19 Nis 2019
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Alman emeklilik sigortası, yaklaşık 120 yıl önce imparatorluk döneminin Başbakanı Otto von Bismarck tarafindan tasarlanan dünyanın ilk resmi emeklilik sistemidir. Alman Sosyal Sigorta Sistemi diğer Avrupa ülkeleri tarafından örnek alınmıştır.

 

Dünyadaki birçok ülke tarafından da örnek alınan Alman emeklilik sistemi, nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesi gibi göstergeler ve gelecekte çalışacak nüfusun sayısının azalması sebebiyle baskı altına girerek parlak yapısından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

2030 yılında Almanya'daki nüfus 2-3 milyon daha azalacak ve hatta 2050 yılında nüfusumuz 70 milyona düşecek. Belki daha da az olacağız. Bu neden böyle? Çünkü, ihtiyacımız olandan daha az çocuk yapmaktayız. Bu da tabii ki toplumdaki sağlıklı gelişmeyi engelleyen bir durum. Yaşlanmak tabii ki güzel bir kazanım. Çünkü bilgi, bir şeye muktedir olma ve yaşam kalitemizi her geçen gün artırıyor. Yaşlanmayı yaşamın güzel bir parçası olarak algılamalıyız ancak şu anda 65 yaş ve üstü insanlar toplumun yüzde 20'sini oluşturmaktadır. 2040 yılında ise bu oran yüzde 30'a çıkacak.  Eskiden Almanya'da 6 kişi çalışır ve bir emeklinin parasını öderdi ama bugün 3 kişi çalışıp, bir emeklinin maaşını ödeyebiliyor. 2030 yılında ise 2 kişi çalışıp, bir kişinin emeklilik parasını ödeyecek.

Yapılan hesaplamalara göre, 2025 yılına kadar 6 milyon insanın emekli olacağı ülkede, sorun 2030’lu yıllar sonrasında güvenlik sisteminden, çalışma piyasalarına kadar hemen her sahada çok daha büyük bir boyut alacak.

Uzmanlar 2050’li yıllara gelindiğinde her üç kişiden birinin 65 yaş üzerinde olacağı Almanya’da genç nüfusun ülkenin sosyal gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağından, buna paralel sosyal güvenlik sistemindeki dengenin bozulmasıyla sağlık ve bakım giderlerinin finansmanının çökeceğinden yola çıkıyor. Aşırı sağcılar dışında hemen tüm partiler, ekonomi uzmanları ve sanayi çevreleri Almanya’nın yaşlanma ve nüfus ile bağlantılı sorunlarını en azından kontrol altında tutabilmek için kalifiye göçmenleri ülkeye çekmekten başka seçenek olmadığı ve göç politikalarında radikal değişiklikler gerektiği konusunda hemfikirler. Biz Almanya’da yaşayan, yaşlanan Türklerin de bu sorunları önceden görerek emeklilik konusunda alternatif çözümler üzerine odaklanması elzemdir.

 

Kalifiye eleman sıkıntısına çare arayan Almanya’nın umudu son iki yılda Euro krizinden etkilenen ve işsizliğin rekora koştuğu İspanya ve İtalya oldu.

Alman Federal İstatistik Dairesi tarafından açıklanan verilere göre geçen yıl Almanya’ya gelenlerin sayısı son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaştı. Ancak Berlin Uyum Senatörü Dilek Kolat ülkede yaşayan çoğu Türk ve genç işsizleri kalifiye etmek yerine ülke dışından gelenlere iş piyasasında öncelik verilmesini gerilim yaratacak bir konu olarak görüyor. Almanya’daki Türklerin entegrasyon çabalarının boşa çıkmaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



Baden Haber

Ender Erdikici

Bazen çok incedir ayarlar. Bazen azı karar, çoğu zarar derler kısaca. Bazen pamuk ipliğine bağlıdır
hayatımız…
Hayatımızdaki en anlamlı kavramları düşündüğümde anahtar bir kelime: DENGE.
Evren’in işleyişinde muazzam bir şekilde varlığını hissettirir bize. Nefes bile alamayız onsuz. Sadece
basit bir kelime gibi gözükse de şu an hayatımızdaki yeri ve önemi bir kelimeden çok daha
önemlidir. Psikolojik bağlamda ele aldıktan sonra bilimsel verilerle daha bir somutlaştırıp politik
alanda hayatımıza olumsuz etkileriyle durumdan bir ders çıkaracağız hep birlikte. Size değişik bir
bakış açısıyla durumu daha iyi izah edebileceğimi düşündüm.
Denge hayatımızın her anında, her aşamasında vardır ve ağırlığını hissettirir. Önümüzde dağ gibi
aşılmaz görünen sorunlar ya da günlük hayatımızda sürekli ayağımıza bağ olan takıntılarımız,
geçmişin muhakemesi yapıldığında kendini daha bir belli eder.
DENGESİZLİK. Keşkelerin vicdanımızda bıraktığı acı, dengelerin düzeniyle derlenir, toparlanır,
hafifler. İlginin dozajı abartıldığında kıskançlık olarak algılanır. Denge bozulmaya başladığında
başlayan duygu karmaşasıdır bu.
Sevgi gibi kutsal bir duygu bile abartıldığında sıkar. Az gösterilirse ilgisizlik olarak kayda geçer.
Özel hayatımızda olduğu kadar toplumsal ilişkilerimizde de belli eder kendini. İlgi abartıldığında
bozulan dengenin adı fanatikliktir. İçinden çıkamadığımız düşünceler obsesyona, yani saplantıya
dönüşüp psikolojik dengemizi dolayısıyla günlük hayatımızı alt üst eder.
Alınan alkolün dozajı kaçarsa çakır-keyiflik sarhoşluğa, daha da abartılırsa alkolikliğe
dönüşüp hayatımızdaki dengeyi alt üst eder. Böyle bir bozulma, ailemizi ve yakın çevremizi
olumsuz etkiler ve neticede bozulan dengenin domino etkisine şahit oluruz.
Bireyselden toplumsala bir geçiş yapalım isterseniz. Yaşadığımız göç dalgalarında denge faktörünü
bir irdeleyelim. Endüstrileşen dünya, devletlerin atmosfere saldıkları gazlar, çevresel dengeleri
altüst ediyor ve oluşan sera etkisiyle kuraklaşan Afrika kıtası yaşanılmaz hale gelirken, göç ve
kaçış istikametleri bu olaya sebep olan ülkeler olunca yardıma muhtaç insanlara sırtlarını
dönüyorlar. Buna da egoizmin abartılmış hatta en dengesiz hali, yani bencillik adını verebiliriz.
Ortadoğu’da sahip oldukları yeraltı zenginliklerinden dolayı bozulan dengelere bir bakalım. Vicdani
terazinin dengesi ne halde dersiniz? Batı’nın sattığı ya da hibe ettiği silahlarla kan gölüne dönen bu
coğrafyadan, hayatlarını tehlikeye atıp kapısına dayandıkları Avrupa ve Amerika kapısı yüzlerine
çarpıldığında o insanların halini düşündükçe vicdan sahibi herkesin dengesi alt üst olmak
durumunda.
Hepimiz aynı bottayız, yani aynı dünyada yaşıyoruz. Batarsak hep beraber batarız. Dengemize
dikkat edelim.
Ender Erdikici

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde
yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu
tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz. Bir konunun altını çizmeden de
edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla
Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu
saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz
ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir
şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa
verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik
ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

Almanya İçişleri Bakanlığı’nın son günlerde Müslüman sosyal tesislerine yapılan saldırılarla ilgili yayınladığı sayılar durumun vahametini gözler önüne seriyor. Biz Almanya’da yaşayan Türkler, devlet ve tüm güvenlik kurum ve kuruluşlarından beklentimiz camilerimizin güvenliğinin tahsis edilmesi, olayların mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde açıklığa kavuşturulması, sorumluların adalet önüne çıkarılmasıdır. Aynı şekilde, bu gerçekleşen saldırıların insan hayatına mal olmadan politikacıların konuyu ciddi bir şekilde ele almaları elzemdir. Müslümanlara ve tesislerine yönelik saldırıların artık toplumsal, yerel politika konusu olarak ele alınmaması gerekmektedir.

Sadece Berlin’deki son cami saldırısı göstermektedir ki, ayrımcılık ve Müslümanlara karşı yapılan tehlikeli saldırıların konunun Almanya çapında ele alınması gerekiyor. Zira bu defaki saldırı, hükümetin hemen dibinde gerçekleşmiştir. Almanya’da yaşayan Müslümanlar terör ve kaba kuvvete, her zaman ve hangi yönden gelirse gelsin, hangi politik ya da dini motiften beslenirse beslensin, nefrete, kaba kuvvete ve teröre karşı net bir pozisyon almış ve dayanışma içerisinde bulunmuştur. Son dönemlerde tanrı evlerine ve Müslüman vatandaşlara karşı gerçekleştirilen bu saldırılara karşı, açık ve net bir duruş sergilememiz ve dayanışma içerisinde bulunmamız gerekiyor. Aynı şekilde politik ve toplumsal dayanışmanın öneminin algılanmasının ve bu ülkenin vatandaşları olarak devletin ve güvenlik kurumlarının, bizleri koruma hükümlülüklerinin yasal hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz.

Bir konunun altını çizmeden de edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

Almanya parlamento seçimlerinin arafesinde Ekim sayımızda Martin Schulz’un Türkiye karşıtı popülist söylemlerle oy devşirme hevesini eleştirmiştim.

 

Kendimize en yakın hissettiğimiz SPD’nin Türk kökenli seçmenleri bu suretle ne kadar rencide ettiklerinden bahsetmiştim. Popülist söylemlere feda edilemeyecek kadar evrensel değerlere sahip olan sosyal demokrasinin ve SPD’nin bu işin vebalini nasıl üzerinden atacağını merak ediyorduk. Martin Schulz’un söylemleri ve eylemleri arasındaki tutarsızlık sadece bizim dikkatimizi çekmemiş nihayetinde. SPD parti tabanı da aynı tutarsızlığın azalan oy oranlarıyla farkına varmış. İşin Türkçesi zararın neresinden dönsek kardır dediler ve parti başkanlığı pozisyonuna son vererek hesabını sordular.

 

merkel 1.jpg

 

Peki Martin Schulz nasıl birisi acaba? Würsel’den gelen küçük bir kitabevi sahibi mi? TV konuşmalarında kendini halktan ve halk tarafını tutan, eğitimini yarıda bırakmış, zamanında alkolik olan basit bir insan olarak kendini lanse etmeyi ve sosyal adalete vurgu yapmayı seven biri. Eylül ayında yaptığı konuşmalarda Merkel ile yapılacak herhangi bir koalistonda bakan olarak yer almayı kesin olarak ret edeceğini bildirmişti.

 

Kendisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’la kişisel olarak düştüğü zıtlığı tüm Türkiye politikasına yansıtmış, Avrupa Birliği’ne katılma sürecini durdurmakla ve yardımları dondurmakla tehdit etmişti. Martin Schulz’un SPD başkanı olarak yanlış seçim olduğunu anlamak için, geçen bir yıl yeterli oldu. Bilmemiz gereken Schulz’un sahip olduğu milyonlarca Euroluk servetin kaynağı başarılı bir girişimcilikten ya da lotodan kazanılmış bir şey değil, Avrupalı vergi mükelleflerinin, özellikle de Alman vergi mükelleflerinin cebinden çıkan paralarla ödenmiş vergilerdir. Yani Martin Schulz son 5 yıl içerisinde Angela Merkel’den, Gerhard Schröder’den, Helmut Kohl’dan, Helmut Schmidt’den ya da Willy Brandt gibi Alman halkı için gerçekten büyük hizmetler vermiş kişilerden daha fazla kazanmış.

 

Berlin politik olarak çok ince hesapların yapıldığı bir başkent. Martin Schulz acımasız Alman politik işletmesini hafife almış, bu aralar değirmen taşında un gibi harcanmış vaziyette. Yıllarını Avrupa politikasına vermiş biri olarak Berlin’in Strazburg veya Brüksel kadar hafif bir lokma olmadığını bilmesi gerekirdi. Burada aklımıza şu soru takılıyor. Şayet Avrupa Parlamentosu’ndaki politikacıların en üst düzeyindekiler böyleyse, Avrupa ideali ve parlamentosu kimlerin eline kalmış diye korkmadan edemiyoruz.

 

Son olarak, yeni kurulan CDU-CSU-SPD koalisyon hükümetine başarılar, sorunları çözümlerinde kolaylıklar diliyoruz.