BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Beşiktaş'ta düşüş devam ediyor

E-Spor nedir?

Türk takımları Avrupa sınavında

Schalke 04- Galatasaray maçı Alman basınında

Kangallar ile kedilerin şaşırtan dostluğu

Yarın Mevlit Kandili

Osmanlı Devleti Tarihi Yazı Dizisi-8

Ödüllü kaval ustasının sanatını yaşatma mücadelesi

Haydarpaşa - Sirkeci

Renkleri Suda Süzülen Sanat: Ebru

Beşiktaş'ın borcu 2,5 milyar liraya dayandı

Dünyada her yıl 15 milyon bebek prematüre doğuyor

Dünya halterinin efsanesi: Naim Süleymanoğlu

Kadın güreşinde yükseliş sürüyor

En parlak galaksi W2246-0526 komşularını yiyor

Türksat 'Ultra HD 8K' test yayınıyla dünyada 3. ol

'Sigarayı bırakma süresi arttıkça kanser riski a

Almanya’dan yapay zekaya 3 milyar avro

Görme engelli kardeşler başarıya kulaç atıyor

Arrow
Arrow
ArrowArrow

Kangallar ile kedilerin şaşırtan do

Yarın Mevlit Kandili

Osmanlı Devleti Tarihi Yazı Dizisi-

Ödüllü kaval ustasının sanatını yaş

Haydarpaşa - Sirkeci

Renkleri Suda Süzülen Sanat: Ebru

Beşiktaş'ın borcu 2,5 milyar liraya

Dünyada her yıl 15 milyon bebek pre

Dünya halterinin efsanesi: Naim Sül

Kadın güreşinde yükseliş sürüyor

En parlak galaksi W2246-0526 komşul

Türksat 'Ultra HD 8K' test yayınıyl

'Sigarayı bırakma süresi arttıkça

Almanya’dan yapay zekaya 3 milyar a

Görme engelli kardeşler başarıya ku

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Kangallar ile kedilerin şaşırtan do

Yarın Mevlit Kandili

Osmanlı Devleti Tarihi Yazı Dizisi-

Ödüllü kaval ustasının sanatını yaş

Haydarpaşa - Sirkeci

Renkleri Suda Süzülen Sanat: Ebru

Beşiktaş'ın borcu 2,5 milyar liraya

Dünyada her yıl 15 milyon bebek pre

Dünya halterinin efsanesi: Naim Sül

Kadın güreşinde yükseliş sürüyor

En parlak galaksi W2246-0526 komşul

Türksat 'Ultra HD 8K' test yayınıyl

'Sigarayı bırakma süresi arttıkça

Almanya’dan yapay zekaya 3 milyar a

Görme engelli kardeşler başarıya ku

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Kangallar ile kedilerin şaşırtan do

Yarın Mevlit Kandili

Osmanlı Devleti Tarihi Yazı Dizisi-

Ödüllü kaval ustasının sanatını yaş

Haydarpaşa - Sirkeci

Renkleri Suda Süzülen Sanat: Ebru

Beşiktaş'ın borcu 2,5 milyar liraya

Dünyada her yıl 15 milyon bebek pre

Dünya halterinin efsanesi: Naim Sül

Kadın güreşinde yükseliş sürüyor

En parlak galaksi W2246-0526 komşul

Türksat 'Ultra HD 8K' test yayınıyl

'Sigarayı bırakma süresi arttıkça

Almanya’dan yapay zekaya 3 milyar a

Görme engelli kardeşler başarıya ku

Arrow
Arrow
Slider

Kangallar ile kedilerin şaşırtan do

Yarın Mevlit Kandili

Osmanlı Devleti Tarihi Yazı Dizisi-

Ödüllü kaval ustasının sanatını yaş

Haydarpaşa - Sirkeci

Renkleri Suda Süzülen Sanat: Ebru

Beşiktaş'ın borcu 2,5 milyar liraya

Dünyada her yıl 15 milyon bebek pre

Dünya halterinin efsanesi: Naim Sül

Kadın güreşinde yükseliş sürüyor

En parlak galaksi W2246-0526 komşul

Türksat 'Ultra HD 8K' test yayınıyl

'Sigarayı bırakma süresi arttıkça

Almanya’dan yapay zekaya 3 milyar a

Görme engelli kardeşler başarıya ku

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

Türksat 'Ultra HD 8K' test yayınıyla dünyada 3. ol

İlk milli ve yerli otomobil Devrim 57 yaşında

Yerli sürücüsüz elektrikli araç gün yüzüne çıktı

Çin uzaya 'yapay Ay' görevi üstlenen uydu gönderec

ANKARA

ScienceDaily'nin haberine göre, Atacama Büyük Milimetre/Milimetrealtı Teleskop Dizisi'ni (ALMA) kullanan gök bilimciler, üç küçük galaksiden çıkan maddelerin, çok daha büyük olan ve 2015 yılında keşfedilen W2246-0526'nın içine aktığını gözlemledi.

Şili'de Diego Portales Üniversitesinden Tanio Diaz-Santos, önceki çalışmalarda W2246-0526'nın üç refakatçi galaksiye sahip olduğunu tespit ettiklerini ancak komşular arasında ve merkezi kaynakla etkileşimin izine rastlamadıklarını söyledi.

Diaz-Santos, "yamyam bir eğilimle karşılaşmayı beklemediklerini ancak ALMA ile yapılan derinlemesine gözlemin bunu açıkça ortaya koyduğunu" ifade etti.

Galaktik yamyamlık yapan en uzak galaksi

W2246-0526'nın, galaktik yamyamlık yaptığı gözlemlenen en uzak galaksi olduğu belirtildi.

Galaksiden çıkan ışığın Dünya'ya ulaşması 12,4 milyar yıl alıyor. Dolayısıyla W2246-0526'nın gördüğümüz hali, evrenin gençliğine denk geliyor.

Çalışmanın ayrıntıları Science dergisinde yayınlandı.

Muhabir: Gamze Türkoğlu Oğuz

ANKARA - Arife Yıldız Ünal

Türksat AŞTürksat-3A ve Türksat-4B uyduları üzerinden test yayınına başladığı "Ultra HD 8K" teknolojisini kullanan dünyadaki üçüncü kuruluş oldu.

AA muhabirinin, Türksat AŞ'den aldığı bilgiye göre, şirket Türksat-3A ve Türksat-4B haberleşme uyduları üzerinden dünyadaki en üst yayıncılık formatı olan Ultra HD 8K test yayınına başladı.

Ultra HD 8K test yayını, Türksat, Kızıl Elektronik, Vestel ve Socionext firmalarının iş birliğiyle gerçekleştirildi. Çalışmalar sırasında İstanbul'un tarihi ve doğal güzellikleri, Ultra HD 8K formatında çekilerek gerçeğe çok yakın yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edildi.

Türksat'ın Ultra HD 8K test yayınına çıkması için yerli firmalar Kızıl Elektronik ve Vestel ciddi katkı sağladı. Milli encoder (kodlayıcı)-decoder (çözücü) üreten Kızıl Elektronik şirketinin Türksat için geliştirdiği offline 8K HEVC kodlayıcı sayesinde elde edilen görüntüler, 8K HEVC formatında kodlandı.

Uydu dönüşünde çıkılan 16APSK modülasyonlu RF sinyali, Kızıl Elektronik şirketince geliştirilen 16APSK RF çözücüyle çözüldü. 8K görüntülerin izlenebilmesi için Vestel 8K çözünürlüğünde televizyon yayını sağladı.

Ultra HD 8K teknolojisinin, HD yayının 16 katı çözünürlüğe sahip bir yayın teknolojisi bulunuyor. Ultra HD 8K teknolojisinin sağladığı çok yüksek çözünürlükle izleyiciler, çok ince detayları daha net görebiliyor. Ayrıca çok yüksek çözünürlük sayesinde, büyük boyutlu televizyonlarda yakından bakılsa bile görüntüler dağılmadan net bir şekilde izlenebiliyor.

Dünyadaki en üst yayıncılık formatı olan Ultra HD 8K teknolojisine yerli üreticilerle erken ve hızlı bir şekilde hazırlıklı olunması, bu tür teknolojilerin yaygınlaştığı dönemlerde, yerli firmalara söz konusu teknolojiyi dünyayla rekabet edecek şekilde ürün sunabilme imkanı verecek.

Ultra HD 8K teknolojisine ait ürünlerde milli teknoloji üreticilerinin vereceği olası katkılar, ithalatın azaltılmasını ve ihracatın artırılmasını sağlayacak.

Türksat, dünyada Japonya ve Lüksemburg firmalarının ardından Ultra HD 8K testi gerçekleştiren üçüncü kuruluş oldu. Diğer kuruluşlar kısa süreli testin ardından 8K sinyalini indirmesine karşın Türksat uyduda yayınına devam eden tek şirket olarak dikkati çekiyor.

ESKİŞEHİR - EMRAH YAŞAR

O zamanki adı Eskişehir Demiryolu Fabrikaları olan Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayii AŞ'de (TÜLOMSAŞ), Cemal Gürsel'in talimatıyla 1961'de üretilen Devrim isimli 4 otomobilden biri olan araç, Cumhuriyet'in 95, üretiminin ise 57. yılında sergilendiği müzede ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.

Yapımı 4,5 ayda tamamlanan ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda, talimatı veren Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'e tanıtılan ilk milli ve yerli otomobil Devrim, üretildiği yıl, yine Gürsel'in talimatıyla trenle Ankara'ya götürüldü. 

Demiryolu kanunları gereği deposuna az akaryakıt konulan Devrim, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında Gürsel'in test amacıyla kullandığı sırada benzini bitip durdu. Bunun ardından trenle Ankara'dan Eskişehir'e getirilen Devrim, bir süre fabrika içinde kullanıldı.

Dönemin zor koşullarına rağmen 4,5 ay gibi kısa bir sürede yaklaşık 200 Türk mühendis ve işçisinin emeğiyle "siyah", "beyaz", "mavi boncuk" ve "gecekondu" isimleri verilerek 4 adet imal edilen otomobillerden günümüze kadar gelen ve adı daha sonra Devrim olarak belirlenen otomobil, TÜLOMSAŞ'ta sergileniyor. 

Ziyaretçilerin ilgi gösterdiği Devrim'in sergilendiği müzede, otomobilin yapımında kullanılan kaynak motoru, matkap ve torna tezgahları, yapım aşamalarının çekildiği fotoğraf makinesi, kumpas, pergel, cetvel, çizim masası, kireç taşından maketi, yedek parçalar, Sivas'ta demiryollarında dökülmüş orijinal motor bloku ve çalışmaların görselleri yer alıyor. 

Uzun ve kısa farları ayakla kumanda edilen, kontak anahtarıyla ve manuel olarak da çalıştırılabilen Devrim, bu özellikleriyle de dikkati çekiyor. Bin 250 kilogram ağırlığında ve saatte maksimum 140 kilometre hız göstergesine sahip Devrim'e güvenlik gerekçesiyle benzin konulmuyor, aküsü sökülüyor.

Devrim otomobilinin sergilendiği müze, ziyaretçilerin yoğun ilgisi göz önüne alınarak TÜLOMSAŞ tesislerinin farklı bir bölgesinde oluşturuldu. 8 ay önce açılan müze, yaklaşık 95 bin ziyaretçiyi ağırladı.

Devrim otomobilini görmek için ülkenin dört bir yanından gelen ziyaretçiler, ilk yerli tasarım araçla hatıra fotoğrafı çektiriyor.

"Bir başarı öyküsü"

Devrim'in mühendislerinden İsmail Hakkı Erdem'in oğlu Mümtaz Erdem, AA muhabirine yaptığı açıklamada, otomobilin yapımının gerçek bir başarı öyküsü bulunduğunu, büyük emeklerin harcandığına ailece tanık olduklarını söyledi.

Otomobilin yapımında yer alan ekibin başarılı mühendisler ve işçilerden seçildiğini ifade eden Erdem, şöyle konuştu:

"Bu insanlar zor koşullarda otomobil gibi teknolojik bir ürünü üretmeyi başardı. Dünyanın önemli markalarıyla boy ölçüşecek bir otomobili üretmek için büyük çaba gösterdiler. Cıvatasından motor pistonuna kadar her biri ayrı ayrı ekiplerin çalışmasıyla ortaya çıkan bu eserin, halen anahtarını çevirdiğinizde çalışıyor olması, o günkü benzin konulmama gibi mazeretin ne denli yanlış olduğunu bize gösteriyor. Bir başarı öyküsü yarattıkları için biz onları her zaman şükranla, minnet ve rahmetle anıyoruz." 

Ziyaretçilerde Devrim ilgisi

Hafta sonu tatili için Kocaeli'den Eskişehir'e gelen Kenan Balcı, Devrim otomobilini görmenin kendilerini gururlandırdığını belirterek, projenin geliştirilerek devam etmemesinin üzüntü verici olduğunu söyledi.

Eskişehir'de 1961 yılında böyle bir projenin hayata geçirilmesinin büyük bir onur kaynağı olduğuna değinen Balcı, "Tıpkı Devrim otomobili gibi yeniden yerli ve milli otomobillerimizin üretilmesi bizleri mutlu eder." dedi.

Manisa'dan ailesiyle Eskişehir turuna katılan 11 yaşındaki Arda Bilir de tarihi güzellikleri içinde barındıran müzede güzel vakit geçirdiğini belirterek, "Otomobilin çok ilginç bir hikayesi var. Bu araç bizim onur kaynağımız." dedi.

İstanbul'dan gelen emekli öğretmen Güzin Kaynar ise Devrim otomobilini gördüğünde çok duygulandığını, büyük bir savaştan çıkan ülkenin neleri başarabildiğine tanık olduklarını söyledi.

 

İsveçli Berg: Hakem 2 penaltı sözü

Beşiktaş'ın borcu 2,5 milyar liraya

Kadın güreşinde yükseliş sürüyor

Görme engelli kardeşler başarıya ku

Fenerbahçe 6 hafta sonra kazandı

Beşiktaş'ta düşüş devam ediyor

Arrow
Arrow
Slider

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya parlamento seçimlerinin arafesinde Ekim sayımızda Martin Schulz’un Türkiye karşıtı popülist söylemlerle oy devşirme hevesini eleştirmiştim.

 

Kendimize en yakın hissettiğimiz SPD’nin Türk kökenli seçmenleri bu suretle ne kadar rencide ettiklerinden bahsetmiştim. Popülist söylemlere feda edilemeyecek kadar evrensel değerlere sahip olan sosyal demokrasinin ve SPD’nin bu işin vebalini nasıl üzerinden atacağını merak ediyorduk. Martin Schulz’un söylemleri ve eylemleri arasındaki tutarsızlık sadece bizim dikkatimizi çekmemiş nihayetinde. SPD parti tabanı da aynı tutarsızlığın azalan oy oranlarıyla farkına varmış. İşin Türkçesi zararın neresinden dönsek kardır dediler ve parti başkanlığı pozisyonuna son vererek hesabını sordular.

 

merkel 1.jpg

 

Peki Martin Schulz nasıl birisi acaba? Würsel’den gelen küçük bir kitabevi sahibi mi? TV konuşmalarında kendini halktan ve halk tarafını tutan, eğitimini yarıda bırakmış, zamanında alkolik olan basit bir insan olarak kendini lanse etmeyi ve sosyal adalete vurgu yapmayı seven biri. Eylül ayında yaptığı konuşmalarda Merkel ile yapılacak herhangi bir koalistonda bakan olarak yer almayı kesin olarak ret edeceğini bildirmişti.

 

Kendisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’la kişisel olarak düştüğü zıtlığı tüm Türkiye politikasına yansıtmış, Avrupa Birliği’ne katılma sürecini durdurmakla ve yardımları dondurmakla tehdit etmişti. Martin Schulz’un SPD başkanı olarak yanlış seçim olduğunu anlamak için, geçen bir yıl yeterli oldu. Bilmemiz gereken Schulz’un sahip olduğu milyonlarca Euroluk servetin kaynağı başarılı bir girişimcilikten ya da lotodan kazanılmış bir şey değil, Avrupalı vergi mükelleflerinin, özellikle de Alman vergi mükelleflerinin cebinden çıkan paralarla ödenmiş vergilerdir. Yani Martin Schulz son 5 yıl içerisinde Angela Merkel’den, Gerhard Schröder’den, Helmut Kohl’dan, Helmut Schmidt’den ya da Willy Brandt gibi Alman halkı için gerçekten büyük hizmetler vermiş kişilerden daha fazla kazanmış.

 

Berlin politik olarak çok ince hesapların yapıldığı bir başkent. Martin Schulz acımasız Alman politik işletmesini hafife almış, bu aralar değirmen taşında un gibi harcanmış vaziyette. Yıllarını Avrupa politikasına vermiş biri olarak Berlin’in Strazburg veya Brüksel kadar hafif bir lokma olmadığını bilmesi gerekirdi. Burada aklımıza şu soru takılıyor. Şayet Avrupa Parlamentosu’ndaki politikacıların en üst düzeyindekiler böyleyse, Avrupa ideali ve parlamentosu kimlerin eline kalmış diye korkmadan edemiyoruz.

 

Son olarak, yeni kurulan CDU-CSU-SPD koalisyon hükümetine başarılar, sorunları çözümlerinde kolaylıklar diliyoruz.

ESKİŞEHİR

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Elif Doyuk Kartal, uygunsuz kullanılan antibiyotik ile ilaca direnç probleminin gittikçe yaygınlaştığı uyarısında bulunarak, "Antibiyotikler ateş düşürücü, ağrı kesici değildir." değerlendirmesini yaptı.

Prof. Dr. Kartal, Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası ve Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü dolayısıyla yaptığı yazılı açıklamada, bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde antibiyotiklerin devreye girmesiyle birçok ölümcül ve bulaşıcı hastalığın iyileştirilebilir olduğunu belirtti.

Bununla birlikte sık ve uygun olmayan kullanımlar nedeniyle antibiyotiklere direnç probleminin gündeme geldiğini vurgulayan Kartal, şunları kaydetti:

"Dünya genelinde antibiyotiklerin en az yüzde 30-40'ının yanlış veya gereksiz yere kullanıldığı bilinmektedir. Antibiyotikler en sık, etkeni yüzde 90'ın üzerinde virüs olan çeşitli mevsimsel üst solunum yolu hastalıklarında kullanılmaktadır. Oysa antibiyotiklerin virüslere etkisi bulunmadığı gibi, kullanılması durumunda yan etki, direnç ve gereksiz maliyet ile sonuçlanmaktadır."

Poliklinik koşullarında bakteriyel ve viral enfeksiyon ayrımını klinik olarak tam yapamayan hekimlerin de üst solunum yolu enfeksiyonlarında antibiyotik kullanma eğiliminde olduğunu ifade eden Kartal, "Günümüzde bu ayrımı yaparak hekimi rahatlatan çok hızlı testler bulunmaktadır. Yine antibiyotiklerin en çok kullanıldığı idrar yolu ve alt solunum yolu enfeksiyonlarında da mikrobiyolojik örnek alındıktan sonra, gerekliyse antibiyotik kullanılması gerekir." ifadesine yer verdi.

Kartal, tek ve ucuz antibiyotik yerine gereksiz yere iki antibiyotiğin bir arada içilmesinin ya da daha yeni ve pahalı antibiyotiklerin tercih edilmesinin de uygun olmayan kullanımlar olduğuna işaret ederek, enfeksiyonlara yönelik etkin hijyen, sanitasyon, aşılama gibi koruyucu hekimlik uygulamalarının da antibiyotik gereksinimini ve dolayısıyla direnç oluşumunu önleyici bir yaklaşım olduğunu, bunun üzerinde önemle durulması gerektiğini bildirdi.

Prof. Dr. Kartal, antibiyotik alımının sadece ilacı kullanan kişinin değil, ailesinin ve toplumun doğal mikrobiyal ortamını da değiştirdiğinin bilinmesi gerektiğini belirterek, şunları aktardı:

"Uygunsuz kullanılan her bir antibiyotik ile direnç problemi gittikçe yaygınlaşmakta ve özellikle hastanede ve yoğun bakımlarda tedavisi mümkün olamayan ölümcül enfeksiyonlarla mücadele edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Öte yandan antibiyotikler sadece insanlarda değil, hayvanlarda da sık kullanılmaktadır. Bakteriyel direnç oluşumuna önemli katkısı olan bu uygulama ile ilgili de tedbirler alınmalıdır. Antibiyotikler doğru tanı konulması sonrasında bakteriyel bir enfeksiyon varlığında, gerekli ise doktor tarafından önerilen ilaçlardır. Antibiyotikler ateş düşürücü, ağrı kesici değildir."

ANKARA - Gamze Türkoğlu Oğuz

Gebeliğin 37. haftasından önce doğan bebekler prematüre olarak nitelendiriyor. Çoğunlukla çoklu gebelik, enfeksiyon, diyabet ve yüksek tansiyon gibi kronik hastalıkların neden olduğu prematüre doğumda genetik aktarımın da etkili olabileceği vurgulanıyor.

Prematüre doğum, bebeğin kaç haftalık dünyaya geldiğine göre üç gruba ayrılıyor; 28 haftadan küçük doğanlar "aşırı", 28 ila 32 haftalıklar "çok", 32. ila 37. haftada doğanlar "hafif" prematüre olarak sınıflandırılıyor.

Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) 2018 yılı verilerine göre, her yıl 10 bebekten en az biri, yani 15 milyon bebek prematüre dünyaya geliyor ve sayı her geçen gün artıyor. 184 ülkede prematüre doğum oranları yüzde 5 ile 11 arasında değişiyor.

5 yaşından küçük çocuk ölümlerinin başlıca nedeni prematüre doğum

Dünya genelinde 5 yaşından küçük çocuk ölümlerinin başlıca nedeninin, prematüre doğumlar olduğuna, her sene bu yaş aralığında yaklaşık bir milyon çocuğun hayatını kaybettiğine dikkat çekiliyor.

Prematüre doğumun yol açtığı komplikasyonlar nedeniyle hayatta kalmayı başaranların birçoğunda öğrenme bozuklukları, görsel ve işitsel problemler gibi yaşam boyu sürecek rahatsızlıklar görülüyor.

Prematüre dünyaya gelen bebeklerin yaşatılması için sıcak tutma, emzirme desteği, enfeksiyon ve nefes alma zorluklarının giderilmesinden oluşan temel bakımda, zengin ve yoksul ülkeler arasında büyük uçurum göze çarpıyor.

Yoksul ülkeler prematüre bebekleri yaşatamıyor

Yoksul ülkelerde 32. haftada veya daha küçük doğan bebeklerin yarısı, gerekli bakımı göremediğinden yaşamını yitirirken, zengin ülkelerde neredeyse tüm prematüre bebekler yaşatılıyor. Uzmanlar, bu ölümlerin dörtte üçünün gerekli müdahalelerin yapılması halinde önlenebileceğini ifade ediyor.

Refah seviyesi düşük ülkelerde "aşırı prematüre" bebeklerin yüzde 90'ından fazlası, yaşamlarının ilk birkaç haftasında ölürken, zengin ülkelerde bu oran yüzde 10'un altına düşüyor.

Prematüre doğumların yüzde 60'ından fazlası, Afrika ve Güneydoğu Asya'da görülüyor. Düşük gelir seviyesine sahip ülkelerde bebeklerin ortalama yüzde 12'si, yüksek gelirlilerde yüzde 9'u erken doğuyor.

Prematüre doğumlarda Hindistan ilk sırada yer alıyor

Dünyada en fazla prematüre doğum yapılan ilk 10 ülke şöyle sıralanıyor; Hindistan 3 milyon 519 bin 100, Çin 1 milyon 172 bin 300, Nijerya 773 bin 600, Pakistan 748 bin 100, Endonezya 675 bin 700, ABD 517 bin 400, Bangladeş 424 bin 100, Filipinler 348 bin 900, Kongo Demokratik Cumhuriyeti 341 bin 400 ve Brezilya 279 bin 300.

Her 100 doğumda en fazla prematüre oranlarının görüldüğü ilk 10 ülke de sırasıyla, yüzde 18,1'le Malavi, yüzde 16,7'şerle Komor Adaları ve Kongo, yüzde 16,6 ile Zimbabve, yüzde 16,5'le Ekvator Ginesi, yüzde 16,4'le Mozambik, yüzde 16,3'le Gabon, yüzde 15,8'le Pakistan, yüzde 15,5'le Endonezya ve yüzde 15,4'le Moritanya.

DSÖ, prematüre doğum konusunda güvenilir yönelim verisi elde edilen 65 ülkenin 3'ü hariç hepsinde, son 20 yılda prematüre doğum oranlarında artış yaşandığına dikkati çekiyor.

Bu artış, geç yaşta anne olma, annenin diyabet ve yüksek tansiyon gibi altta yatan sağlık sorunları, tüp bebek tedavisinin daha fazla kullanılması ve sezaryen yöntemine daha fazla başvurulmasıyla ilişkilendiriliyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Oğuzhan Okutan, AA muhabirine, akciğer kanseri farkındalık ayı dolayısıyla yaptığı açıklamada, bu hastalığın dünya genelinde ölümlerin en önde gelen ikinci nedeni olduğunu söyledi. 

Kanser için en önemli risk faktörü olan tütün kullanımının kanser ölümlerinin yaklaşık yüzde 22'sinden sorumlu olduğuna işaret eden Okutan, akciğer kanserinin, erkeklerde en sık, kadınlarda ise en sık görülen üçüncü hastalık türü olduğunu bildirdi.

Oğuzhan Okutan, 2018'de tüm dünyada yaklaşık 2 milyon yeni akciğer kanseri vakası ile 1,76 milyon akciğer kanserine bağlı ölümün öngörüldüğünü dile getirerek, şu bilgileri verdi:

"Tütün ve mamulleri kullanımı, akciğer kanserinin ana nedenidir. Erkeklerde görülen akciğer kanserlerinin yüzde 90'ından fazlasının ve dünya genelinde kadınlardaki akciğer kanserlerinin yüzde 80'inin tütün kullanımından kaynaklandığı tahmin edilmektedir. Tütün kullanımı, akciğer kanserine bağlı ölümlerin erkeklerde yüzde 80 ve kadınlarda yüzde 50'sinin nedenidir. Sigara, pipo, puro ve nargile başlıca bilinen tütün ürünleridir. Puro, pipo, nargile gibi geleneksel tütün ürünleri de sigara ile aynı oranda sağlık riskleri oluşturur. Pasif sigara içiciliği de akciğer kanserine neden olur. Sigara içmeyenlerde istem dışı sigaraya maruz kalma sonucu akciğer kanseri gelişme riskinin kadınlarda yüzde 20, erkeklerde yüzde 30 olduğu tespit edilmiştir. İçilen sigara sayısı ile içme süresinin uzunluğunun da akciğer kanseri riskini arttırdığı saptanmıştır. Klinik çalışmalarda, kemoterapi öncesinde sigarayı bırakan akciğer kanserli bireylerde, sigaraya devam edenlere oranla daha iyi yanıt alındığı görülmüştür. Bu nedenle sigaranın bırakılması hem akciğer kanserinin önlenmesi hem de yeni tanı konmuş hastalarda tedavinin başarısı için çok önemlidir."

Prof. Dr. Okutan, Türkiye'de sigara kullanımının erkeklerde oldukça yaygın olduğunu, oranın Avrupa ülkeleri arasında üst sıralarda yer aldığını söyledi.

Türkiye'de son yıllarda kadınlarda da sigara kullanımının arttığının görüldüğünü ifade eden Okutan, "Ülkemizde 1998 ve 1999 yıllarında yapılan iki çalışmada çeşitli meslek gruplarında sigara içme sıklığının yüzde 25,1 ile yüzde 74,3 arasında değiştiği ortaya konmuştur. 2003'te yapılan bir diğer çalışmada Türkiye'de 18 yaş ve üzerinde sigara içme sıklığı yüzde 32,1'dir. Ülkemizde akciğer kanseri hastalarında sigara içme oranının yüzde 91,5 olduğu saptanmıştır." diye konuştu.

"Akciğer kanseri gelişme riski sigarayı bırakan kişilerde azalıyor"

Günümüzde önlenebilen ölüm nedenlerin en önemlisi kabul edilen tütünün, kullanıcıların yaklaşık yarısının hayatını kaybetmesine yol açtığını dile getiren Okutan, şöyle devam etti:

"Akciğer kanseri gelişme riski sigarayı bırakan kişilerde, sigara içenlere göre giderek azalmaktadır. Ayrıca sigara bırakma süresi arttıkça da kanser riski azalmaktadır. Türkiye'de nargile kullanımı son yıllarda gençler arasında artış göstermiştir. Sigara içiminin yol açtığı tüm risklere ek olarak tekrar kullanılabilme özelliğine sahip olduğundan tüberküloz, viral enfeksiyonlar açısından bulaştırma özelliğine de sahiptir. Tütün kullanımı dışında akciğer kanser riskini arttıran başka durumlar da vardır. Akciğer kanserli hastaların birinci derece yakınlarında akciğer kanseri riski 2,4 kat artmaktadır. Arsenik içeren içme suyu kullanımının, mevcut ve eski sigara içicilerinde yüksek doz beta karoten takviyeleri alımının akciğer kanseri riskini arttırdığına dair güçlü kanıtlar vardır. Asbest, kadmiyum, nikel, krom gibi mesleksel etkenler ve radyasyon, akciğer kanseri riskini arttırır. Asbest maruziyetinde bu risk 5 iken, sigara ile birlikte risk 50-100 kat artar. Mesleksel radon maruziyetinde risk 20 kat artmaktadır. Tütün kullanımıyla beraber bu artış daha fazladır. Ev içi radon maruziyetinin akciğer kanserlerinin yüzde 10'unun nedeni olduğu tahmin edilmektedir."

Prof. Dr. Oğuzhan Okutan, amfizem, kronik bronşit, tüberküloz veya pnömoni öyküsünün artmış akciğer kanseri riski ile ilişkili olduğuna dikkati çekerek, kesin olarak kanıtlanmamış olmakla birlikte kırmızı et, işlenmiş et ve alkollü içeceklerin tüketiminin de akciğer kanseri riskini artırabildiğini söyledi.

Tütün dumanı ve kömür katranı veya asbest gibi diğer inhale partiküllerdeki karsinojenlerin doğrudan akciğer hücrelerinin DNA'sı ile etkileşime girebildiğini aktaran Okutan, "Bu da farklı tipteki hücrelerden kaynaklanan çok sayıda kansere neden olabilir. Sonuçta, akciğer kanseri en fazla ölüme neden olan ve tütün kullanımının azaltılması ve sonlandırılması ile önlenebilir bir kanser türüdür." ifadelerini kullandı.

  • İletişimde gülümsemenin önemi.
  • Beden dilinde gülümseme.
  • Önyargılardan sıyrılmak.
  • Etkin iletişimin altın kuralları.
  • İletişim kazaları.
  • Diyaloglarımız aynamızdır.
  • Gülümsemek bize neler kazandırabilir?
  • Gülümsemek güven verir.
  • Gülümseyerek fark yaratın.
  • Fark yaratmak için “farkında" olun.
  • Farklı bakabilmenin önemi.
  • Gülümsemek karşınızdaki kişiye kendisini "değerli" ve "özel" hissettirir.
  • İnsanlar aldıkları hizmetten daha önce duygularını hatırlarlar.
  • Gülümsemek, iki insan arasındaki en kısa mesafedir.
  • Hayata Gülümseyin…

 

“İŞ DÜNYASINDA GÜLÜMSEMENİN BÜYÜSÜ”

İş dünyasında başarı için çok önemli olan iletişim becerileri, hizmet ve satış sektöründe her sektörden şüphesiz ki biraz daha önemli. Çünkü satılan ürün temelde "memnuniyet". Hizmet alan müşterilerin memnuniyetlerinin çok subjektif kriterlere dayanıyor olması da sektörün işini zorlaştıran bir diğer faktör. Ancak, öyle bir sihir var ki; müşterilerin o ürünü, aldıkları hizmetin kalitesinden veya beklentilerinden bağımsız olarak

“harika” olarak hatırlamasına yol açıyor. Bu sihrin adı; "Güleryüzlü Çalışanlar. ”

Bu çok basit ama başarıyı bir o kadar da garantileyen bilgiden hareketle oluşturulan "Gülümsemenin Büyüsü" eğitiminde temel hedef ;

  • Ekibinizin duygusal zekalarını, dolayısıyla ilişkisel farkındalıklarını arttırarak kendilerini tanımalarını sağlamak,
  • Etkin, içten ve rahat, ilişki kurmaları için onları cesaretlendirmek,
  • Güçlü Bir Takım olmanın güveni ve gücünü benimseyerek, takım arkadaşları ile uyum içerisinde aynı hedefe yönelik motive etmek,
  • En önemlisi ise, yaptığı işi daha fazla önemseyen, daha fazla seven ve sevdiği için de daha fazla hizmet etmeye, bunu yaparken de mümkün olduğunca yüzünde gülümsemesi eksik olmayan bir ekip yaratmak

 

Psikolog Kutay Ürkmen

Oğlunuza, nezaketi, merhameti, vicdan sahibi olmayı, yardımseverliği, iş paylaşımını, sorumluluk sahibi olmayı ve kibarlığı öğretip, ona, bu erdemlere sahip olduğu için teşekkür edip, iltifat etmeyi ihmal etmeyin.

 

Kuşkusuz ki bir erkek çocuğun ilk aşkı, annesidir. Çocuğun annesine gösterdiği ilgiyi aşk sanması ve babasına tepki göstermesi ise bu duygu durumunun doğal bir sonucudur. Kadın olsun, erkek olsun, kişilik temellerinin atıldığı 3-6 yaş arası dönem, gelişim psikolojisinde “ödipal dönem” olarak adlandırılır ve insan hayatının en önemli psikolojik evresi olarak kabul edilir. Bireyin yaşamı boyunca taşıyacağı tüm karakteristik yapısı, mizacı ve kişiliği, çok büyük oranda bu dönemde şekillenir.

 

Anneler ve kız çocuklarının, aynı cinsiyette oldukları için aralarında sıcak ve samimi bir ilişki kurmaları daha kolaydır. Ancak fiziksel, duygusal ve psikolojik olarak kendilerinden çok farklı olan erkek çocukları, çoğu zaman ilişkisel boyutta anneleri zorlar. Ve bu durum, yani anne/oğul arasındaki bu çatışma süreci, binlerce yıldır üzerine kafa yorduğumuz kadın erkek ilişkisinin temelini oluşturur aslına bakacak olursanız.

 

Maalesef günümüzde halen devam etmekte olan toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, annenin erkek çocuğunu kayırarak ona iyilik ettiğini zannetmesine yol açmaktadır. Erkek çocuğuna verilmeyen her sorumluluk, aslında hem onun sosyal ve duygusal gelişimi, hem de yardımlaşma ruhu için büyük bir dezavantaj oluşturur. Örneğin; doğup büyüdüğü evinde, ev işleri konusunda sorumluluk verilmeyen erkek çocukların, ileride bu işlerin “kadın işi” olduğu konusunda ön yargılı bir erkek olmaları kaçınılmaz olacaktır.

 

Oğlunuza, nezaketi, merhameti, vicdan sahibi olmayı, yardımseverliği, iş paylaşımını, sorumluluk sahibi olmayı ve kibarlığı öğretip, ona, bu erdemlere sahip olduğu için teşekkür edip, iltifat etmeyi ihmal etmeyin. Unutmayın ki; eğer anneler, sahip olmayı düşledikleri ideal eşi örnek alarak, oğullarını yetiştirmeyi tercih ederlerse, kızları çok daha mutlu evlilikler yapacak ve kadın/erkek ilişkileri çok daha sağlıklı olacaktır.

ANKARA - Ahmet Sertan Usul

Türk Uyku Tıbbı Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hikmet Yılmaz okulların açılmasıyla öğrencilerin uyku saatlerinin düzene sokulması gerektiğini belirterek, "Geç yatıp erken kalkmayla kısalan uyku süresi uyku yoksunluğuna yol açıyor. Bu yoksunluk çocuklarda olumsuz etki yaratıyor. Öğrenme becerisi azalan çocuklarda psikiyatrik problemler de ortaya çıkabiliyor." dedi.

Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin okul başarılarının olumsuz etkilenmemesi ve sağlıklı büyümeleri için büyüme hormonu salgısının artığı akşam saatlerinde düzenli uykunun şart olduğuna dikkati çekti.

Son 30 yılda yapılan birçok çalışmayla, uyku yoksunluğunun şiddetiyle mental beceri arasında güçlü bir ilişki olduğunun belirlendiğini ifade eden Yılmaz, "Çalışmalar, uyku yoksunluğunun artmasına paralel olarak problem çözme ve kavrama becerilerinin azaldığını gösteriyor. Olgularda, uyku yoksunluğuyla duygu durum bozukluğu arasında da benzer bir ilişki bulunduğu, uyku yoksunluğunun şiddetine paralel olarak depresyon ve sıkıntı hissinde artış olduğu gözleniyor." bilgisini verdi.

Yılmaz, gelişme çağındaki çocukların, özellikle derin uyku dönemlerinde salgılanan büyüme hormonunun fiziksel gelişim için önemine dikkati çekerek, "Büyüme hormonu, gecenin ilk yarısında yani 01.00-03.00 saatlerinde yoğun salgılanır. Ergenlik dönemindeki çocuklar, geç saatlere kadar uyumaz ve bu hormonun salgılandığı saatlerde uyanık kalırlarsa hormonun geliştirici etkisinden yoksun olur, çelimsiz, zayıf, serpilememiş olarak büyür." diye konuştu.

"Düzensiz uyku okul başarısını düşürür"

Yılmaz, uykunun "REM" dönemi denilen hızlı göz hareketlerinin olduğu ve rüyaların gözlendiği sürecinde, öğrenilen teorik bilgilerin pekiştirildiğini ve kalıcı belleğe yerleştirildiğini belirterek, sağlıklı ve yeterli bir uykuyla okul başarısı arasında güçlü bir ilişki olduğunu vurguladı.

Öğrencilerin hem okulda başarılı olmaları hem de sağlıklı büyüyebilmeleri için uyku saatlerini düzene koymaları gerektiğini söyleyen Yılmaz, "Eğer uyku düzeni bozuksa veya uyku yeterli değilse yani bir uyku yoksunluğu varsa, bu durum bilgilerin pekiştirilme sürecini aksatır. Öğrenci, öğrendiklerini kalıcı belleğe yerleştiremez ve unutur. İhtiyacı olduğunda, örneğin sınavlarda hatırlayıp o bilgiyi kullanamaz, başarısı düşer." değerlendirmesinde bulundu.

"İlkokul öğrencileri akşam 10'da yatmalı"

Prof. Dr. Yılmaz, uyku gereksiniminin yaşa göre değişkenlik gösterdiğinin altını çizerek, şunları kaydetti:

"Anaokuluna giden 3-5 yaş grubunda uyku gereksinimi 11-12 saat, ilkokul öğrencilerinde 10-11, ortaokul öğrencilerinde 9-10, lise öğrencilerinde 8-9, üniversite öğrencilerinde ise 7-8 saattir. Bu sürelerin altında uyunduğunda uyku yoksunluğunun olumsuz etkileri yaşanır.

Uyku yoksunluğu yaşanmaması için anaokuluna giden öğrencilerin saat 21.00, ilkokula gidenlerin 22.00, ortaokul ve liseye gidenlerin 23.00 gibi yatmaları, sabah da 7.00 gibi kalkmaları uygun olacaktır. Çocuklar okullarına öğlen bile gidecek olsalar uyku ritminin sağlığı için en geç 8.00-8.30 gibi kalkmaları uygundur."

Bilgisayar oyunlarına dikkat

Yılmaz, uyku yoksunluğunun önemli nedenlerinden birinin geç saatlere kadar oynanan bilgisayar oyunları olduğuna işaret ederek, "Bu oyunlar sırasında maruz kalınan radyasyon, ışık, oyunun neden olduğu uyarıcı etkinin bir yandan uyku yoksunluğu ile akademik başarıyı olumsuz etkilerken, öte yandan öğrencinin asıl çalışması ve zaman ayırması gereken derslerine konsantrasyonunu bozar." dedi.

Planlanan uyku zamanından önce rutin hale getirilecek eylemlerin, uykuya dalmayı kolaylaştıracağını kaydeden Yılmaz, "Uyumadan önce ılık bir duş alınması, kitap okunması, dişlerin fırçalanması, ertesi günün ders programına göre çantanın hazırlanması, yapılan ödevlerin kontrol edilmesi gibi birtakım alışkanlıklar uykuya dalmayı kolaylaştıracaktır." ifadesini kullandı.

"Eve geç gelen ebeveynlerin çocukları daha geç uyuyor"

Yılmaz, ebeveynlerin ilkokul ve ortaokul çağındaki çocukların uyku alışkanlığını yerleştirme konusunda taviz vermemesi gerektiğini söyledi.

Disiplinin, olumsuz baskı içeren bir yaklaşımla değil yumuşak, sakin ve ikna edici bir dil kullanarak sağlanması gerektiğinin altını çizen Yılmaz, aksi takdirde neden olunan stresin çocuklarda uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede sorunlara yol açabileceği uyarısında bulundu.

Ebeveynleri eve geç gelen anaokulu ve ilkokul öğrencilerinin uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede sorun yaşayabildiğini belirten Yılmaz, bu sorunun en sık gözlenen nedeninin anne veya babanın özlenmesine bağlı yoksunluk sendromu olduğunu söyledi.