BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Türk-Alman ilişkilerinde işbirliği alanları ve riskler

ALMANYA
Typography

İSTANBUL - Prof. Dr. Kemal İnat

Türkiye ile Almanya’yı birbirine yakınlaştıran çok sıkı bağlar olduğu gibi, bu bağlara rağmen iki ülke ilişkilerini tehdit eden önemli riskler de söz konusudur. Önce Ankara ile Berlin’i işbirliği yapmaya zorlayan ve işbirliği yapmaları durumunda her iki tarafın da kazanmasını sağlayacak faktörlere değinelim. Mülteci meselesi, Almanya’daki Türkiye kökenli diaspora, güvenlik işbirliği ve yoğun ekonomik bağlar bu faktörlerin başında geliyor.

Mülteci meselesinde işbirliği zorunlu

Mülteci sorunu gerek Türkiye gerekse Almanya için çok ciddi meydan okumaları bünyesinde barındıran bir konuya işaret ediyor. Türkiye, Suriyeli mültecilerin akınına uğradıktan sonra dünyanın en fazla mülteci barındıran ülkesi haline gelirken, 2015 yılında yaşadığı mülteci dalgası ile sarsılan siyasi dengelerini yerine oturtma konusunda halen büyük sorunlar yaşayan Almanya, başa çıkmakta zorlanacağı benzer bir durumla karşı karşıya kalmaktan korkuyor.

O dönemde mülteci sorununun insani boyutu açısından uluslararası camianın baskısı altında Suriyeli mülteciler için kapıları açacaklarını açıklayan Başbakan Angela Merkel, bu açıklamanın ardından özellikle “Balkan Rotası” diye bilinen yol üzerinden Almanya’yı hedef alan mülteci akınına maruz kalmış ve bu defa da Almanya içerisinden gelen yoğun eleştirilere hedef olmuştu. Sayıları bir milyonu geçen mülteciler nedeniyle endişe taşıyan halkın korkuları üzerinden siyaset yapan AfD (Almanya için Alternatif) gibi ırkçı ve yabancı düşmanı partilerin popülaritesi hızla yükselmeye başlamıştı. Bu popülarite artışının 2016 yılında yapılan eyalet parlamentoları seçim sonuçlarına yansıması iktidardaki CDU/CSU (Hıristiyan Birlik Partileri) ve SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) için alarm zillerinin çalmasına neden olmuştu. AfD’nin daha güçlü olduğu eski Doğu Alman eyaletleri Mecklenburg Vorpommern (yüzde 20,8) ve Sachsen-Anhalt’da (yüzde 24,3) ile ikinci parti konumuna gelmesi ve Batı Alman eyaletlerinde ise yüzde 10’un üzerine çıkması (Baden Württemberg yüzde 15, Berlin yüzde 14 ve Rheinland-Pfalz yüzde 12) mülteci sorunu nedeniyle Almanya’nın aşırı sağa kaydığı ve ülkedeki siyasal fay hatlarının yeniden şekillendiğine dair endişelere yol açmıştı. Alman siyasal sisteminin iki büyük partisi olan CDU/CSU ile SPD’nin bu endişeyi daha fazla hissetmesi ve iktidarı AfD gibi ırkçı bir partiyle paylaşmak zorunda kalmaları korkusu bu partileri ve özellikle de CDU lideri Merkel’i mülteci sorununun çözümü konusunda radikal adımlar atmaya itti.

Bu çerçevede, Almanya’ya yönelik mülteci akınının durdurulmasını en önemli öncelik olarak belirleyen Merkel, bu konuda Almanya, Avrupa ve Ortadoğu/Kuzey Afrika düzleminde girişimlerde bulundu. Bir yandan Almanya’nın sınırlarını yeniden mültecilere kapatıp ülkeye girişleri sıkı denetim altına alırken, bir yandan da AB çerçevesinde büyük ölçüde Almanya’yı hedef alan mülteci yükünü bütün AB ülkelerine paylaştıracak kararlar almaya çalıştı. Bir taraftan da Ortadoğu ve Kuzey Afrika üzerinden Avrupa’ya yönelen mülteci akınının engellenmesi için bu bölge ülkeleriyle işbirliği yollarını araştırdı.

İşte, Kasım 2015 ve Mart 2016 tarihlerinde yapılan AB-Türkiye zirveleri sonrasında Ankara ile imzalanan mülteci anlaşmasını bu kapsamda atılmış en başarılı adım olarak görmek gerekir. Bu anlaşma ile Türkiye, Avrupa ülkelerine yönelen mülteci hareketliliğinin önenmesi konusunda daha sıkı tedbirler alacağını taahhüt ederken, AB de hem Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mülteci yükünün kısmen hafifletilmesi konusunda Ankara’ya finansal destek vermeyi hem de Türkiye’nin AB üyelik sürecini canlandırmayı taahhüt etmiştir. Türkiye’nin söz konusu taahhüdünü yerine getirip sınır kontrollerini sıkılaştırması Avrupa’ya yönelik mülteci dalgasında büyük bir düşüş sağlayıp Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki merkez siyasetçilerin ırkçı partiler karşısında nefes almasını sağlarken, AB’nin Ankara’ya karşı taahhütlerini yerine getirmediği görüldü. Türkiye’ye söz verilen 3+3 milyar avroluk desteğin gelmesi geciktirilirken, yaşanan her siyasi sorunun ardından Alman medyası ve siyasetçilerinin büyük kısmı bu paranın kesilmesi tehdidinde bulundu.

Bu sorunlara rağmen Türkiye ve Almanya’nın mülteci sorunu konusunda işbirliği yapabilmiş olmaları, İdlib nedeniyle yeni ve büyük bir mülteci dalgası endişesinin yoğun bir şekilde hissedildiği günümüzde iki ülkenin ortak hareket etmelerini zorunlu kılıyor. Gerek İdlib’de yaşayan insanların Türkiye’ye yönelmesine yol açacak gelişmelerin önlenmesi konusunda atılacak siyasi adımlar, gerekse bütün çabalara rağmen böyle bir gelişme olursa bu mültecilerin mümkün olduğunca sınırın Suriye tarafında barındırılması için gerekli olacak siyasi ve ekonomik girişimler konularında Ankara ile Berlin’in yakın işbirliği yapmaları hem Almanya ve Türkiye hem de Suriye halkının yararına olacaktır.

Güvenlik işbirliği

Her ikisi de son yıllarda, 1950’lerden beri üyesi oldukları NATO ittifakının kurucusu ve lideri ABD’nin baskılarına maruz kalan Türkiye ve Almanya’nın güvenlik alanında da işbirliği önemlidir. Washington’un güven vermeyen politikaları her iki ülkeyi de alternatif güvenlik ortakları aramaya itiyor. Bu açıdan Türkiye ve Almanya’nın birtakım ortak noktalara sahip olduklarını ifade etmek gerekir. Öncelikle her iki ülkenin Birinci Dünya Savaşı öncesine uzanan bir askeri müttefiklik ilişkisinin olması ve doğrudan birbirlerine karşı savaşmamış olmaları yeni dönemde de güvenlik işbirliğini kolaylaştıran bir faktördür. İkinci olarak Türkiye ve Almanya’nın Rusya algıları da birbirine benzemektedir. Her iki ülke de Rusya’yı hem zaman zaman güvenlik açısından bir tehdit hem de ABD’yi dengeleyecek bir ortak olarak görmektedirler. Yine her iki ülkenin de ABD ile Rusya arasında sıkışıp kalmamak için alternatif ortaklara ihtiyaçları vardır ki, Almanya için Türkiye, Türkiye içinse Almanya bu tür ortaklar olarak görülebilir.

Türkiye ile Almanya arasında işbirliğini zorunlu kılan bir başka güvenlik sorunu terör ve radikalizm meselesidir. Türkiye onlarca yıldır terör ve radikalizm ile mücadele etmek zorunda kalmışken, bu konuda Ankara’nın beklediği desteği yeterince vermeyen Almanya’nın da son dönemde daha fazla radikal sağ ve sol akımlara mensup grupların şiddet eylemlerine ve hatta bazı terör örgütlerinin saldırılarına maruz kaldığı görülüyor. Suriye iç savaşına katılan DEAŞ ve El Kaide terör örgütleri mensubu yabancı savaşçılar örneği de gösterdi ki, bu örgütlere karşı etkili mücadele ancak uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesiyle mümkün olabiliyor. Bu tür uluslararası terör ağlarının gerek kendilerine eleman devşirme gerekse eylem sahası olarak gördükleri ülkeler olan Türkiye ve Almanya’nın bu örgütlere karşı işbirliği teröre karşı mücadelenin başarısı açısından oldukça önemlidir. Ayrıca Almanya’da artan yabancı düşmanlığının bu ülkede yaşayan Türkiye kökenli insanları da hedef alması Ankara’nın tepkisini çekmekte ve bu tür saldırıların engellenmesi için işbirliği yapılması da iki ülke ilişkilerinin geleceği açısından önem taşımaktadır. Benzer şekilde Almanya’da faaliyet gösteren Türkiye karşıtı aşırı sol örgütlere karşı da Ankara ile Berlin’in işbirliği yapması hem Türkiye ve Almanya’nın güvenliği hem de iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesi açısından önemlidir. Son olarak Türkiye, güvenliği açısından büyük tehdit oluşturan PKK ve FETÖ terör örgütlerine karşı mücadelede de Almanya’dan dayanışma ve destek beklemektedir.

Ekonomik işbirliği

Türkiye ile Almanya arasındaki ekonomik ilişkilere dair rakamlar her iki ülkenin de birbirleri açısından çok önemli bir konuma sahip olduklarını gösteriyor. 2017 rakamlarına göre 36,4 milyar dolarla Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olan Almanya, aynı zamanda Türkiye’de faaliyet gösteren en fazla yabancı şirkete sahip ülke konumundadır. Buna karşılık Türkiye de Almanya’nın önemli ticaret ortakları arasında yer alıyor. Nitekim sayıları 85 bin civarında olan Almanya’daki Türkiye kökenli girişimcilerin bu ülkedeki ciroları 50 milyar avroya yaklaşmıştır.

Bir ticaret devleti olan Almanya için Türkiye’ye gerçekleştirdiği ihracat önem arz ederken, Türkiye ayrıca Almanya’nın enerji konusunda Rusya’ya olan bağımlılığının azaltılması açısından önemli bir alternatif olarak görülmektedir. Rusya’dan aldığı gaz konusunda Ukrayna ve Belarus hattına alternatif yol olarak Kuzey Akım-2 boru hattını inşa etmeye çalışan Almanya, Rus gazına alternatif olarak da Orta Asya ve Ortadoğu gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırmanın yollarını aramaktadır. Alman enerji firması RWE’nin de katıldığı ve eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in desteklediği NABUCCO doğalgaz boru hattı ABD’nin karşı çıkması nedeniyle başarılı olmayınca Almanya, büyük ölçüde Azerbaycan ve Türkiye tarafından finanse edilen TANAP projesinin tamamlanmasını da ilgiyle takip etmektedir.

Gerek yatırımlar gerekse ticaret açısında Türkiye ile önemli ekonomik bağları olan Almanya, Trump yönetiminin son dönemde Türkiye’yi hedef alan ekonomik saldırılarına da karşı çıkan bir tutum içerisinde oldu. Bu tutumun nedenlerinden biri, Almanya’nın Türkiye’nin ekonomik krize sürüklenmesini kendisi için de bir risk olarak görmesi iken diğer nedeni ise Berlin’in de Amerikan yaptırımlarından mustarip olmasıdır. Her ikisi de ABD’den gelen ekonomik baskılara maruz kalan Türkiye ile Almanya için bu ortak mağduriyet de ekonomik işbirliğini geliştirmeleri için bir motivasyon oluşturabilir.

Riskler

Türkiye ile Almanya arasındaki yukarıda saydığımız işbirliği alanlarının bir kısmı aynı zamanda riskleri de içerisinde barındırmaktadır. Güvenlik ve teröre karşı işbirliğinde yaşanan sorunlar bu risklerin başında gelmektedir. Uzun bir güvenlik ortaklığına sahip iki ülkenin terör ve radikalizmle mücadele konusunda işbirliğinde başarılı olamamaları Türk-Alman ilişkilerini en fazla yıpratan faktörlerden biridir. Bu konuda özellikle Almanya’nın gerek PKK ve FETÖ örgütleriyle mücadele konusunda Ankara’nın istediği tavırdan çok uzak olması, gerekse Türkiye’nin bu örgütlerle mücadeleye dair politikalarına sert eleştiriler getirmesi Berlin-Ankara hattında gerginliklere sebep oluyor.

Almanya’nın PKK’yı bir terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen bu örgütün değişik isimler altında kendi topraklarında faaliyet göstermesine, finans ve insan kaynağı toplamasına göz yumması uluslararası terörizmle mücadele alanında imzalanan anlaşmalara olduğu kadar NATO çerçevesinde müttefiklerle gösterilmesi gereken dayanışma yükümlülüğüne de aykırıdır. Yine Berlin’in, 15 Temmuz darbe girişimi başta olmak üzere Türkiye’de birçok suça bulaşmış FETÖ terör örgütüne mensup çok sayıda kişiye sığınma hakkı vermesi ve bu örgütün ülkesindeki faaliyetlerine müsaade etmesi de bu örgütü güvenliği açısından büyük bir tehdit olarak gören Ankara’yı rahatsız ediyor. Almanya’nın, Türkiye ile sağlıklı ve rasyonel bir ilişki kurmak istiyorsa, Ankara’nın terörle mücadele konusundaki hassasiyetlerine daha uygun davranması çok önemlidir.

Türk-Alman ilişkilerinin rasyonel bir düzlemde yürümesi önündeki engellerden bir diğeri Almanya’daki Türkiye karşıtı diasporanın Berlin’in Türkiye siyasetini kendi çıkarları doğrultusunda olumsuz etkilemesidir. Türkiye diasporasının genellikle aşırı sol olarak bilinen ve Türkiye’deki iktidara karşı olan kesiminden oluşan bu çevreler AK Parti iktidarının yıkılması için bütün imkanlarını mobilize ederken, içine sızdıkları Alman medyasını ve siyasetini de bu hedefleri doğrultusunda bir araç olarak kullanıyorlar. Bu çerçevede Türkiye’deki demokratik seçimlerin sonuçlarına saygı duymadıkları gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı Almanya’da yürütülen karalama kampanyalarına öncülük ediyorlar. Türkiye karşıtı bu lobinin faaliyetlerinin Alman hükümetini ve halkını etkilemesinin önüne geçilmesi Türk-Alman ilişkilerinin her iki ülkenin de çıkarına olacak şekilde sürdürülmesi için önemli koşullardan biridir. Türkiye’nin de Almanya’dan gelen bazı rahatsız edici tavırların arkasında bu lobinin etkisi olduğunu düşünerek verdiği tepkilerin düzeyini düşük tutması iki ülke ilişkilerinin rasyonel zeminde kalması açısından faydalı olacaktır.

Ankara ile Berlin arasındaki ilişkileri olumsuz etkileyen faktörlerden biri de Almanya’daki bazı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine rasyonel çıkarlar yerine kültürel kaygılara dayalı bir perspektiften bakmalarıdır. 1998-2005 yılları arasında iktidarda kalan Gerhard Schröder hükümeti döneminde Türk-Alman ilişkilerinin altın dönemlerinden birini yaşadığı hatırlanırsa, Almanya’daki iktidarların Türkiye’nin AB üyeliği meselesini rasyonel perspektiften değerlendirmelerinin iki ülke ilişkilerini olumlu etkilediği, dini-kültürel gerekçelerle Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmalarının ise olumsuz gelişmelere yol açtığı görülür. Aşırı sağ kesimlerin Alman siyasal yaşamında her geçen gün artan etkisi, Türk-Alman ilişkilerinin sağlıklı bir zeminde gelişmesinin önündeki engellerin de artması anlamına geliyor.

Her iki ülkenin de bu risklerin farkında olarak hareket etmesi ve Türk-Alman ilişkilerini her iki tarafın da kazanacağı rasyonel düzlemde yürütmeye çaba sarf etmesi önem arz ediyor.

[Prof. Dr. Kemal İnat Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir] 

Almanya ve Fransa’nın Siyasal ve Kültürel Dostluk

Südlicher Oberrhein Ticaret ve Sanayi Odası

'Karlı ve buzlu' yolları kullanan sürücülere uyarı

Mideyi de gönlü de doyuran tatil rotası: Gaziantep

Düzce'nin yaylalarında yeşil ve beyazın ahengi