ODTÜ, Çankaya ve Başkent Üniversitelerinden öğrenciler, final ayağında Teksas'a giderek uydu prototiplerini roketlerle gökyüzüne fırlatacak.

Dünya genelinde 100'ün üzerinde üniversitenin katıldığı yarışmada ilk kez yer alan ve 97 puanla 14'üncü sıraya yerleşen Çankaya Üniversitesi Elektrik-Elektronik, Bilgisayar ve Makina Mühendisliği öğrencilerinden oluşan 11 kişilik "CanBee" takımının elde ettiği başarıya ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulunan Çankaya Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hüseyin Selçuk Geçim, öğrencilerin bu tip çalışma ve projelerine çok değer verdiklerini söyledi.

Prof. Dr. Geçim, öğrencilerin yarışmada böyle bir derece almalarının heyecan verici olduğunu, bunun ilerideki iş hayatlarına da olumlu katkılar sağlayacağını belirterek, üniversite olarak bu tip bilimsel çalışmaları her zaman desteklediklerinin altını çizdi.

Türkiye'nin uzay ve havacılık alanındaki hedeflerine dikkati çeken Geçim, "Lisans öğrencileri seviyesinde böyle bir teşebbüs bu açıdan değerlendirildiğinde daha fazla önem kazanıyor. Ülkemizin, Sayın Cumhurbaşkanının da koyduğu hedeflere yönelmesi anlamında da ileri, öğrencilere umut veren bir adım. Öğrenciler, geleceğe umutla bakmalılar, güzel şeyler de oluyor ülkemizde." değerlendirmesinde bulundu.

"Dünya çapında tanınma şansına sahip oluyorsunuz"

"CanBee" takımının liderliğini Çankaya Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümü öğretim görevlisi Sühan Mergen ile yürüten, aynı bölümde araştırma görevlisi Eyüp Koçak, her yıl düzenlenen yarışmada uzay teknolojisinde karşılaşılan problemlerin modellenerek lisans seviyesindeki öğrencilere sunulduğunu ifade etti.

Koçak, 25'in üzerinde ülkeden katılım olan yarışmaya 6 ay hazırlandıklarını dile getirerek "Yarışmanın maddi değil ama oldukça büyük manevi bir ödülü var. Prestiji ödülü getiriyor. NASA ve Lockheed Martin'in verdiği bir prestije, üniversite olarak dünya çapında tanınma şansına sahip oluyorsunuz. Ekibiniz kendisini multidisipliner bir yarışmada ispatlamış oluyor ki en büyük getirisi bizce bu. Öğrencilerimiz, artık gerçek bir projede çalışabilecek kapasiteye sahip olduklarını ispatlamış oluyorlar." dedi.

Yarışmada bu yılın konusunun bir gezegene pasif kontrollü iniş yapan bir aracı kapsadığını belirten Koçak, hazırlanan prototipin Teksas'ta 1 kilometre yükseğe fırlatılacağını, ardından roketten ayrılıp paraşütün açılması sonrasında yere pasif iniş gerçekleştireceğini kaydetti.

"Öz geçmişlerinde ilk sıraya koyabilecekleri bir başarı"

Takımdaki 11 kişinin birbirine kenetlendiğini ve başarının bu takım çalışmasıyla geldiğini vurgulayan Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Öğrencilerimiz açısından bu yarışmanın en büyük faydası kendilerini uluslararası alanda ispatlamış olmaları. Bu bizi oldukça mutlu ediyor. Öz geçmişlerinde ilk sıraya koyabilecekleri bir başarı oluyor. Bu aşamaya gelmemizdeki en büyük etken takım ruhunun yanı sıra üniversitemizin, hocalarımızın desteği. Onların bize verdiği bu destekle öğrencilerimiz bu şansı yakaladılar. Kendilerine verilen bu şansı oldukça iyi kullandılar. Gelecekte de çok daha iyi sonuçlar alacağımızı düşünüyoruz."

Yarışmaya katılan Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği 3. sınıf öğrencisi Halil Uğur Bayezit de "Ekip arkadaşlarımızla birbirimizi daha önce tanımıyorduk. Proje için ortak bir amaç uğruna birlikte hareket etmeye başladık. Proje kapsamında sadece bir uydu prototipi çıkarmak değil aslında bizim bundan sonraki mesleki hayatımıza yönelik olarak da sorunlarla nasıl baş etmemiz gerektiğini, stres yönetimini öğreten bir okul gibi oldu." şeklinde konuştu.

Prototipin elektronik ve mekanik kısımdan oluştuğunu dile getiren Bayezit, yarışmanın final ayağına ilişkin, "Ekip olarak aile gibi olduk. Hocalarımızın ve okulumun bize güveni de tam. Yarışmadan birincilikle döneceğimize inanıyoruz." ifadelerini kullandı.

ODTÜ Göksat Uydu takımı da büyük yarışta boy gösterecek

ODTÜ Göksat Uzay Takımı da yarışmaya Türkiye'den katılacak üniversiteler arasındaki yerini aldı. Takım lideri ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğrencisi Mücahit Taşdemir, finalde birinciliği Türkiye'ye kazandırmayı hedefe koyduklarını belirterek, takım olarak çalışmalarına son hızla ve tam motivasyonla devam ettiklerini söyledi.

Ekiplerinde 7 Havacılık ve Uzay Mühendisliği ve 5 Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin bulunduğunu aktaran Taşdemir, "Hayalimizi gerçekleştirmek için yola çıktığımız ekibimize 'Göksat' adını verdik ve uydumuzu göğe fırlatmanın hayalini yaşıyoruz." dedi.

"Hedef birincilik elde etmek"

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi bünyesinde 2017'de kurulan Model Uydu Topluluğu Parsy-Can takımı da Türkiye'den yarışmaya katılacak takımlardan biri oldu.

Parsy-Can, dünyada farklı ülkelerden katılan 100'ün üzerindeki üniversite takımları arasında 95,35 puanla ilk elemeyi geçerek dünya çapında büyük başarı elde etti.

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Berna Dengiz de Parsy-Can takımı ile gurur duyduğunu belirterek takımın hikayesini şöyle anlattı:

"2017 yılında TÜRKSAT tarafından düzenlenen yarışmaya katılmak üzere teknoloji ile ilgili olduklarını bildiğim, yetenekli öğrencileri bir araya getirerek takımı kurdum. Takıma isim bulmamız gerekiyordu. Öğrencilerimizle tartışarak Başkent Üniversitesi maskotu olan 'Parsy'den esinlenerek takıma Parsy-Can adını verdik. Leopar alt türündeki büyük kedilerin Anadolu'daki son temsilcisi olan Anadolu Parsı Başkent Üniversitesinin maskotu. Bu nedenle takımın ismi Parsy-Can oldu."

Uydu Teknolojileri Derneği ve takımın ikinci danışmanı Prof. Dr. Sedat Nazlıbilek'in takımlarına eğitim desteği verdiğini dile getiren Dengiz, iki yıl gibi kısa bir süre içinde Parsy-Can takımının ulusal yarışmalarda önemli başarılara imza attığını belirtti.

Dengiz, "2017'de TÜRKSAT Model Uydu Yarışması'nda 4. olan takım, 2018'de TEKNOFEST kapsamında düzenlenen Model Uydu Yarışması'nda 3. oldu ve ödüllerini Cumhurbaşkanımızdan aldı. Şimdi bu başarıyı uluslararası alana taşıyarak, dünya üniversitelerinin takımları arasında yarışacaklar. Parsy-Can takımının hedefi, uluslararası yarışmada, dünya takımları arasında birinci olmak." dedi.

Dünyanın en prestijli model uydu yarışması

Türkçesi "kutu uydu" anlamına gelen "Can Satellite"in kısaltılmış hali olan ve 2004'ten bu yana düzenlenen CanSat, dünyanın en prestijli model uydu yarışması olarak görülüyor.

Uzay alanında tasarım, üretim ve fırlatma faaliyetlerini içeren bir yarışma olan CanSat'ta ön elemeyi geçen 40 üniversitenin takımları, 14-16 Haziran'da Teksas'ta final heyecanını yaşayacak.

Sadece üniversite öğrencilerine açık olan yarışmada, takımlardan akademik danışman takibinde, her yıl açıklanan görevi gerçekleştirebilecek uzay sistemlerini tasarlamaları, üretmeleri ve görevi icra etmeleri bekleniyor.

Eskişehir

Sosyal İletişim Uzmanı Doç. Dr. Levent Eraslan ve Edirne Emniyet Müdürü Ali Kemal Kurt, aileleri sanal ortamdaki tehlikelere karşı dikkatli olmaya çağırarak, ebeveynlerden çocuklarının internette ve sosyal medyada neler yaptıklarını iyi takip etmelerini önerdi.

Eraslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sosyal ağların insanların sadece birbirini bulduğu yerler olmadığının altını çizerek, ticaret, siyaset, ideoloji, teoloji, politika gibi birçok unsurun olduğu sosyal medyanın iyi anlaşılması gerektiğini vurguladı.

Dünya nüfusunun yarısının her gün online durumda olduğunu ifade eden Eraslan, şöyle konuştu:

"Türkiye'de 55 milyon kişi sosyal ağları kullanıyor. Bu çok büyük bir rakam. Annede, babada ve çocukta birer telefon varsa ve televizyon açıksa hele bu eylem genelde saat 20.00'den sonra oluyorsa gerçeklik yerini sanallığa bırakıyor. Ebeveynlerin çocuklarla yakın ilişki kurması çok önemli. Çocuğumuz sosyal medya ve dijital dünyadaki izlerini takip etmeliyiz. Bu takip çocuğu sürekli kontrol etme ve yasaklama çalışması olarak algılanmaması gerekiyor. Çocuğumuzun ne yaptığını bilmemiz lazım. Sosyal medya artık kriminal iletişim aracı oldu. Çocuklarımızın kriminal saat dilimi olan 02.00-05.00 arasında ne yaptığını izlememiz gerekiyor. Mutlaka çocuğumuzun sosyal ağlarda kimlerle görüştüğünü bilmeliyiz çünkü kötü niyetli kişiler, aynı yaştaymış gibi yaparak çocuğumuzu kandırıyor."

"Sosyal medyada mahremiyet önemli"

Eraslan, sosyal ağlarda konum paylaşımının dahi yapılmaması gerektiğine dikkati çekerek, "Çocuklarımızın kişisel bilgilerini, fotoğraflarını asla paylaşmamalıyız. Burada Japon aile modelini öneriyorum. Onlar asla fotoğraf paylaşmıyorlar. Japon aile modelinde mahremiyet ön plandadır. Aile kendi kişisel bilgi ve özellikleri ile fotoğraflarını paylaşmaz. Sosyal medyada mahremiyet önemli. Mahremin kamusallaşmasıyla istismarın önü açılıyor. Çocuk istismarcılarının büyük bir çoğunluğu sosyal medyadan besleniyor." dedi.

Bu yüzden ailelere çocuklarının herhangi bir fotoğrafını sosyal medyada paylaşmamasını önerdiklerini vurgulayan Eraslan, bunun her açıdan önem taşıdığını söyledi.

Ailelerin çocuklarının psikolojik yapısını da incelemesi gerektiğini ifade eden Eraslan, çocuğun olağan akıştan düşüp, içine kapanık ya da hırçınlık ile notlarında düşme görülüyorsa bunun nedenin sosyal ağlar olabileceğini dile getirdi.

"Anne ve babalar yeni akımlardan haberdar olsun"

Eraslan, ebeveynlerin internette yayılan akımlardan haberdar olması gerektiğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Çocuklarımızı odalarında telefon ya da bilgisayar ile baş başa bırakmamalıyız. Yeni yeni akımlar ve tehlikeli oyunlar ortaya çıkıyor. Bu durumla karşılaşanlar, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. ile durumu paylaşılmalıdır. Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı bu konuda güzel çalışmalar yapıyor. Çocuklarımızın internet geçmişini de kontrol edelim. Sürekli internet geçmişi silen bir çocuk istenmeyen yerlerde geziyor olabilir. Çocukları gerçek dünyadan da koparmamalıyız. Alışveriş merkezleri ya da kapalı alanların dışındaki yerlerde çocukların vakit geçirmesi gerekiyor. Çocuk telefonda Google Earth'ten dünyayı görebiliyor ancak bir yerden bir yere gidemiyor. Çocuklarımızla nitelikli vakit geçirmeliyiz. Serbest zamanlarınızı ne kadar nitelikli geçirirseniz kendinize olan efektif fayda da yükselir."

Milli Eğitim Bakanlığına da önemli görevlerin düştüğünü belirten Eraslan, "Medya okur-yazarlığı dersinin güncellenmesini şiddetle öneriyorum. Cumhurbaşkanlığımıza bağlı sosyal medya izleme merkezi kurulmalıdır. ABD'de sosyal medyayla ilgili 8, İngiltere de 3 ayrı yapı var." dedi.

Güvenli internet için filtre önerisi

Edirne Emniyet Müdürü Ali Kemal Kurt, Asayiş Şube Müdürlüğü ve Toplum Destekli Polislik Şube Müdürlüğünce kentte belli aralıklarla düzenlenen huzur toplantılarında, ailelere çocuklarını kötü alışkanlıklardan ve sanal ortamdaki tehlikelerden uzak tutmak için neler yapacakları konusunda bilgi veriyor.

Mahalle sakinleriyle kahvehanelerde düzenlenen toplantılarda buluşan Kurt, "Mavi Balina" gibi tehlikeli oyunlara karşı ebeveynleri uyarıyor.

Bu oyunları oynayan çocukların gerçek ile hayali karıştırabildiğine dikkati çeken Kurt, çocukların bu tür oyunlardan uzak tutulması gerektiğini vurguluyor.

Kurt, ailelerin çocuklarının güvenli internet kullanması için önlemler alması gerektiğine dikkati çekerek, "Anne, babalar çocuğun kullanabileceği interneti, girebileceği siteleri belirleyebiliyor. Seçici programlardan bunu filtreleyebiliyorlar. Çocuğun girdiği siteleri ve kullandığı programları takip etmekte fayda var." dedi.

Polisten "sanal kumar" uyarısı

Sanal dünyada işlenen suçların artış gösterdiğine dikkati çeken Kurt, "Bu konulardan bir tanesi de yasa dışı bahis ile ilgilidir. Sanal dünya üzerinden yapılan yasa dışı bahis olayları ile karşılaşıyoruz. İnsanlarımız bundan dolayı da mağdur olabiliyor. Maalesef sanal kumar üzerinden de çok fazla kara para dönüyor." diye konuştu.

Suç kaynaklarının takibi ve önlenmesine yönelik çalışmaların devam ettiğini aktaran Kurt, sanal kumar oynamanın kanun kapsamında suç olduğunu vurguladı.

"İnternet üzerinden dolandırıcılık"

Kurt, dolandırıcıların son yıllarda interneti kullanarak sosyal medya üzerinden dolandırıcılık yaptıklarını anlattı.

Vatandaşlarla iletişime geçen dolandırıcıların özellikle kredi kartı bilgilerini istediklerini ifade eden Kurt, şunları kaydetti:

"Vatandaşlarımızla iletişime geçen sanal dolandırıcılar bu ortamı kullanarak 'kredi kartı aidatını iade edeceğiz' veya 'bonus kazandınız' diyerek kredi kartı şifresi isteyebiliyor. Vatandaşın birtakım bilgileri eline ulaştığı için bu durumdan dolayı da mağduriyetler yaşanabiliyor. Sosyal medya paylaşımları ve vatandaşın grup içerisinde çalışmaları internet üzerinden işlenen bir başka suç şekli. Vatandaşın grup içerisinde başka kişilere ve kurumlara karşı suç olabilecek, hakaret, tehdit niteliğinde paylaşımlar yapması da suç kapsamına giriyor. Bu durumlar da mağduriyetlere sebep olabiliyor."

Kurt, özellikle gençlerin sosyal medya üzerinden kişisel bilgilerin ve özel hayatın gizliliğini ihlali konusunda suç işleyebildiğini dile getirdi.

"Emniyet teşkilatı teknolojiyi çok iyi kullanıyor"

Ali Kemal Kurt, emniyet teşkilatının teknolojiyi çok iyi kullanan kurumlardan biri olduğunu vurguladı.

Emniyet teşkilatının sanal dünyayı yakından izlediğini ifade eden Kurt, şu bilgileri verdi:

"İnternette suç içeriği olabilecek örgütsel paylaşımlar ve gruplaşmaların takibi yapılıyor. Suç işleyen kişileri önlemeye ve tespiti anlamındaki çalışmalarımızı yürütüyoruz. Hepsini de tespit edip gerekli mercilere bunları iletiyoruz. Bu konularla ilgili bilinçlendirme çalışmalarımız da yoğun şekilde devam ediyor. Özellikle okullarda milli eğitim müdürlükleriyle koordineli olarak eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarımız devam ediyor. Yine mahalle toplantılarımızı kahvelerde gerçekleştiriyoruz. Bu konularla ilgili hazırladığımız broşürleri vatandaşlarımıza iletiyor ve onların isteklerini dinliyoruz. Emniyetimizin yayın yoluyla da bilinçlendirme çalışmaları devam etmektedir."

Siber Güvenlik Komutanlığı, aynı çatı altında bulunduğu Ulusal Güvenlik Ajansından da (NSA) ayrılırken, bu adımla ABD'nin küresel siber operasyonlarında önemli bir artış olması bekleniyor.

Geçen yılın eylül ayında ise Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, ABD Başkanı Trump'ın siber saldırılara karşı daha saldırgan adımların atılmasını öngören bir Ulusal Siber Güvenlik Strateji Belgesi'ni imzaladığını duyurdu. Beyaz Saray tarafından yayınlanan belgede, ABD'nin kritik alt yapı ve kurumlarının veri tabanlarının siber saldırılara karşı güvenliğinin tahkim edilmesi gerektiğine vurgu yapılırken ülkede siber suç işleyenlere yönelik ihbar ve yasal işlem yapma konusunda daha etkili sistemlerin kurulması ve buna yönelik düzenlemelerin yapılacağı bildiriliyor.

"Siber Caydırıcılık İnisiyatifi" adı altından bir birimin oluşturulacağı aktarılan belgede, ABD'nin siber güvenlikte küresel üstünlüğünün tesis edilmesinin planlandığına vurgu yapılıyor.

Rusya

Rusya, 8 milyon devlet yetkilisi ve çalışanının yerli yapım mobil işletim sistemine kademeli geçişi için 160 milyar rublelik bütçe ayırdı. Uzmanlar, sürecin 2021 yılının sonuna kadar tamamlanacağını belirtiyor.

Rusya Başbakanı Dimitriy Medvedev, geçen ay yapılan hükümet toplantısında, Rus yazılımlarının devlet kurumlarındaki payının 2024’e kadar yüzde 90 ve devlete ait şirketlerde ise en az yüzde 70'i geçmesi gerektiğini söylemişti.

Öte yandan, Rus resmi makamlarının ülkeye yönelik internet üzerinden olası küresel tehditlere karşı bir dizi önlem alacağı duyuruldu. Söz konusu önlemlerin belirlenmesi için Rusya'nın küresel internetle bağlantısının bir süreliğine kesilmesi planlanıyor. Deneme kapsamında Rus vatandaşları ve kurumları arasında paylaşılan verilerin, uluslararası internette dolaşıma girmeden ülke içerisinde tutulması hedefleniyor.

Kremlin böylelikle, ülkede interneti küresel internet sağlayıcılardan bağımsız bir şekilde çalışacak hale getirerek olası siber saldırılardan korunmayı planlıyor.

Ancak bazı uzmanlar, söz konusu girişimin başarıya ulaşması halinde, ülkedeki internet sansürünün Çin'de olduğu gibi "katı" bir hale geleceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Rusya, internetin "yerelleştirilmesi" için yaklaşık 20 milyar rublelik bir bütçe ayırırken, internet kesilerek yapılacak deneylerin 1 Nisan'dan önce gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Kremlin, 1981 tarihli Avrupa Konseyi Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunması Sözleşmesi’ni 2005’te onayladı.

Ülke, veri koruma alanında ana mevzuat kaynağı olan ve çoğu bakımdan Avrupa Birliği veri gizliliği mevzuatıyla benzerlikler gösteren Federal Kişisel Veriler Yasasını ise 2006’da kabul etti.

Kişisel verilerin korunmasına ilişkin süreç, Rusya’da uzun yıllar boyunca düzenleyici ve ticari kurumların ilgisine uzak kaldı.

Ancak bu durum, Rus vatandaşlarının kişisel verilerini toplayan ve işleyen tüm operatörlerin Rusya'da bulunan veri tabanlarını kullanmalarını gerektiren “Kişisel Veri Yerelleştirme” yasasının 2014'te yürürlüğe girmesiyle önemli oranda değişti. Yeni yasayla birlikte, vatandaşlara, verilerini yerel veri tabanlarında tutmayan web sitelerini engelleme seçeneği de sunuldu.

Avrupa Birliği

AB Komisyonu, 2018 eylül ayında siber savunma alanında "lider rol" üstlenmek için siber savunma merkezi kurulmasını teklif etti. Yeni merkezin üye ülkeler arasında bir ağ kurulmasına ve iş birliği yapılmasına katkı sağlaması öngörülüyor. Özel sektörle de iş birliği yapacak merkezin, araştırma ve inovasyon çalışmaları yürütmesi, ayrıca üye ülkelerdeki altyapı çalışmaları için finansman sağlaması planlanıyor.

AB Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve AB Komisyonu arasında yapılan müzakereler sonucunda 2018 yılı aralık ayında yeni “Siber Güvenlik Yasası” üzerinde uzlaşı sağlandı. Yeni yasanın resmi onay sürecinin tamamlanmasıyla önümüzdeki aylarda yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Yasayla birlikte, Yunanistan’da yer alan ve görev süresi 2020 yılında dolacak Avrupa Ağ ve Bilgi Güvenliği Ajansı'na, (ENISA) üye ülkelere siber güvenlik tehditleri ve saldırılarına karşı daha iyi destek sağlamak için kalıcı biçimde AB Siber Güvenlik Ajansı görevi verilmesi öngörülüyor. Yasa, dijital hizmetlerin ve cihazlarının siber güvenliğini artırarak güvenlik sertifikaları için AB çerçevesi oluşturmayı da amaçlıyor.

AB Komisyonu, Birliğin 2021-2027 bütçesinde dijital programlar için ayrılan payın 9,2 milyar avro olmasına yönelik planını da açıkladı. AB’nin gelecekteki bütçesinde, siber savunma imkanlarının yeni ekipman ve altyapı yatırımlarıyla güçlendirilmesi için 2 milyar avro kaynak ayrılması planlanıyor.

NATO

NATO, 2016'da yapılan Varşova Zirvesi'nde siber alanını, kara, hava ve denizin yanı sıra yeni harekat alanı olarak belirlemişti.

Son dönemde, NATO için siber savunmayı geliştirmek öncelikli bir konu haline geldi. NATO'nun siber savunma alanında en kapsamlı tatbikatı olarak bilinen "Siber Koalisyon Tatbikatı"nın 11'incisi de Kasım 2018'de Estonya'da gerçekleştirdi.

Tatbikatın temel amacı, NATO'nun kendi ağını ve üyelerin ulusal ağlarını olası tehditlere karşı koruma kabiliyetini geliştirmek olarak belirlendi. Yeni yasa bazı yabancı işletmeleri, özellikle de çevrimiçi hizmetleri ciddi şekilde etkilerken, Rusya'da faaliyet gösteren birçok büyük yabancı şirket bu yeni gereksinimlere uymak için veri akışlarını yeniden yapılandırdı. 

İstanbul

Teknolojinin hızla gelişmesi ve akıllı cihazların yaygınlaşmasıyla gündeme gelen siber tehditlere karşı korunulabileceğini ifade eden uzmanlar, bu konuda basit ve pratik önlemler sunuyor.

Bilgisayar korsanlarının genellikle en kolay avlayabilecekleri insanları hedef aldıklarına dikkati çeken uzmanlar, lisanlı ürün kullanımı, sistem güncellemelerinin gününde yapılması, farklı karakterleri barındıran parola ve şifrelerin kullanılması ve kaynağı bilinmeyen bağlantıların açılmamasının siber güvenlik açısından çok önemli olduğunu belirtiyor.

Bilişim Teknolojileri ve Siber Güvenlik Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Yavuz Sultan Selim Yüksel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bilgi çağında "Endüstri 4.0", "Toplum 5.0" ve "bulut teknolojisi" gibi birçok kavramın insanların hayatına girdiğini söyledi.

Bu dünyanın da bazı kuralları olduğunu ifade eden Yüksel, "Nasıl ki evimizin kapısına kilit takmayı, kepenk yaptırmayı, iş yerimize bekçi tutmayı düşünüyorsak şu anda dijital bir dünyada yaşadığımız için burada da birtakım güvenlik önemlerini almamız gerekiyor. Buradaki hırsızlar, sanal dünyanın araçlarıyla bilgiler elde ederek, menfaat sağlamak için gayret ediyorlar.” diye konuştu.

Yüksel, bu risklerden korunmak için en temel önlemleri almak gerektiğini, bilgisayar korsanlarının genellikle en kolay avlayabilecekleri insanları hedef aldıklarını bildirdi.

Bireylerin teknolojik cihazlarda yeterli önlemleri almaması nedeniyle kurumların da zarar görebildiğine değinen Yüksel, İran'daki bir nükleer santralin, burada çalışan bir bilim adamının taşınabilir belleğine bulaştırılan virüsle hacklendiğini anımsattı.

Yüksel, insan faktörünün sanal güvenliğin merkezinde yer aldığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

"Geçtiğimiz dönemde, bir bankanın swift sisteminden yaklaşık 4 milyon lira çalındı. Biz bir bankanın parasının çalınmasını hayal bile edemiyoruz. Para sigortalıdır, kurtarılabilmiştir ama sonuçta bu olayda, o sistemin başındaki kadın çalışanın çocuğuyla ilgili bir senaryo kuruluyor. Bilgisayarı ele geçirilip bu para transferlerine onay verilebiliyor. Baktığınızda en güvenilir sistemi olan bankalardır ama bunun başında insan olduğu için her zaman bir güvenlik açığı olabilir. Burada en önemli konu farkındalık oluşturmak. Halkımızın sanal alemde güvenlik konusunda bazı temel konuları bilmesi lazım. Bunların başında da lisanlı ürün kullanımı geliyor. Siz lisansı olmayan, kaçak ürün aldığınızda, bunu legal hale getirmek için kullandığınız yöntemler aslında sizi olayın başında sıkıntıya sokan temel probleme dönüşüyor. Yani işletim sistemini kırdığınızda (crack) tehlikelerle baş başa kalabiliyorsunuz. Bunun yanında sistemleri güncel tutmak gerekli. Gelen uyarılara göre güncellemelerin (update) yapılması gerekir."

Güncel antivirüs programlarını kullanmanın sanal tehditlerden korunmak için çok önemli olduğunun altını çizen Yüksel, "Fakat antivirüs programları, daha çok tanınan ve bilinen eski virüslere karşı etkilidir. Bunların tam manasıyla, eksiksiz bir koruma sağlayamayacağını çok iyi bilmek lazım." değerlendirmesini yaptı.

Yüksel, sanal alemde "deep web" denilen bir dünyanın olduğunu, burada hiçbir programın tanımayacağı virüslerin belirli ücretler karşısında hackerlar tarafından başkalarına satılabildiğini kaydetti.

"Parolayı çocuğunuzun doğum tarihi yapmayın"

Kişilerin kullandığı parolaların çok önemli olduğunu ifade eden Yüksel, "Kullandığınız parolayı çocuğunuzun doğum tarihi yapmayın. Biz genelde milli duyguları yüksek bir toplu olduğumuz için 1453'lü veya önemli tarihleri içeren şifreler kullanırız. Halbuki, parola konusunda bir algoritma geliştirmemiz lazım. Yani kendi kendimize bir sistemimizin olması şart. Şifremizi farklı yerlerde aynı olarak kullanmamamız önemli." değerlendirmesinde bulundu.

Yüksel, kişilerin bir haber sitesine yorum yapabilmek için bile sürekli kullandığı ve hatırlaması kolay şifreyi koyduğuna dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Yorum yazdığınız haber sitesi siber saldırıya uğradığında, bilgiler arasında yer alan sizin şifreniz de ele geçiriliyor. Bundan sonra korsanlar size mail atarak, bir şeyler talep ediyorlar. Siz böyle hikayelere baştan inanmıyorsunuz ama tehdit içeren iletide kullandığınız şifreyi görüyorsunuz. 'Eyvah, beni hacklemişler. Şifremi de biliyorlar' diyerek onların istediği fidyeyi verebiliyorsunuz. Böyle tehlikelerle karşılaşmamak için şifre konusunda 'daha az önemli, daha çok önemli' diye derecelendirme yapmamız gerekli. İçinde sadece rakam ve belirli tarihler değil, farklı karakterler kullanılmalı. Şifrelerde büyük ve küçük harf kullanırsak yüksek oranda güvenlik sağlamış oluruz."

Fidye yazılımlar

Yüksel, son dönemlerdeki siber saldırılarda fidye yazılımları ve zararlıları denilen bir kavram ortaya çıktığını, kullanıcıların farkındalık düzeyine bir yemle (phishing) cezbedilerek, ilgili dosyayı açtırmak yöntemiyle bilgisayarların ele geçirildiğini vurguladı.

Yem olarak internet üzerinden yüksek bedelli sahte bir fatura yollanabildiğini aktaran Yüksel, şunları kaydetti:

"Panikleyerek, ekte yer alan dosyayı açtığınızda onun içindeki makro dosya bilgisayarın kontrolünü ele geçiriyor. O andan itibaren ne antivirüs programınız ne de diğer önlemler geçerli oluyor. Bundan sonra bütün şifrelerinizi öğrenip yazışmalarınızı takip ediyorlar ya da bilgisayardaki bütün verileri geri dönüştüremeyecek şekilde şifreleyip, para karşılığında açabileceklerini belirtiyorlar. O yüzden şüpheli bağlantıları tıklamadan bin kere düşünün. Burada temel prensibimiz 'Önce dur, düşün, ondan sonra tıkla' olmalı."

Yüksel, siber saldırganların hedefe aldığı kişilerin sosyal medyadaki paylaşımlarını takip ederek, bir davranış haritası çıkardıklarını söyledi.

Burada paylaşılan fotoğrafların özel bir yazılımdan geçirilmesi sonucu kişilerin bir yılda gittikleri yerlerin, beraber olduğu kişilerin, aile ve ilişki durumlarının haritasının çıkarıldığını vurgulayan Yüksel, "Böylece ellerinde işlenebilir veriler sağlanıyor. Sizinle ilgili özel ve mahrem bir veri yakaladıklarında tehdit ediyorlar. Siz buna olumsuz cevap verdiğinizde 'Patronun ya da eşin şu. Ona da bunu söylerim' diyebiliyorlar. Böylece siber saldırganların ellerini güçlendirecek bir durum ortaya çıkıyor." dedi.

Medya-İletişim Uzmanı Ümit Sanlav, "We Are Social"ın raporuna göre, Türkiye'nin günde yaklaşık 3 saat sosyal medya kullanımı ile üst sıralarda yer aldığını, Japonya ve Güney Kore'nin ise bir saatin altı ile sosyal medyayı az kullanan ülkeler arasında bulunduğunu belirtti.

Türkiye'nin Instagram kullanımında dünyada ikinci ülke olduğunu kaydeden Sanlav, "Her geçen gün ortaya çıkan yeni güvenlik açıklarına rağmen, Facebook'un 2,3 milyar kullanıcı sayısına ulaşması ve dünyanın en kalabalık ülkesinden daha fazla vatandaşı olması çok büyük bir güç. İşte 'Teknolojiyi tüketmek mi, üretmek mi?' sorumuzun yanıtı, 'Bu büyük gücü elinde bulundurmak mı, bu büyük gücün figüranlarından olmak mı?' sorusunun yanıtı ile aynı. Kendi arama motorumuzu, sosyal paylaşım sitelerimizi kurmamız gereken bu ortamda, İHA, SİHA ve savunma sanayi alanında yüzde 20'den yüzde 65'e çıkan yerli ve milli üretim, Aselsan gibi bir yüz akı markamıza yapılan yatırımlar, teknoloji üretimi konusundaki ümitlerimizi artırıyor." diye konuştu.

"Özel fotoğraflarınızı telefonunuzda saklamayın"

Sanlav, sosyal medya ortamlarının hızlı iletişime açık olduğu kadar, güvensiz iletişime de en açık mecra olduğunu ifade etti.

Arkadaş listesini tanınmayan veya güvenilmeyen kişilerden oluşturmanın tehlikeli olduğuna değinen Sanlav, "Sosyal medyada tanımadığınız kişilerden gelen istekleri kabul etmeyin, özel hayatınızın kapılarını açmayın. Ayrıca, üyelik gerektiren platformlara sosyal medya hesaplarınız üzerinden üye olmayın. Zararlı yazılım içeren uygulamaları tespit edemeyebilir, arkadaş listenizi, özel ve sizde kalması gereken tüm bilgilerinizi o uygulamaya açmış olabilirsiniz." değerlendirmesini yaptı.

Sanlav, indirilen bazı uygulamaların telefonda bulunan fotoğraf ve videolara erişim yetkisi istediğini, bu nedenle güvenilmeyen uygulamalara bu iznin verilmemesi gerektiğini bildirdi.

Telefonlarda özel fotoğrafların saklanmaması gerektiğini de vurgulayan Sanlav, temel hedefi bilgiye ulaşmak ve paylaşmak olan sosyal medyadaki bilginin gizli kalmasının beklenemeyeceğini kaydetti.

Sanlav, seyahat ve tatillerde yer bildirimi yapmanın, evden paylaşımlarda konum bilgisi vermenin hırsızlara davetiye çıkartmak anlamına geleceğine dikkati çekerek, "Kaynağından emin olmadığınız hiçbir bağlantı linkini açmayın. Gönderen kişiyi tanısanız bile kaynağından emin değilseniz tıklamayın. Zira arkadaşınızın hesabı da kötü niyetli kişiler tarafından ele geçirilmiş olabilir." dedi.

Sanlav, tüketicilere cazip teklifler sunan, inandırıcı senaryolarla kişisel ve finansal bilgilerine ulaşmayı hedefleyen dolandırıcılara karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıraladı:

"Şifrenizi ve finansal bilgilerinizi her ne olursa olsun telefon, kısa mesaj servisi (SMS) veya e-posta aracılığıyla size ulaşan kimseyle paylaşmayın, tuşlamayın. Herhangi bir kampanya içeriğinin ilgili markaya ait olup olmadığını, markanın orijinal ve güvenilir internet adresinden kontrol edin. Kampanya içeriğinde kullanılan bağlantının ilgili markanın orijinal ve güvenilir internet adresiyle birebir aynı olduğundan emin olun. Banka logosu ve adı kullanılsa dahi kişisel bilgilerinizi isteyen e-postalara ve sitelere yanıt vermeyin. SMS ile gelen şifrelerinizi, kart bilgilerinizi kimseyle paylaşmayın veya tuşlamayın."

Ankara

İnsan hayatının her aşamasına hakim olmaya başlayan teknoloji, eğitim, ticaret, sağlık gibi birçok alanda kolaylık sağlasa da kişisel verilerin usulsüz kullanımı, satışı ve dolaşıma sokulması endişeye neden oluyor.

Sosyal medya kullanımının artması, bu mecralarda milyarlarca verinin depolanması ve izne tabi olmadan dev teknoloji şirketleri tarafından kendi çıkarlarınca paylaşılması 21. yüzyılın önemli sorunlarından biri olma yolunda ilerliyor.

"Büyük veri" şeklinde bilim, akademi ve popüler kültür dünyasında kavramlaşan, dijital çağın en büyük tehdidi addedilen veri hakimiyetinin birçok boyutu bulunuyor.

"Veri sömürgeciliği"

Veri sömürgeciliğinin henüz herkes tarafından kabul edilen bir tanımı bulunmuyor. Ancak bu kavramı ortaya atan uzmanlar, bunun 21. yüzyılda yeni bir sömürgecilik tipi şeklinde sonuçlarının olacağına işaret ediyor. Buna göre insan hayatının her bir unsuruna dair üretilen veriler, istismar edilip sömürge aracına dönüşebiliyor. 

İnsanların özel ve sosyal hayatları, akademik başarıları, fiziki özellikleri, genetik yatkınlıkları gibi kişisel bilgilerinin yanı sıra alışkanlıkları, gün içinde neler yaptıkları ve nerelerde bulundukları gibi her türlü bilginin dijital ortamda kayda geçmesi ve bu verilerin alınıp satılabilen bir maddeye dönüşmesi, sonuçları bakımından yeni bir sömürü formu olarak görülüyor.

İnsanların bilgisi olmadan kişisel bilgilerinin herhangi bir amaçla kullanılabiliyor olması bu endişelerden biri. Kişilerin iş başvuruları, eğitim ve sağlık belgeleri gibi "zorunlu" bilgi paylaşımı yaptıkları alanlarda şirketler, hem ekonomik hem siyasi kazanç elde edebiliyor.

Büyük veri analizi yapan, ABD istihbaratıyla da yakın çalıştığı iddia edilen teknoloji şirketi Palantir'in Birleşmiş Milletlere (BM) Dünya Gıda Programının (WFP) verilerini işletmede yardımcı olmak için bir süre önce 45 milyon dolarlık anlaşma imzalaması tartışma yaratmıştı.

Zira WFP, dünyanın birçok yerinde özellikle dezavantajlı gruplara ait milyonlarca veriye sahip. Bu da özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin nüfusları, toplumsal yapısı, genetik yatkınlıkları ve gündelik alışkanlıkları gibi bilgilerin şirketler tarafından farklı amaçlarla kullanılabileceği kaygısını gündeme getiriyor.

Bu kapsamda Çinli teknoloji firması Tencent tarafından 2011'de geliştirilen ve halihazırda 1 milyar 82 milyon aktif kullanıcısı bulunan WeChat uygulaması da farklı bir örnek teşkil ediyor. Zira bireylerin WeChat kullanabilmesi için söz konusu firmaya "kişisel verilerin bazı durumlarda kullanıcının izni dışında üçüncü taraflarla paylaşılabileceği" onayı verme mecburiyeti bulunuyor.

Buna göre kişisel bilgiler, ulusal güvenlik, milli savunma, kamu güvenliği ve sağlığı gibi devlet çıkarları doğrultusunda kullanıcının bilgi ve onayı dışında paylaşılabiliyor. Bu da teknoloji şirketlerinin depoladıkları verileri, faaliyet gösterdikleri ülkelerin yönetimleriyle paylaşarak sosyal, siyasi ve ekonomik çıkarları doğrultusunda kullanabilmelerine kapı açıyor.

"Veri: yeni petrol"

Dünyanın en zenginlerinin çoğunluğunu veri ve teknoloji şirketlerinin patronları oluşturuyor. Teknolojinin gelişmesiyle kendilerini dijital dünyaya adapte eden ekonomi ve ticaret dünyası için veriler en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturuyor.

Dijital ekonominin ham maddesi olarak bilinen ve işletilip üzerinden milyar dolarlar kazanılan veri bu nedenle "yeni petrol" şeklinde nitelendiriliyor. Ancak petrolün kullanıldıkça tükenen bir madde olmasına karşın veri, tekrar tekrar, farklı amaçlar için kullanılabiliyor.

Son olarak dünya liderlerinin Ocak 2018'deki Dünya Ekonomi Forumunda (WEF) veriyi, petrol gibi piyasa değeri olan bir ürünle kıyaslaması da verinin dünya piyasalarında alınıp satılabilen bir değer olduğunu ortaya koydu.

WEF'de dile getirilen bu yaklaşım, petrolün yaklaşık 150 yıldır farklı coğrafyalarda savaşa neden olabilecek derecede kritik öneme sahip olması nedeniyle farklı bir anlam taşıyor.

Öte yandan, dijital dünyayı denetleyen mekanizmaların henüz tam olarak düzenlenmemiş olması kullanıcıları bu platformlarda savunmasız bırakıyor. Teknoloji şirketlerinin piyasa değerleri üzerinden tabi oldukları vergi sistemleri, internet üzerinden yapılan alışverişlerde tabi oldukları hukuk kurallarının yanı sıra gizlilik politikaları birçok ülkede henüz bir standarda bağlanmış değil.

Bu nedenle insanların kan grupları, hastalıkları, kullandıkları ilaçlar gibi kişisel verilerin onay alınmadan paylaşılması gibi etik sorunların yanı sıra veriye dayalı yeni tip sermayenin belli şirketler arasında dönmesi, sömürge tekelinin oluşması anlamına geliyor.

Birinin hastaneye giderek kan vermesi, hastalığı için uygulanan tedavi ve kullandığı ilaçlar gibi başta çok riskli görülmeyen kişisel bilgileri "hastanın selameti" için bir veri tabanında toplanıyor. Hasta, bu konuda şikayet etmek bir tarafa, geçmişteki teşhis ve tedavisinin sonraki bir rahatsızlığında da doktoruna hatırlatılmasından memnun olabiliyor.

Ancak tek başına tehlikeli olarak görülmeyen bu veri, ilgili hastane ya da veriyi depolayan şirketler tarafından reklam endüstrisi ya da ilaç endüstrisiyle paylaşıldığında kişisel mahremiyeti ihlal ediyor.

Reklam endüstrisi ve istismar

Veriler aynı zamanda kitlesel olarak toplandığında o ülke ya da kuruluştaki tüm kişilerin sağlık geçmişi, hastalıkları, fiziksel ve genetik durumlarına dair tüm veriler üçüncü şahısların elinde istismara açık bir malzemeye dönüşebiliyor.

Şirketler, kişilerin internet üzerinden yaptıkları alışveriş tercihlerinden oluşturdukları algoritmalarla reklam endüstrisine de malzeme sağlıyor. Bu da kişilerin zevk, tercih ve beğenileri üzerinden oluşturulan verilerle farklı bir istismar türüne kapı aralıyor.

Uzmanlar, halihazırda artık insan hayatının her alanına hakim olan verilerin, teknoloji şirketleri tarafından bu tür istismara açık durumlara mahal vermesi nedeniyle sömürgeciliğin geçmiş yüzyıllarda kalmış bir olgu olmadığını belirterek bu yeni sömürü tipine karşı acil adım atmaya çağırıyor.

Ankara

Dünyada egemen ülkeler arasındaki çekişmelerin önemli kısmı internet ağı ve dijital ortama taşınıyor. Küresel güç mücadelesinde yeni cephe haline gelen siber savaşlar, uluslararası siyaset ve ekonomide "oyun kurucu" unsurlar arasındaki yerini alıyor.

İnternet ortamında yapılan saldırıların kaynağı ve hükümet destekli olup olmadığının kesin olarak bilinememesi nedeniyle siber saldırılar, devletler arasında karşılıklı tartışmalara neden oluyor.

Siber saldırılar konusunda ABD ve Batılı ülkeler, Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeleri suçlarken, eleştirilerin hedefindeki ülkeler ise kendilerinin söz konusu siber korsanlık faaliyetlerinin asıl mağduru olduğunu savunuyor.

Ülkeler, dış kaynaklı hackleme faaliyetlerini önlemek için dijital ortamdaki güvenlik altyapısını güçlendirme ve internet ağları konusunda ilgili kadrolarını eğitme yoluna gidiyor.

Siber savaş, "bir ülkenin veya örgütün internet veya bilgisayar ağları üzerinden başka bir ülkeye ait bilgisayar ağlarına sızması" olarak tarif edilirken, bu amaca yönelik faaliyetler ise "siber saldırı" olarak tanımlanıyor.

Ülkeler arasındaki siber saldırılar, espiyonaj, sabotaj ve manipülasyon olmak üzere başlıca üç amaçla düzenleniyor.

Rusya'nın ABD başkanlık seçimini manipüle ettiği iddiası

Siber korsanlığın dünya gündemini meşgul eden en büyük tartışmalarından biri, Rusya'nın 2016'daki ABD başkanlık seçimlerini manipüle ettiği iddiasıyla başlamıştı.

Sosyal medya kullanımının dünyada hızla yaygınlaşması, bu yolla diğer ülke vatandaşlarının siyasi görüş ve eğilimlerini yönlendirmek isteyen güçlerin bu alana yönelik girişimlerinin yoğunlaşmasına yol açıyor.

Bu sebeple Avrupa ülkeleri ve Washington ile Moskova yönetimleri arasında gerginlik ve karşılıklı tartışmalar yaşanıyor.

Batılı ülkeler, son dönemde Rusya'yı seçim ve referandum gibi kritik süreçlerde kamuoyunu belirli bir yönde biçimlendirmek üzere siber casusluk imkanlarını kullanmak ve kara propaganda faaliyeti yürütmekle suçluyor.

Moskova yönetiminin Avrupa Birliği'nden (AB) ayrılma (Brexit) referandumu sırasında İngiltere'de ve seçimlerde Fransa ve Almanya'da benzer girişimlerde bulunduğu ileri sürülüyor.

Yükselen Çin tehdidi

Siber saldırıların espiyonaj kısmını, istihbarat toplama ve casusluk amaçlı siber korsanlık faaliyetleri oluşturuyor.

Bu alanda dünyada ciddi çekişmeler yaşanıyor ancak ülkeler arasındaki istihbarat ve karşı istihbarat çalışmaları henüz savaş kapsamında değerlendirilmiyor.

Siber saldırılar, buna rağmen egemen güçler arasında ciddi gerginlikler doğurabiliyor.

ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI), ocakta yayımladığı yıllık raporunda Çin'in siber espiyonaj faaliyetlerinin son dönemde arttığına işaret etti.

Pekin yönetiminin, ABD vatandaşlarının görüşlerini manipüle etmek dahil siber saldırı yeteneklerini "geliştirdiğini" öne sürdü.

Amerikan senatörlerden Huawei ve ZTE uyarısı

ABD Senatosu İstihbarat Komitesi Başkan Yardımcısı Senatör Mark Warner ve Komite Üyesi Senatör Marco Rubio, yaptıkları ortak açıklamada, Çinli telekom şirketleri ZTE ve Huawei'nin kendileri için tehdit oluşturduğunu dile getirdi.

Warner ve Rubio, Çin Komünist Partisi tarafından yönetilen ülkenin söz konusu teknoloji şirketleriyle küresel şirketlerin tedarik zincirini tehlikeye attığını savunarak, Washington'ın kilit teknolojilerini yabancı ülkelerin siber espiyonaj faaliyetlerine karşı dikkatle koruması gerektiğini belirtti.

DNI'nin raporuna göre Rusya ise seçimlere müdahale gibi girişimlerin yanı sıra "bir kriz anında ABD'nin sivil ve askeri altyapısına zarar vermek veya çökertebilecek seviyeye gelmek için" çalışmalar yapıyor.

İran'ın da diğer ülkelerin kamuoyunu manipüle etmek ve yönlendirmek için girişimlerini hızlandırdığı aktarılan raporda, Kuzey Kore'nin siber saldırılar yoluyla dünya genelindeki finans organlarından 1,1 milyar ABD doları çaldığı savunuluyor.

Pekin ve Moskova yönetimleri ise ABD ve Batılı devletlerin yaptığı suçlamaları kabul etmezken, kendilerinin de siber saldırı mağduru olduğunu iddia ediyor.

Bu ülkelerden Çin, yayımladığı raporla geçen yıl günde ortalama 240 bin yurt dışı kaynaklı siber saldırıya maruz kaldığını belirtti.

Knownsec Bilişim Teknolojileri adlı devlet şirketi tarafından yayımlanan raporda, ABD, Japonya ve Güney Kore'nin ağırlıkta olduğu noktalardan genellikle Çin'in hükümet ve finans kurumlarını hedef alan siber saldırıların arttığı iddia edildi.

Snowden vakası

ABD'nin siber istihbarat kurumu Ulusal Güvenlik Ajansının (NSA) eski çalışanı Edward Snowden tarafından ifşa edilen faaliyetleri, siber casusluk ve espiyonaj faaliyetleri alanındaki en ayrıntılı bilgileri içeriyor.

Snowden'ın uluslararası kamuoyuna ifşa ettiği bilgiler, NSA'nın Amerikan internet şirketlerinin topladığı tüm özel iletişim verilerine erişebildiğini ve yabancı ülke vatandaşlarına ait tüm internet yazışmalarının mahkeme izni olmaksızın bilgi toplamak için kullanılabildiğini ortaya çıkarmıştı.

NSA'nın ayrıca ABD'nin yurt dışı misyonlarda organize ettiği gizli birimler yoluyla yabancı ülkelerin hükümet binalarını gizlice dinlediği ve kayıtlar tuttuğunu göstermişti.

Snowden'ın yayımladığı örgüt içi belgeler, Amerikan istihbaratının Almanya Başbakanı Angela Merkel'in telefonunu dinlediğini açığa çıkarmış, bu olay iki müttefik ülke arasında krize sebep olmuştu.

İran'ın nükleer programına sabotaj iddiası

Sanayi makinelerinin, uyduların, savunma sistemlerinin ve ulaştırma, haberleşme, enerji gibi milyonlarca insanın hayatını etkileyen altyapı donanımlarının dijital ortamda işletiliyor olması, gerçek dünyayı siber saldırıların hedefi haline getiriyor.

Siber güvenlik uzmanları 2010'da "Stuxnet" adlı kötü amaçlı bir yazılımın dünya üzerinde binlerce fabrika bilgisayarlarına bulaştığını keşfetti. Microsoft işletim sistemlerini ve Siemens yazılımlarını kullanan fabrikalardaki makine kontrol sistemlerine bulaşan kötü amaçlı yazılım, makinelerin çalışmasını durdurarak üretimi sekteye uğratmak amacıyla tasarlanmıştı.

Her ne kadar taraflardan hiçbiri resmen kabul etmese de kötü amaçlı yazılımın ABD ve İsrail tarafından, İran'ın nükleer programını hedef almak için üretildiği ortaya çıkmıştı.

Ankara

Aquila ve Bursa Uzay ve Havacılık'ın sahibi Celal Gökçen, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1987 yılında kurulan ve Türkiye'nin ilk 500 büyük şirketi listesindeki BPLAS olarak inovasyona dayalı pek çok ürünün Türkiye'de yerli imkanlarla üretilmesi için çalıştıklarını ifade etti.

BPLAS Ar-Ge bölümünün, İstanbul Teknik Üniversitesindeki (İTÜ) Ar-Ge bölümü ile birlikte araştırma ve geliştirme yaptığını anlatan Gökçen, 6 ayrı tesisteki bin 725 çalışanları ile plastik enjeksiyon, otomotiv, savunma sanayisi, elektrikli ev aletleri, yapı-inşaat sektörü, gıda, yüzey dekorasyon sektörlerinde ürünler geliştirdiklerini aktardı.

Almanların eğitim ve spor uçaklarında saygın markası Aquila'yı 2015'te satın aldıklarını hatırlatan Celal Gökçen, Aquila Uçak ve Havacılık Şirketi ile 150 yıllık sanayi mirası ve tecrübesiyle uçak sanayisinde de teknoloji ve tasarıma dayalı öncü ürünlerle büyümeyi hedeflediklerini ifade etti.

Aquila'nın dizayn, üretim, servis ve yedek parça olanakları ile sahip olduğu çok sayıdaki uluslararası yetki sertifikasyonlarıyla dikkati çektiğine değinen Gökçen, Almanya'daki havacılık faaliyetlerine ilişkin şu bilgileri verdi:

"Aquila'nın tasarım ve geliştirme, üretim, bakım, Camo sertifikaları bulunuyor. 6 bin saat uçuştan sonra diğer uçak firmalarının bakım maliyetleri 25 bin avro seviyesinde iken bu maliyeti 4 bin avroya kadar düşürdük. 95 oktav normal benzin ile çok düşük maliyet ile uçma ayrıcalığı sunan Aquila, isteğe bağlı olarak uçak gazı ile de çalışabiliyor. 450 metre mesafede hem kalkış hem de iniş yapabilen Aquila, İngiliz Hava Kuvvetleri pilotları başta olmak üzere eğitim için pilotlar tarafından tercih edilen ilk marka. Aynı zamanda diğer marka uçaklara bakım ve servis hizmeti sunan Aquila, ABD, AB ve Avusturalya'da kabul gören sertifikasyon yetkilerine sahip."

Havacılık faaliyetleri Türkiye'de devam edecek

Gökçen, Aquila'nın ardından Avrupa'da faaliyet gösteren özel bir mühendislik firmasını satın alarak hedef büyüttüklerini, 4 ve 6 kişilik, turbo ve oto pilotlu uçak versiyonları için çalışma yürüttüklerini bildirdi.

"German Design Awards"da mükemmel tasarım ödülünü alan "Türk Kartalı ALPINA"nın da Türkiye'de üretilmesi için hazırlık yaptıklarını belirten Gökçen, Avrupa'nın en prestijlileri arasında gösterilen, 10 yıl aradan sonra bir uçak tasarımına verilen "mükemmel tasarım" ödülüne layık görülen ALPINA'nın, hem karaya hem suya inebildiğini aktardı. Gökçen,bunun aynı zamanda üstten kanatlı yapısı ve enerjisini tasarruflu kullanma özelliği bulunduğunu dile getirdi.

Gökçen, Alman hükümetinin desteğiyle yürütülen çalışmalara da katılmaya çalıştıklarını vurgulayarak şu bilgileri verdi:

"Almanya'da daha yeni kurulmuş bir firma sayılıyoruz. Yine de heyecan duyuyoruz. Alman hükümeti tarafından hidrojenle çalışacak olan uçak geliştirme projesi kapsamında konsorsiyumdayız. Hidrojen yakıt pilinin yerleştirildiği kanat teknolojisinin Ar-Ge'sini yürütüyoruz. Alman hükümeti, başka bir projede ise bir hidrojen jeneratöründen elektriği alıp elektrik motoru ile 800 kilometre hiçbir emisyon olmadan uçmayı hedefliyor. Biz de orada uçak gövdesini yapmak istiyoruz. Çalışmanın partneri olmak istiyoruz. Zannediyorum bu kabul edilecek önümüzdeki günlerde biz de bu çalışmayı yapacağız."

Havacılık Bursa'da da yükselecek

Celal Gökçen, Aquila'nın ardından Bursa Havacılık ve Uzay Şirketini kurarak havacılığın Bursa ayağını da başlattıklarını bildirdi.

Havacılık sektöründe Bursa'dan başarılı bir firma olarak yükseleceklerini belirten Gökçen, "Gururla belirtiyorum, İtalyanca kartal anlamına gelen Aquila artık Türk kartalı. Bundan sonraki adımımız uçak imalatını Türkiye'ye getirmek olacak. Geliştirme konusunda da orada çalıştığımız firmalar var." dedi.

"Bursa'da havacılık üzerine faaliyetleri arasında pilot yetiştirmeden uçak bakım gibi altyapı tesislerine kadar bir dizi hedefleri" bulunduğunu aktaran Gökçen, şu bilgileri paylaştı:

"Almanya'da bir yatırım yaptık ama yatırım sermayemizi Türkiye'de kazandık. Dolayısıyla zaman içinde bu yatırımların Türkiye'ye gelmesi arzumuz. Havacılıkta, Almanya ayağını da açık tutacağız. Ama biz yeni versiyon uçaklarımızı Türkiye'de geliştirmek istiyoruz. Tahminlerimize göre, 2021 yılının Mart ayında Türkiye'de ürettiğimiz uçaklar semalarda olacak. Üretimimizin mümkün olduğu kadar yerli olmasına çaba sarf edeceğiz."

Gökçen, sivil havacılık alanında Türkiye'de başlatacakları çalışmaya ilişkin Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile bir görüşme yaptıklarına işaret etti.

"Havacılık Batı'nın tekelinde değil"

Üretimini yaptıkları uçakların Türkiye'ye mal olmasını istediklerine dikkati çeken Gökçen, "Benim büyüklerimden de öğrendiğim bu dünyada her zaman bir kiracı olduğumuz. Bu hayatın kimse sahibi değil. Bu oluşumların hiçbirini yanına götürme niyetinde de değilim, götürme şansım da yok. Götüren de görmedim şimdiye kadar. Geriye düzgün bir şeyler bırakabilmek en idealı. Bunu da ülkemiz için yapmak en doğrusu. Gayemiz bu." şeklinde konuştu.

Gökçen, "Bursa Havcılık ve Uzay Şirketinde uçağı üretmek, uçağa bakım yapmak ve uçağı kullanmak sahip olmamız gereken temel unsurlar olacak. Pilot yetiştirmenin yanında uçak bakım, uçak üretiminin Türkiye'de de yapılabileceğini göstermek istiyoruz. Bunlar Batı'nın tekelinde değil, bunları bizim mühendislerimiz de yapabilir. Sadece imkan tanımak lazım diye düşünüyorum." diye konuştu.