BT Content Showcase - модуль joomla Книги

A Milli Futbol Takımı'nın aday kadrosu açıklandı

Liverpool Almanya'dan turla döndü

Real Madrid'de ikinci Zidane dönemi

Medipol Başakşehir Fenerbahçe'yi mağlup etti

'Kırmızı periler diyarı' ziyaretçilerini bekliyor

Aerobik ve direnç egzersizleri 'kalbe' iyi geliyor

Güneş: Avrupa Şampiyonası için bir adım daha ataca

Dünya'nın en mutlu ülkesi belli oldu

Almanya'da aşırı sağcıların işlediği suçlar yüksek

Pekmezin renk ve tat verdiği asırlık lezzet: Gires

Almanlar Avrupa'da kupayı unuttu

Merkel'den Brexit açıklaması

Türk uyduları NASA'nın yarışmasında boy gösterecek

'Duygusal boşluk içindeki çocuk sanal bağımlılıkla

Çankaya'nın kalemi: Falih Rıfkı Atay

800 yıllık gök bilim medresesine 'bilimsel' restor

'Elektronik sigara kalp krizi riskini artırıyor'

Almanya'da hamile başörtülü kadına saldırı

EURO 2020 elemelerinde heyecan başlıyor

Arrow
Arrow
ArrowArrow

'Kırmızı periler diyarı' ziyaretçil

Aerobik ve direnç egzersizleri 'kal

Güneş: Avrupa Şampiyonası için bir

Dünya'nın en mutlu ülkesi belli old

Almanya'da aşırı sağcıların işlediğ

Pekmezin renk ve tat verdiği asırlı

Almanlar Avrupa'da kupayı unuttu

Merkel'den Brexit açıklaması

Türk uyduları NASA'nın yarışmasında

'Duygusal boşluk içindeki çocuk san

Çankaya'nın kalemi: Falih Rıfkı Ata

800 yıllık gök bilim medresesine 'b

'Elektronik sigara kalp krizi riski

Almanya'da hamile başörtülü kadına

EURO 2020 elemelerinde heyecan başl

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

'Kırmızı periler diyarı' ziyaretçil

Aerobik ve direnç egzersizleri 'kal

Güneş: Avrupa Şampiyonası için bir

Dünya'nın en mutlu ülkesi belli old

Almanya'da aşırı sağcıların işlediğ

Pekmezin renk ve tat verdiği asırlı

Almanlar Avrupa'da kupayı unuttu

Merkel'den Brexit açıklaması

Türk uyduları NASA'nın yarışmasında

'Duygusal boşluk içindeki çocuk san

Çankaya'nın kalemi: Falih Rıfkı Ata

800 yıllık gök bilim medresesine 'b

'Elektronik sigara kalp krizi riski

Almanya'da hamile başörtülü kadına

EURO 2020 elemelerinde heyecan başl

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

'Kırmızı periler diyarı' ziyaretçil

Aerobik ve direnç egzersizleri 'kal

Güneş: Avrupa Şampiyonası için bir

Dünya'nın en mutlu ülkesi belli old

Almanya'da aşırı sağcıların işlediğ

Pekmezin renk ve tat verdiği asırlı

Almanlar Avrupa'da kupayı unuttu

Merkel'den Brexit açıklaması

Türk uyduları NASA'nın yarışmasında

'Duygusal boşluk içindeki çocuk san

Çankaya'nın kalemi: Falih Rıfkı Ata

800 yıllık gök bilim medresesine 'b

'Elektronik sigara kalp krizi riski

Almanya'da hamile başörtülü kadına

EURO 2020 elemelerinde heyecan başl

Arrow
Arrow
Slider

'Kırmızı periler diyarı' ziyaretçil

Aerobik ve direnç egzersizleri 'kal

Güneş: Avrupa Şampiyonası için bir

Dünya'nın en mutlu ülkesi belli old

Almanya'da aşırı sağcıların işlediğ

Pekmezin renk ve tat verdiği asırlı

Almanlar Avrupa'da kupayı unuttu

Merkel'den Brexit açıklaması

Türk uyduları NASA'nın yarışmasında

'Duygusal boşluk içindeki çocuk san

Çankaya'nın kalemi: Falih Rıfkı Ata

800 yıllık gök bilim medresesine 'b

'Elektronik sigara kalp krizi riski

Almanya'da hamile başörtülü kadına

EURO 2020 elemelerinde heyecan başl

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

Ailelere 'sanal tehlike' uyarısı

Dünya 6 trilyon dolarlık siber saldırı riskine kar

'Şüpheli linklere tıklamadan önce bin kere düşünün

Dijital çağın yeni tehlikesi 'veri sömürgeciliği'

Orta Doğu Teknik (ODTÜ), Çankaya ve Başkent Üniversitelerinin mühendislik öğrencileri, NASA tarafından desteklenen dünya çapındaki en prestijli model uydu yarışması CanSat'ta ilk 40 üniversite arasında yer alarak finalde Türkiye'yi temsil etme hakkı kazandı.

Amerikan Astronomi Topluluğu (AAS), Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ile çok uluslu ileri teknoloji ve havacılık şirketi Lockheed Martin tarafından düzenlenen yarışmada, takımlarıyla ön elemeyi geçen ODTÜ, Çankaya ve Başkent Üniversitelerinden öğrenciler, final ayağında Teksas'a giderek uydu prototiplerini roketlerle gökyüzüne fırlatacak.

Dünya genelinde 100'ün üzerinde üniversitenin katıldığı yarışmada ilk kez yer alan ve 97 puanla 14'üncü sıraya yerleşen Çankaya Üniversitesi Elektrik-Elektronik, Bilgisayar ve Makina Mühendisliği öğrencilerinden oluşan 11 kişilik "CanBee" takımının elde ettiği başarıya ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulunan Çankaya Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hüseyin Selçuk Geçim, öğrencilerin bu tip çalışma ve projelerine çok değer verdiklerini söyledi.

Prof. Dr. Geçim, öğrencilerin yarışmada böyle bir derece almalarının heyecan verici olduğunu, bunun ilerideki iş hayatlarına da olumlu katkılar sağlayacağını belirterek, üniversite olarak bu tip bilimsel çalışmaları her zaman desteklediklerinin altını çizdi.

Türkiye'nin uzay ve havacılık alanındaki hedeflerine dikkati çeken Geçim, "Lisans öğrencileri seviyesinde böyle bir teşebbüs bu açıdan değerlendirildiğinde daha fazla önem kazanıyor. Ülkemizin, Sayın Cumhurbaşkanının da koyduğu hedeflere yönelmesi anlamında da ileri, öğrencilere umut veren bir adım. Öğrenciler, geleceğe umutla bakmalılar, güzel şeyler de oluyor ülkemizde." değerlendirmesinde bulundu.

"Dünya çapında tanınma şansına sahip oluyorsunuz"

"CanBee" takımının liderliğini Çankaya Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümü öğretim görevlisi Sühan Mergen ile yürüten, aynı bölümde araştırma görevlisi Eyüp Koçak, her yıl düzenlenen yarışmada uzay teknolojisinde karşılaşılan problemlerin modellenerek lisans seviyesindeki öğrencilere sunulduğunu ifade etti.

Koçak, 25'in üzerinde ülkeden katılım olan yarışmaya 6 ay hazırlandıklarını dile getirerek "Yarışmanın maddi değil ama oldukça büyük manevi bir ödülü var. Prestiji ödülü getiriyor. NASA ve Lockheed Martin'in verdiği bir prestije, üniversite olarak dünya çapında tanınma şansına sahip oluyorsunuz. Ekibiniz kendisini multidisipliner bir yarışmada ispatlamış oluyor ki en büyük getirisi bizce bu. Öğrencilerimiz, artık gerçek bir projede çalışabilecek kapasiteye sahip olduklarını ispatlamış oluyorlar." dedi.

Yarışmada bu yılın konusunun bir gezegene pasif kontrollü iniş yapan bir aracı kapsadığını belirten Koçak, hazırlanan prototipin Teksas'ta 1 kilometre yükseğe fırlatılacağını, ardından roketten ayrılıp paraşütün açılması sonrasında yere pasif iniş gerçekleştireceğini kaydetti.

"Öz geçmişlerinde ilk sıraya koyabilecekleri bir başarı"

Takımdaki 11 kişinin birbirine kenetlendiğini ve başarının bu takım çalışmasıyla geldiğini vurgulayan Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Öğrencilerimiz açısından bu yarışmanın en büyük faydası kendilerini uluslararası alanda ispatlamış olmaları. Bu bizi oldukça mutlu ediyor. Öz geçmişlerinde ilk sıraya koyabilecekleri bir başarı oluyor. Bu aşamaya gelmemizdeki en büyük etken takım ruhunun yanı sıra üniversitemizin, hocalarımızın desteği. Onların bize verdiği bu destekle öğrencilerimiz bu şansı yakaladılar. Kendilerine verilen bu şansı oldukça iyi kullandılar. Gelecekte de çok daha iyi sonuçlar alacağımızı düşünüyoruz."

Yarışmaya katılan Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği 3. sınıf öğrencisi Halil Uğur Bayezit de "Ekip arkadaşlarımızla birbirimizi daha önce tanımıyorduk. Proje için ortak bir amaç uğruna birlikte hareket etmeye başladık. Proje kapsamında sadece bir uydu prototipi çıkarmak değil aslında bizim bundan sonraki mesleki hayatımıza yönelik olarak da sorunlarla nasıl baş etmemiz gerektiğini, stres yönetimini öğreten bir okul gibi oldu." şeklinde konuştu.

Prototipin elektronik ve mekanik kısımdan oluştuğunu dile getiren Bayezit, yarışmanın final ayağına ilişkin, "Ekip olarak aile gibi olduk. Hocalarımızın ve okulumun bize güveni de tam. Yarışmadan birincilikle döneceğimize inanıyoruz." ifadelerini kullandı.

ODTÜ Göksat Uydu takımı da büyük yarışta boy gösterecek

ODTÜ Göksat Uzay Takımı da yarışmaya Türkiye'den katılacak üniversiteler arasındaki yerini aldı. Takım lideri ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğrencisi Mücahit Taşdemir, finalde birinciliği Türkiye'ye kazandırmayı hedefe koyduklarını belirterek, takım olarak çalışmalarına son hızla ve tam motivasyonla devam ettiklerini söyledi.

Ekiplerinde 7 Havacılık ve Uzay Mühendisliği ve 5 Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin bulunduğunu aktaran Taşdemir, "Hayalimizi gerçekleştirmek için yola çıktığımız ekibimize 'Göksat' adını verdik ve uydumuzu göğe fırlatmanın hayalini yaşıyoruz." dedi.

"Hedef birincilik elde etmek"

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi bünyesinde 2017'de kurulan Model Uydu Topluluğu Parsy-Can takımı da Türkiye'den yarışmaya katılacak takımlardan biri oldu.

Parsy-Can, dünyada farklı ülkelerden katılan 100'ün üzerindeki üniversite takımları arasında 95,35 puanla ilk elemeyi geçerek dünya çapında büyük başarı elde etti.

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Berna Dengiz de Parsy-Can takımı ile gurur duyduğunu belirterek takımın hikayesini şöyle anlattı:

"2017 yılında TÜRKSAT tarafından düzenlenen yarışmaya katılmak üzere teknoloji ile ilgili olduklarını bildiğim, yetenekli öğrencileri bir araya getirerek takımı kurdum. Takıma isim bulmamız gerekiyordu. Öğrencilerimizle tartışarak Başkent Üniversitesi maskotu olan 'Parsy'den esinlenerek takıma Parsy-Can adını verdik. Leopar alt türündeki büyük kedilerin Anadolu'daki son temsilcisi olan Anadolu Parsı Başkent Üniversitesinin maskotu. Bu nedenle takımın ismi Parsy-Can oldu."

Uydu Teknolojileri Derneği ve takımın ikinci danışmanı Prof. Dr. Sedat Nazlıbilek'in takımlarına eğitim desteği verdiğini dile getiren Dengiz, iki yıl gibi kısa bir süre içinde Parsy-Can takımının ulusal yarışmalarda önemli başarılara imza attığını belirtti.

Dengiz, "2017'de TÜRKSAT Model Uydu Yarışması'nda 4. olan takım, 2018'de TEKNOFEST kapsamında düzenlenen Model Uydu Yarışması'nda 3. oldu ve ödüllerini Cumhurbaşkanımızdan aldı. Şimdi bu başarıyı uluslararası alana taşıyarak, dünya üniversitelerinin takımları arasında yarışacaklar. Parsy-Can takımının hedefi, uluslararası yarışmada, dünya takımları arasında birinci olmak." dedi.

Dünyanın en prestijli model uydu yarışması

Türkçesi "kutu uydu" anlamına gelen "Can Satellite"in kısaltılmış hali olan ve 2004'ten bu yana düzenlenen CanSat, dünyanın en prestijli model uydu yarışması olarak görülüyor.

Uzay alanında tasarım, üretim ve fırlatma faaliyetlerini içeren bir yarışma olan CanSat'ta ön elemeyi geçen 40 üniversitenin takımları, 14-16 Haziran'da Teksas'ta final heyecanını yaşayacak.

Sadece üniversite öğrencilerine açık olan yarışmada, takımlardan akademik danışman takibinde, her yıl açıklanan görevi gerçekleştirebilecek uzay sistemlerini tasarlamaları, üretmeleri ve görevi icra etmeleri bekleniyor.

Eskişehir

Sosyal İletişim Uzmanı Doç. Dr. Levent Eraslan ve Edirne Emniyet Müdürü Ali Kemal Kurt, aileleri sanal ortamdaki tehlikelere karşı dikkatli olmaya çağırarak, ebeveynlerden çocuklarının internette ve sosyal medyada neler yaptıklarını iyi takip etmelerini önerdi.

Eraslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sosyal ağların insanların sadece birbirini bulduğu yerler olmadığının altını çizerek, ticaret, siyaset, ideoloji, teoloji, politika gibi birçok unsurun olduğu sosyal medyanın iyi anlaşılması gerektiğini vurguladı.

Dünya nüfusunun yarısının her gün online durumda olduğunu ifade eden Eraslan, şöyle konuştu:

"Türkiye'de 55 milyon kişi sosyal ağları kullanıyor. Bu çok büyük bir rakam. Annede, babada ve çocukta birer telefon varsa ve televizyon açıksa hele bu eylem genelde saat 20.00'den sonra oluyorsa gerçeklik yerini sanallığa bırakıyor. Ebeveynlerin çocuklarla yakın ilişki kurması çok önemli. Çocuğumuz sosyal medya ve dijital dünyadaki izlerini takip etmeliyiz. Bu takip çocuğu sürekli kontrol etme ve yasaklama çalışması olarak algılanmaması gerekiyor. Çocuğumuzun ne yaptığını bilmemiz lazım. Sosyal medya artık kriminal iletişim aracı oldu. Çocuklarımızın kriminal saat dilimi olan 02.00-05.00 arasında ne yaptığını izlememiz gerekiyor. Mutlaka çocuğumuzun sosyal ağlarda kimlerle görüştüğünü bilmeliyiz çünkü kötü niyetli kişiler, aynı yaştaymış gibi yaparak çocuğumuzu kandırıyor."

"Sosyal medyada mahremiyet önemli"

Eraslan, sosyal ağlarda konum paylaşımının dahi yapılmaması gerektiğine dikkati çekerek, "Çocuklarımızın kişisel bilgilerini, fotoğraflarını asla paylaşmamalıyız. Burada Japon aile modelini öneriyorum. Onlar asla fotoğraf paylaşmıyorlar. Japon aile modelinde mahremiyet ön plandadır. Aile kendi kişisel bilgi ve özellikleri ile fotoğraflarını paylaşmaz. Sosyal medyada mahremiyet önemli. Mahremin kamusallaşmasıyla istismarın önü açılıyor. Çocuk istismarcılarının büyük bir çoğunluğu sosyal medyadan besleniyor." dedi.

Bu yüzden ailelere çocuklarının herhangi bir fotoğrafını sosyal medyada paylaşmamasını önerdiklerini vurgulayan Eraslan, bunun her açıdan önem taşıdığını söyledi.

Ailelerin çocuklarının psikolojik yapısını da incelemesi gerektiğini ifade eden Eraslan, çocuğun olağan akıştan düşüp, içine kapanık ya da hırçınlık ile notlarında düşme görülüyorsa bunun nedenin sosyal ağlar olabileceğini dile getirdi.

"Anne ve babalar yeni akımlardan haberdar olsun"

Eraslan, ebeveynlerin internette yayılan akımlardan haberdar olması gerektiğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Çocuklarımızı odalarında telefon ya da bilgisayar ile baş başa bırakmamalıyız. Yeni yeni akımlar ve tehlikeli oyunlar ortaya çıkıyor. Bu durumla karşılaşanlar, This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. ile durumu paylaşılmalıdır. Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı bu konuda güzel çalışmalar yapıyor. Çocuklarımızın internet geçmişini de kontrol edelim. Sürekli internet geçmişi silen bir çocuk istenmeyen yerlerde geziyor olabilir. Çocukları gerçek dünyadan da koparmamalıyız. Alışveriş merkezleri ya da kapalı alanların dışındaki yerlerde çocukların vakit geçirmesi gerekiyor. Çocuk telefonda Google Earth'ten dünyayı görebiliyor ancak bir yerden bir yere gidemiyor. Çocuklarımızla nitelikli vakit geçirmeliyiz. Serbest zamanlarınızı ne kadar nitelikli geçirirseniz kendinize olan efektif fayda da yükselir."

Milli Eğitim Bakanlığına da önemli görevlerin düştüğünü belirten Eraslan, "Medya okur-yazarlığı dersinin güncellenmesini şiddetle öneriyorum. Cumhurbaşkanlığımıza bağlı sosyal medya izleme merkezi kurulmalıdır. ABD'de sosyal medyayla ilgili 8, İngiltere de 3 ayrı yapı var." dedi.

Güvenli internet için filtre önerisi

Edirne Emniyet Müdürü Ali Kemal Kurt, Asayiş Şube Müdürlüğü ve Toplum Destekli Polislik Şube Müdürlüğünce kentte belli aralıklarla düzenlenen huzur toplantılarında, ailelere çocuklarını kötü alışkanlıklardan ve sanal ortamdaki tehlikelerden uzak tutmak için neler yapacakları konusunda bilgi veriyor.

Mahalle sakinleriyle kahvehanelerde düzenlenen toplantılarda buluşan Kurt, "Mavi Balina" gibi tehlikeli oyunlara karşı ebeveynleri uyarıyor.

Bu oyunları oynayan çocukların gerçek ile hayali karıştırabildiğine dikkati çeken Kurt, çocukların bu tür oyunlardan uzak tutulması gerektiğini vurguluyor.

Kurt, ailelerin çocuklarının güvenli internet kullanması için önlemler alması gerektiğine dikkati çekerek, "Anne, babalar çocuğun kullanabileceği interneti, girebileceği siteleri belirleyebiliyor. Seçici programlardan bunu filtreleyebiliyorlar. Çocuğun girdiği siteleri ve kullandığı programları takip etmekte fayda var." dedi.

Polisten "sanal kumar" uyarısı

Sanal dünyada işlenen suçların artış gösterdiğine dikkati çeken Kurt, "Bu konulardan bir tanesi de yasa dışı bahis ile ilgilidir. Sanal dünya üzerinden yapılan yasa dışı bahis olayları ile karşılaşıyoruz. İnsanlarımız bundan dolayı da mağdur olabiliyor. Maalesef sanal kumar üzerinden de çok fazla kara para dönüyor." diye konuştu.

Suç kaynaklarının takibi ve önlenmesine yönelik çalışmaların devam ettiğini aktaran Kurt, sanal kumar oynamanın kanun kapsamında suç olduğunu vurguladı.

"İnternet üzerinden dolandırıcılık"

Kurt, dolandırıcıların son yıllarda interneti kullanarak sosyal medya üzerinden dolandırıcılık yaptıklarını anlattı.

Vatandaşlarla iletişime geçen dolandırıcıların özellikle kredi kartı bilgilerini istediklerini ifade eden Kurt, şunları kaydetti:

"Vatandaşlarımızla iletişime geçen sanal dolandırıcılar bu ortamı kullanarak 'kredi kartı aidatını iade edeceğiz' veya 'bonus kazandınız' diyerek kredi kartı şifresi isteyebiliyor. Vatandaşın birtakım bilgileri eline ulaştığı için bu durumdan dolayı da mağduriyetler yaşanabiliyor. Sosyal medya paylaşımları ve vatandaşın grup içerisinde çalışmaları internet üzerinden işlenen bir başka suç şekli. Vatandaşın grup içerisinde başka kişilere ve kurumlara karşı suç olabilecek, hakaret, tehdit niteliğinde paylaşımlar yapması da suç kapsamına giriyor. Bu durumlar da mağduriyetlere sebep olabiliyor."

Kurt, özellikle gençlerin sosyal medya üzerinden kişisel bilgilerin ve özel hayatın gizliliğini ihlali konusunda suç işleyebildiğini dile getirdi.

"Emniyet teşkilatı teknolojiyi çok iyi kullanıyor"

Ali Kemal Kurt, emniyet teşkilatının teknolojiyi çok iyi kullanan kurumlardan biri olduğunu vurguladı.

Emniyet teşkilatının sanal dünyayı yakından izlediğini ifade eden Kurt, şu bilgileri verdi:

"İnternette suç içeriği olabilecek örgütsel paylaşımlar ve gruplaşmaların takibi yapılıyor. Suç işleyen kişileri önlemeye ve tespiti anlamındaki çalışmalarımızı yürütüyoruz. Hepsini de tespit edip gerekli mercilere bunları iletiyoruz. Bu konularla ilgili bilinçlendirme çalışmalarımız da yoğun şekilde devam ediyor. Özellikle okullarda milli eğitim müdürlükleriyle koordineli olarak eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarımız devam ediyor. Yine mahalle toplantılarımızı kahvelerde gerçekleştiriyoruz. Bu konularla ilgili hazırladığımız broşürleri vatandaşlarımıza iletiyor ve onların isteklerini dinliyoruz. Emniyetimizin yayın yoluyla da bilinçlendirme çalışmaları devam etmektedir."

Siber Güvenlik Komutanlığı, aynı çatı altında bulunduğu Ulusal Güvenlik Ajansından da (NSA) ayrılırken, bu adımla ABD'nin küresel siber operasyonlarında önemli bir artış olması bekleniyor.

Geçen yılın eylül ayında ise Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, ABD Başkanı Trump'ın siber saldırılara karşı daha saldırgan adımların atılmasını öngören bir Ulusal Siber Güvenlik Strateji Belgesi'ni imzaladığını duyurdu. Beyaz Saray tarafından yayınlanan belgede, ABD'nin kritik alt yapı ve kurumlarının veri tabanlarının siber saldırılara karşı güvenliğinin tahkim edilmesi gerektiğine vurgu yapılırken ülkede siber suç işleyenlere yönelik ihbar ve yasal işlem yapma konusunda daha etkili sistemlerin kurulması ve buna yönelik düzenlemelerin yapılacağı bildiriliyor.

"Siber Caydırıcılık İnisiyatifi" adı altından bir birimin oluşturulacağı aktarılan belgede, ABD'nin siber güvenlikte küresel üstünlüğünün tesis edilmesinin planlandığına vurgu yapılıyor.

Rusya

Rusya, 8 milyon devlet yetkilisi ve çalışanının yerli yapım mobil işletim sistemine kademeli geçişi için 160 milyar rublelik bütçe ayırdı. Uzmanlar, sürecin 2021 yılının sonuna kadar tamamlanacağını belirtiyor.

Rusya Başbakanı Dimitriy Medvedev, geçen ay yapılan hükümet toplantısında, Rus yazılımlarının devlet kurumlarındaki payının 2024’e kadar yüzde 90 ve devlete ait şirketlerde ise en az yüzde 70'i geçmesi gerektiğini söylemişti.

Öte yandan, Rus resmi makamlarının ülkeye yönelik internet üzerinden olası küresel tehditlere karşı bir dizi önlem alacağı duyuruldu. Söz konusu önlemlerin belirlenmesi için Rusya'nın küresel internetle bağlantısının bir süreliğine kesilmesi planlanıyor. Deneme kapsamında Rus vatandaşları ve kurumları arasında paylaşılan verilerin, uluslararası internette dolaşıma girmeden ülke içerisinde tutulması hedefleniyor.

Kremlin böylelikle, ülkede interneti küresel internet sağlayıcılardan bağımsız bir şekilde çalışacak hale getirerek olası siber saldırılardan korunmayı planlıyor.

Ancak bazı uzmanlar, söz konusu girişimin başarıya ulaşması halinde, ülkedeki internet sansürünün Çin'de olduğu gibi "katı" bir hale geleceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Rusya, internetin "yerelleştirilmesi" için yaklaşık 20 milyar rublelik bir bütçe ayırırken, internet kesilerek yapılacak deneylerin 1 Nisan'dan önce gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Kremlin, 1981 tarihli Avrupa Konseyi Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunması Sözleşmesi’ni 2005’te onayladı.

Ülke, veri koruma alanında ana mevzuat kaynağı olan ve çoğu bakımdan Avrupa Birliği veri gizliliği mevzuatıyla benzerlikler gösteren Federal Kişisel Veriler Yasasını ise 2006’da kabul etti.

Kişisel verilerin korunmasına ilişkin süreç, Rusya’da uzun yıllar boyunca düzenleyici ve ticari kurumların ilgisine uzak kaldı.

Ancak bu durum, Rus vatandaşlarının kişisel verilerini toplayan ve işleyen tüm operatörlerin Rusya'da bulunan veri tabanlarını kullanmalarını gerektiren “Kişisel Veri Yerelleştirme” yasasının 2014'te yürürlüğe girmesiyle önemli oranda değişti. Yeni yasayla birlikte, vatandaşlara, verilerini yerel veri tabanlarında tutmayan web sitelerini engelleme seçeneği de sunuldu.

Avrupa Birliği

AB Komisyonu, 2018 eylül ayında siber savunma alanında "lider rol" üstlenmek için siber savunma merkezi kurulmasını teklif etti. Yeni merkezin üye ülkeler arasında bir ağ kurulmasına ve iş birliği yapılmasına katkı sağlaması öngörülüyor. Özel sektörle de iş birliği yapacak merkezin, araştırma ve inovasyon çalışmaları yürütmesi, ayrıca üye ülkelerdeki altyapı çalışmaları için finansman sağlaması planlanıyor.

AB Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve AB Komisyonu arasında yapılan müzakereler sonucunda 2018 yılı aralık ayında yeni “Siber Güvenlik Yasası” üzerinde uzlaşı sağlandı. Yeni yasanın resmi onay sürecinin tamamlanmasıyla önümüzdeki aylarda yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Yasayla birlikte, Yunanistan’da yer alan ve görev süresi 2020 yılında dolacak Avrupa Ağ ve Bilgi Güvenliği Ajansı'na, (ENISA) üye ülkelere siber güvenlik tehditleri ve saldırılarına karşı daha iyi destek sağlamak için kalıcı biçimde AB Siber Güvenlik Ajansı görevi verilmesi öngörülüyor. Yasa, dijital hizmetlerin ve cihazlarının siber güvenliğini artırarak güvenlik sertifikaları için AB çerçevesi oluşturmayı da amaçlıyor.

AB Komisyonu, Birliğin 2021-2027 bütçesinde dijital programlar için ayrılan payın 9,2 milyar avro olmasına yönelik planını da açıkladı. AB’nin gelecekteki bütçesinde, siber savunma imkanlarının yeni ekipman ve altyapı yatırımlarıyla güçlendirilmesi için 2 milyar avro kaynak ayrılması planlanıyor.

NATO

NATO, 2016'da yapılan Varşova Zirvesi'nde siber alanını, kara, hava ve denizin yanı sıra yeni harekat alanı olarak belirlemişti.

Son dönemde, NATO için siber savunmayı geliştirmek öncelikli bir konu haline geldi. NATO'nun siber savunma alanında en kapsamlı tatbikatı olarak bilinen "Siber Koalisyon Tatbikatı"nın 11'incisi de Kasım 2018'de Estonya'da gerçekleştirdi.

Tatbikatın temel amacı, NATO'nun kendi ağını ve üyelerin ulusal ağlarını olası tehditlere karşı koruma kabiliyetini geliştirmek olarak belirlendi. Yeni yasa bazı yabancı işletmeleri, özellikle de çevrimiçi hizmetleri ciddi şekilde etkilerken, Rusya'da faaliyet gösteren birçok büyük yabancı şirket bu yeni gereksinimlere uymak için veri akışlarını yeniden yapılandırdı. 

 

Aerobik ve direnç egzersizleri 'kal

Güneş: Avrupa Şampiyonası için bir

Almanlar Avrupa'da kupayı unuttu

Bilardo Milli Takımı dünya şampiyon

A Milli Futbol Takımı'nın aday kadr

Liverpool Almanya'dan turla döndü

Arrow
Arrow
Slider

Alman emeklilik sigortası, yaklaşık 120 yıl önce imparatorluk döneminin Başbakanı Otto von Bismarck tarafindan tasarlanan dünyanın ilk resmi emeklilik sistemidir. Alman Sosyal Sigorta Sistemi diğer Avrupa ülkeleri tarafından örnek alınmıştır.

 

Dünyadaki birçok ülke tarafından da örnek alınan Alman emeklilik sistemi, nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesi gibi göstergeler ve gelecekte çalışacak nüfusun sayısının azalması sebebiyle baskı altına girerek parlak yapısından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

2030 yılında Almanya'daki nüfus 2-3 milyon daha azalacak ve hatta 2050 yılında nüfusumuz 70 milyona düşecek. Belki daha da az olacağız. Bu neden böyle? Çünkü, ihtiyacımız olandan daha az çocuk yapmaktayız. Bu da tabii ki toplumdaki sağlıklı gelişmeyi engelleyen bir durum. Yaşlanmak tabii ki güzel bir kazanım. Çünkü bilgi, bir şeye muktedir olma ve yaşam kalitemizi her geçen gün artırıyor. Yaşlanmayı yaşamın güzel bir parçası olarak algılamalıyız ancak şu anda 65 yaş ve üstü insanlar toplumun yüzde 20'sini oluşturmaktadır. 2040 yılında ise bu oran yüzde 30'a çıkacak.  Eskiden Almanya'da 6 kişi çalışır ve bir emeklinin parasını öderdi ama bugün 3 kişi çalışıp, bir emeklinin maaşını ödeyebiliyor. 2030 yılında ise 2 kişi çalışıp, bir kişinin emeklilik parasını ödeyecek.

Yapılan hesaplamalara göre, 2025 yılına kadar 6 milyon insanın emekli olacağı ülkede, sorun 2030’lu yıllar sonrasında güvenlik sisteminden, çalışma piyasalarına kadar hemen her sahada çok daha büyük bir boyut alacak.

Uzmanlar 2050’li yıllara gelindiğinde her üç kişiden birinin 65 yaş üzerinde olacağı Almanya’da genç nüfusun ülkenin sosyal gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağından, buna paralel sosyal güvenlik sistemindeki dengenin bozulmasıyla sağlık ve bakım giderlerinin finansmanının çökeceğinden yola çıkıyor. Aşırı sağcılar dışında hemen tüm partiler, ekonomi uzmanları ve sanayi çevreleri Almanya’nın yaşlanma ve nüfus ile bağlantılı sorunlarını en azından kontrol altında tutabilmek için kalifiye göçmenleri ülkeye çekmekten başka seçenek olmadığı ve göç politikalarında radikal değişiklikler gerektiği konusunda hemfikirler. Biz Almanya’da yaşayan, yaşlanan Türklerin de bu sorunları önceden görerek emeklilik konusunda alternatif çözümler üzerine odaklanması elzemdir.

 

Kalifiye eleman sıkıntısına çare arayan Almanya’nın umudu son iki yılda Euro krizinden etkilenen ve işsizliğin rekora koştuğu İspanya ve İtalya oldu.

Alman Federal İstatistik Dairesi tarafından açıklanan verilere göre geçen yıl Almanya’ya gelenlerin sayısı son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaştı. Ancak Berlin Uyum Senatörü Dilek Kolat ülkede yaşayan çoğu Türk ve genç işsizleri kalifiye etmek yerine ülke dışından gelenlere iş piyasasında öncelik verilmesini gerilim yaratacak bir konu olarak görüyor. Almanya’daki Türklerin entegrasyon çabalarının boşa çıkmaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



Baden Haber

Ender Erdikici

Bazen çok incedir ayarlar. Bazen azı karar, çoğu zarar derler kısaca. Bazen pamuk ipliğine bağlıdır
hayatımız…
Hayatımızdaki en anlamlı kavramları düşündüğümde anahtar bir kelime: DENGE.
Evren’in işleyişinde muazzam bir şekilde varlığını hissettirir bize. Nefes bile alamayız onsuz. Sadece
basit bir kelime gibi gözükse de şu an hayatımızdaki yeri ve önemi bir kelimeden çok daha
önemlidir. Psikolojik bağlamda ele aldıktan sonra bilimsel verilerle daha bir somutlaştırıp politik
alanda hayatımıza olumsuz etkileriyle durumdan bir ders çıkaracağız hep birlikte. Size değişik bir
bakış açısıyla durumu daha iyi izah edebileceğimi düşündüm.
Denge hayatımızın her anında, her aşamasında vardır ve ağırlığını hissettirir. Önümüzde dağ gibi
aşılmaz görünen sorunlar ya da günlük hayatımızda sürekli ayağımıza bağ olan takıntılarımız,
geçmişin muhakemesi yapıldığında kendini daha bir belli eder.
DENGESİZLİK. Keşkelerin vicdanımızda bıraktığı acı, dengelerin düzeniyle derlenir, toparlanır,
hafifler. İlginin dozajı abartıldığında kıskançlık olarak algılanır. Denge bozulmaya başladığında
başlayan duygu karmaşasıdır bu.
Sevgi gibi kutsal bir duygu bile abartıldığında sıkar. Az gösterilirse ilgisizlik olarak kayda geçer.
Özel hayatımızda olduğu kadar toplumsal ilişkilerimizde de belli eder kendini. İlgi abartıldığında
bozulan dengenin adı fanatikliktir. İçinden çıkamadığımız düşünceler obsesyona, yani saplantıya
dönüşüp psikolojik dengemizi dolayısıyla günlük hayatımızı alt üst eder.
Alınan alkolün dozajı kaçarsa çakır-keyiflik sarhoşluğa, daha da abartılırsa alkolikliğe
dönüşüp hayatımızdaki dengeyi alt üst eder. Böyle bir bozulma, ailemizi ve yakın çevremizi
olumsuz etkiler ve neticede bozulan dengenin domino etkisine şahit oluruz.
Bireyselden toplumsala bir geçiş yapalım isterseniz. Yaşadığımız göç dalgalarında denge faktörünü
bir irdeleyelim. Endüstrileşen dünya, devletlerin atmosfere saldıkları gazlar, çevresel dengeleri
altüst ediyor ve oluşan sera etkisiyle kuraklaşan Afrika kıtası yaşanılmaz hale gelirken, göç ve
kaçış istikametleri bu olaya sebep olan ülkeler olunca yardıma muhtaç insanlara sırtlarını
dönüyorlar. Buna da egoizmin abartılmış hatta en dengesiz hali, yani bencillik adını verebiliriz.
Ortadoğu’da sahip oldukları yeraltı zenginliklerinden dolayı bozulan dengelere bir bakalım. Vicdani
terazinin dengesi ne halde dersiniz? Batı’nın sattığı ya da hibe ettiği silahlarla kan gölüne dönen bu
coğrafyadan, hayatlarını tehlikeye atıp kapısına dayandıkları Avrupa ve Amerika kapısı yüzlerine
çarpıldığında o insanların halini düşündükçe vicdan sahibi herkesin dengesi alt üst olmak
durumunda.
Hepimiz aynı bottayız, yani aynı dünyada yaşıyoruz. Batarsak hep beraber batarız. Dengemize
dikkat edelim.
Ender Erdikici

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde
yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu
tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz. Bir konunun altını çizmeden de
edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla
Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu
saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz
ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir
şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa
verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik
ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

Ankara

ABD'de yapılan bilimsel araştırmayla, her gün elektronik sigara kullananlarda kalp krizi riskinin sigaraiçmeyenlere göre yaklaşık iki kat fazla olduğu belirlendi.

Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) Tütün Çalışma Grubu Üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Bilir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, dünya genelinde her yıl yaklaşık 7 milyon kişinin sigaraya bağlı hastalıklar sonucunda yaşamını yitirdiğini söyledi.

Tütün ürünleri kullanımı ve sigara dumanından pasif etkilenmenin, kalp ve solunum hastalıkları ile akciğer kanseri ve diğer kanserlerin gelişmesinde etkili olduğunu vurgulayan Bilir, bu konuda yapılan araştırmaların sigara içenlerin en çok kalp krizi, akciğer kanseri ve KOAH nedeniyle hayatını kaybettiğini ortaya koyduğunu ifade etti.

Sigaranın zararlarına ilişkin yürütülen çalışmalar ve uygulamaya konulan yasal düzenlemelere karşın tütün endüstrisinin de boş durmadığını ve kullanım oranlarını artırabilmek amacıyla sürekli farklı ürünleri piyasaya sürdüğünü anlatan Bilir, bu ürünler içinde elektronik sigaranın öne çıktığını aktardı.

Prof. Dr. Bilir, endüstrinin katran ve nikotin oranı azaltılmış "light sigara", mentollü ya da meyve aromalı sigaraların ardından katran içermeyen, sadece nikotin içeren "Elektronik Nikotin Sağlayıcı Cihaz" isimli ürünleri tüketiciye sunduğunu dile getirdi.

Bilir, özellikle gençler arasında elektronik sigara kullanım oranının her geçen gün arttığına dikkati çekti.

"Araştırma yaklaşık 70 bin kişi üzerinde gerçekleştirildi"

Prof. Dr. Bilir, elektronik sigaranın sağlığa zararlarına ilişkin son olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde yeni bir araştırma yapıldığına değindi.

Elektronik sigara kullananlarda kalp krizi riskinin incelendiğini araştırma sonucunun, Amerikan Koruyucu Hekimlik Dergisi'nde (American Journal of Preventive Medicine) yayımlandığını anlatan Bilir, şunları kaydetti:

"ABD'de yapılan 'Ulusal Sağlık Araştırması' kapsamında toplam 70 bine yakın kişinin sigara ve elektronik sigara kullanımına ilişkin bilgileri edinildi. Katılımcıların sigara ve elektronik sigara kullanım durumları, 'hiç kullanmamış, eskiden kullanmış, halen ara sıra kullanıyor ve halen her gün kullanıyor' olmak üzere 4 grup halinde değerlendirildi. İzlem sonunda, her gün elektronik sigara kullananlarda kalp krizi riskinin, herhangi bir tütün ürünü kullanmayanlara oranla 1,8 kat arttığı saptandı. Aynı çalışmada her gün sigara kullananlardaki risk artışı da 2,7 kat olarak belirlendi."

Prof. Dr. Bilir, araştırma kapsamında katılımcıların hipertansiyon, yüksek kolesterol, diyabet ve obezite varlığı gibi özellikleri ile yaş ve cinsiyet bilgilerine de ulaşıldığını anlattı.

Bu faktörlerin de kalp krizi riskini artırdığına işaret eden Bilir, "Araştırmada, elektronik sigara kullanılmasının bu faktörlerden bağımsız olarak kalp krizi riskini artırdığı da tespit edildi." bilgisini verdi.

Ankara

Termal Sağlık ve Turizm Derneği (TESTUD) Başkanı Yavuz Yılık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 22 Mart'ın Dünya Su Günü olarak kutlandığını, bunu farkındalık yaratma adına önemli bulduklarını söyledi. 

Yaşamsal bir kaynak olan suyun turizm için de önemli bir araç olduğuna dikkati çeken Yılık, bu anlamda suyun ekonomik değerinin unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Yılık, 3 tarafı denizlerle kaplı ve nitelikli şifalı sularıyla Türkiye'nin önemli bir potansiyele sahip olduğunu dile getirerek, "Denizleri, nehirleri ve göllerinin dışında şifalı sularıyla önemli bir turizm merkezi olan Türkiye ekonomisine, termal turizmin katkısı büyük. Ülkemiz yaklaşık bin 500 doğal kaplıca su kaynağıyla dünyada ilk 7 ülke arasında yer alıyor." diye konuştu.

"Şifalı sularımız korunup, doğru kullanılmalı"

Türkiye'deki termal suların hem su kalitesi, debi ve sıcaklıkları hem de çeşitli fiziksel ve kimyasal özellikleriyle Avrupa'daki termal sulardan daha üstün niteliklere sahip olduğuna işaret eden Yılık, sözlerine şöyle devam etti:

"Termal turizmin ülke ekonomilerine sağladığı katkı göz ardı edilemez. 2018 sonu itibarıyla sağlık turizminde Türkiye'yi tercih eden turist sayısının 1 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. Ülkemiz, termal sağlık turizmindeki hedeflerini büyüttü. Bu bağlamda sağlık dağıtan şifalı sularımızın korunması, doğru kullanılması ve aynı niteliklerle gelecek nesillere aktarılması da ülkenin geleceği için önem taşıyor. Bu konudaki farkındalık çalışmalarına da önem verilmesi şart."

Yılık, TESTUD olarak Türkiye'nin sağlık turizm pastasından daha büyük dilim almasını hedeflediklerini, termal kaynakların doğru kullanımı ve korunmasına yönelik çalışmalar gerçekleştirdiklerini kaydetti.

Eskişehir

Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Öztürk, yaptığı çalışmalara göre, direksiyon başında uyuklamaya bağlı trafik kazası geçiren veya kaza tehlikesi atlatan şoförlerin oranının yüzde 15-17 olduğunu bildirdi.

Prof. Dr. Öztürk, bir program kapsamında geldiği Eskişehir'de AA muhabirine yaptığı açıklamada, ülkede uyku rahatsızlıklarının yaygın görüldüğünü söyledi.

Özellikle uykuda solunum bozukluklarının toplumda yüzde 5'lerden başlayıp, ileri yaşlara doğru yüzde 20'lere çıktığını anlatan Öztürk, rahatsızlığın horlamayla başladığını ifade etti.

Öztürk, "Uyku sağlığımız ve kalitemiz toplumsal olarak bozuk. Bu konuda farkındalık oluşturmamız, uyku hastalıkları konusunda bilgi düzeyimizi artırmamız gerekiyor." dedi.

Uyku hastalıklarının tedavi edilmesinin birçok nedenle büyük önem taşıdığına dikkati çeken Öztürk, bunlar arasında "trafik kazalarının engellenmesinin" de bulunduğunu belirtti.

Öztürk, profesyonel sürücülerde uyuklamanın, trafik kazalarının en önemli nedenlerinden birisi olduğuna işaret etti.

320 toplu taşıma sürücüsü üzerinde araştırma yapıldı

Diğer araştırmayı ise Edirne ve Hatay'daki 320 toplu taşıma sürücüsü üzerinde yaptıklarını anlatan Öztürk, "Araştırmaya katılan sürücülerden 49'u, uykusuzluk ve uyuklamayla alakalı en az bir kazaya karışmış veya kazaya ramak kalmış. Bu grup gece daha az uyuyor, daha çok apne şikayetleri var." bilgisini verdi.

Bu kazaların önlenebilir olduğunu vurgulayan Öztürk, "Yaptığımız çalışmalara göre, direksiyon başında uyuklamaya bağlı trafik kazası geçirdiğini veya kaza tehlikesi atlattığını söyleyen şoförlerin oranı yüzde 15-17 arasında." dedi.

Şoförlerin uyku sağlığının korunmasının, araçlarla insanları taşımaları nedeniyle de önem taşıdığını belirten Öztürk, nöbet tutulan işlerde, güvenlik ve sağlık alanında, hava yollarında çalışanlar açısından da bu durumun önemli olduğunu söyledi.

"Uyku sağlığının ekonomik boyutu da önemli"

Benzer çalışmaların yurt dışında da yapıldığını anlatan Öztürk, şunları kaydetti:

"Her yıl ABD'de motorlu araç kazalarında 110 binin üzerinde kişi yaralanıyor, 5 binden fazla kişi yaşamını yitiriyor. Çalışmalar, ABD'deki kazaların yüzde 1 ila 3'ünü, sürücülerin uyuyakalmasına veya uykulu olmasına bağlıyor. Norveç'te bu oran yüzde 4, İngiltere'de ise yüzde 16. Uyku sağlığının ekonomik boyutu da önemli. Bazı ülkelerde yapılmış çalışmalara göre, uykuya bağlı kazaların yıllık maliyeti 5 milyar dolar civarında. Bu önlenebilir, ekonomiye katkı sağlanabilir bir durumdur. O zaman nereden başlamak lazım? Uyku hijyeni dediğimiz kuralları öğrenerek, uykumuzu sağlıklı tutmakla ilgili önlemleri alarak başlayabiliriz. Uyku hekiminden destek alabiliriz."

İstanbul

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital bağımlılığın çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik yansımalarına ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Teknolojinin özellikle Y ve Z kuşakları arasında yaygın kullanıldığını, bu durumunun, aşırı, kötü, tehlikeli ve zararlı kullanımları da beraberinde getirdiğini belirten Tarhan, öte yandan dijital mecranın toplumdaki ulaşılabilirliği arttırması, hayatı kolaylaştırması ve refah seviyesine ciddi katkılarda bulunması sebebiyle faydalı da olduğunu ifade etti. 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital dünyayla fazla temasta bulunan kişilerin, bunu kötüye kullanıma yöneldiklerine ya da kullanımının zararlarını taşıdıklarına dikkat çekerek, bazı kişilerin de genetik olarak "bağımlılık risk grubunda" yer aldıkları için bağımlı olduklarını belirtti.

Bağımlılık ve bağlanma arasında, bir nedensellik bağı bulunduğunu aktaran Tarhan, şöyle devam etti:

"Bağlanma, sosyal bir varlık olan insan için temel özelliklerinden biri. Bağlanma duygusunda kişinin aileye ait hissetmesi hem de özgür olmayı başarması gerekiyor. Bazı kişiler bunu yapamıyorlar. Bireyselleşemiyorlar, özerk kararlarını veremiyorlar, bağlanmayı başaramıyorlar. Bağlanmayı bağımlılık haline dönüştürüyorlar. Bağımlılık aslında, kişinin bağlanma enerjisini yönetememesidir. Bağlanma enerjisini yönetiyorsa bir kişi bağımlı olmaz. Ancak dengeli bir bağlanma içerisine girer. Bağlanma tıpkı nükleer enerji gibidir. Doğru yerde kullanırsan insanın hayatına aydınlatır, kolaylık sağlar, enerji verir. Kötüye kullanırsan bomba gibi zarar verir. Bu nedenle dijital dünya da bu şekilde."

"Kişi, sanal dünyayı doğru yönetirse bağımlılık olmuyor"

Prof. Dr. Tarhan, doğuştan bağlanmaya yatkın olan ve özellikle riskli davranış geni taşıyan kişilerde, bağımlılık nesnelerine karşı aşırı kullanımlarının olduğunu ifade ederek, "Risk esnasında beyin dopamin salgılıyor. Dopamin salgıladığı için müthiş keyif alıyor. Keyif aldıkça daha çok ilgileniyorlar. Bağlılığı, bağlanmaya dönüştürüyorlar. Bunlar genellikle, kıpır kıpır, hareketli, yeniliği seven, deneyimlere açık, kolay aşık olan kişilerdir." dedi.

Herkesin dijital dünyayla iç içe olduğuna ancak bağımlılığın herkeste görülmediğine dikkat çeken Tarhan, özellikle beyninde serotonin ve dopamin hormonları az salgılanan insanların, depresyona girdiklerinde stres azaltma yöntemi olarak dijital dünyayla ilgilendiklerini kaydetti.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kişinin sanal dünyayı doğru yönetmesi takdirde bağımlı olmayacağının altını çizerek, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Onun için zamanını ve dikkatini yöneten kişiler kendilerini koruyabiliyorlar. Çocuklar ve gençler de bu konuda çok olgun değiller. Bu nedenle en büyük risk grubunu onlar oluşturuyor. Bağlanma her genç için bir risktir. Eğer stres azaltma tekniği gibi rahatlamak ve mutlu olmak için yapıyorsa hızla bağımlı hale gelir. Anneye ve babaya kızarsa, öç almak için yapabilir ya da kişi böyle bir durumda, duygularını yönetemediği için ilgi gösterenin etkisinde kalabilir. Genellikle mutluluk duygusunu tatmin edemeyen kişiler risk grubunda. Burada zayıf aileyi ve kötü arkadaşı görüyoruz. İki grupta da bağlılığı, bağımlılığa dönüştürüyorlar."

Çocuklar sanal dünyanın okuryazarı olursa ihtiyaçları kadar ilgileneceklerini ve ihtiyacı olmadığında bırakabileceklerini söyleyen Tarhan, "Bu onun hayatını kolaylaştırır, orada bilgiye ve arkadaş gruplarına ulaşır ama bunu tutku halinde yaparsa ve çocuğun tek ilgi alanı dijital dünyaysa tehlikede demektir. Ancak çocuğun tek ilgi alanı o değilse, arkadaşları varsa ama bilgisayarla da oynuyorsa bu çocuk bağlanma duygusunu yönetebiliyor demektir. Böyle durumlarda korkmamak gerekir." diye konuştu.

"Okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir"

Prof. Dr. Tarhan, çocuklarıyla dijital dünya hakkında yanlışı ve doğruyu konuşabilen ebeveynlerin, onları gözetim altında tutabildiğini ifade etti. Özellikle 6 yaş öncesinde, çocuğun ailenin denetimi olmadan bilgisayarın karşısına oturtulmaması gerektiğinin altını çizen Tarhan, çocukların dijital dünyayı planlı kullanmayı öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

Ailelerin, çocuklarının dijital alışkanlıklarının bağımlılığa dönüştüğünü nasıl anlayacaklarına ilişkin de bilgi veren Tarhan, şunları kaydetti:

"(Bağımlılığın) Bazı kriterleri var. Aşırı zihinsel uğraş varsa, bu olmadığı zaman kendini kötü hissediyor ve krize giriyorsa, yoksunluk belirtileri başlamış demektir. Bağımlılığıyla geçirdiği zaman beklenenden daha uzun oluyorsa, bağımlılık başladı demektir. Bir diğer özellik de başarısız bırakma girişimleridir. 'Çok kullanıyorum', 'Hayatımı mahvediyor' der, 'Bırakacağım' diye söz verir. Bakar ki, akşam yine bırakamamış ve bununla ilgili yalan söylemeye başlar. Çocuk internetle, bilgisayarla ilgili yalan söylemeye başladıysa, bağımlılığın ön belirtileri başladı demektir. Derslerini ihmal ediyorsa, bununla ilgileniyorsa, okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir. Bütün bunlar varsa, anne ve baba çocuktaki bağımlılıkla ilgili ön belirtileri görüyordur ve hemen çocuğun ilgisini ve dikkatini çekecek yeni ilgi alanları bulmak gerekiyor."

Çocuklar ve gençler mutlu olursa, dijital dünyaya ihtiyaç duymayacağını belirten Tarhan, "Geneli mutsuz olan ya da eş geçimsizliği olan ailelerdeki çocuklar bu konuda risk grubunda. Evi seven, sohbeti seven, aile içerisinde paylaşım varsa, anne ve baba dert ortağıysa ya da dert ortağı olabilecek abla, abi, kardeş varsa o çocuklar kolaylıkla duygusal ihtiyaçlarını gideriyorlar. Duygusal boşluk içerisindeyse bir çocuk, sanal bağımlılıklara yöneliyor." dedi.

İnternet, akıllı telefon, televizyon "evin açık kapısı"

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, internet, akıllı telefon, televizyon gibi cihazlara "evin açık kapısı" dediklerini ifade ederek, çocukların evlerinin güvenli ortamındaki açık kapıda, yaşlarına uymayan şeylerle baş başa kaldığına dikkat çekti.

Çocukların fiziksel gelişimlerine ve ruhsal yapılarına uygun olmayan bilgilere maruz kaldıklarını vurgulayan Tarhan, "Erotik, pornografik materyallerden tutun da, yaşının algılayamayacağı şiddet, ölüm, yaralama olayları... Çocuğun kavramsal ve sembolik dünyası gelişmediğinde, bu bilgilere maruz kalması kişiliğini ve gelişen ruhunu zedeler." dedi.

Prof. Dr. Tarhan, burada çocukların ailelerinden sonra, rol model aldıkları öğretmenlerine de birçok görev düştüğünü dile getirerek, sanal kullanım ile ilgili çocuğa karşı herkesin ortak bir dil kullanması gerektiğini söyledi.

Devletin güvenli internet konusundaki çalışmalarına da değinen Tarhan, "Güvenli internette, internet kilitleri ve şifreleri oluşturuluyor. Çocuğuyla baş edemeyen anne ve babalar, bu yolu kullanabilir. Devletin bu konudaki toplumu bilgilendirme çalışmalarına ihtiyaç var. Üniversitelerdeki bilimsel bilgiyi, topluma mal etmeye çalışmalıyız." diye konuştu.

Yeni yılın ilk günlerinde, hemen hemen hepimizin yaptığı bir şeydir; “bir önceki yılın muhasebesi.” Bu hesaplaşma, ne kadar para kazanıp, ne kadar harcadığınızdan ziyade, ne kadar insan kazanıp, ne kadar insan tarafından harcandığınızla ilgilidir çoğu zaman. Sizi harcayan dostlarınızın, kardeş bildiklerinizin, sırtınızı yasladıklarınızın, giderayak size son bir iyilikleri dokunmuştur aslında hiç farkında olmasalar da. Size, “affetmemenin dayanılmaz hafifliğini” öğretmişlerdir, sırtınızdaki bıçak darbelerinin her birisiyle...

 

Affetmek, affeden için her zaman doğru bir davranış mıdır? Ya da affetmek her zaman büyüklük müdür? Ya da ne bileyim, affetmek, psikolojimizdeki savunma mekanizmalarımızın da yardımıyla, kendimizi kandırıp, avutmak mıdır aslında?

 

HER İNSAN VE HER HATA AFFEDİLMEYE DEĞER Mİ?

 

Biliyorum, affetmek konusunda bu kadar toz pembe, bu kadar bilgece tavsiyelerin uçuştuğu bir ortamda, koşulsuz affedebilmenin, kişisel gelişimin temel unsurlarından birisi olarak dayatıldığı günümüzde, şeytanın avukatlığını yaparak, yukarıdaki sorularla biraz aklınızı karıştırmış olabilirim. Aslında çok uzun zamandır zihnimi meşgul eden bu sorulara, eğer izin verirseniz, edinmek zorunda bırakıldığım  “engin tecrübelerime” ve kendi iç hesaplaşmalarım neticesinde vardığım sonuçlara göre yanıt vermeye çalışayım.

 

Yukarıdaki sorulara yanıt bulmak için, öncelikle affetmeniz beklenen olayın, yanlışlıkla mı yoksa kasıtlı olarak mı gerçekleştiğini bilmeniz çok önemlidir. Yani karşınızda istemeden, yanlışlıkla sizi kıran ve bu hatasından dolayı da mahcup olan bir insan mı var, yoksa, bilerek ve isteyerek sizi inciten, ötekileştiren ve yok sayan bir insan mı? Ve daha da kötüsü, özür dilemek bir yana, her karşınıza çıktığında, hiç bir şey yokmuş gibi, pervasızca size elini uzatan bir ikiyüzlü mü? Unutmayın ki; affetmenin ön koşulu, hatalı olan tarafın pişmanlığını fark etmesi, bunu dile getirmesi ve özür dilemesidir. Bunun dışındaki affedişler, kişinin kendisini “bağışlayıcı” olarak görüp, bu duygusundan beslenme çabasından öteye gidemez ve ne yazık ki kişinin kendi öz saygısına büyük ölçüde zarar verir.

 

İnsanların “Sevgi Pıtırcığı” haline getirilmeye çalışıldığı günümüzde, hatalı affedişleriniz, (başkalarından çok daha fazlasıyla) kendinize karşı duymanız gereken saygıyı hiç fark etmeseniz de, büyük ölçüde zedeler. Ve yine unutmayın ki; en büyük bağışlayıcı olarak bilinen Tanrı, hiç koşulsuz ve her seferinde affediyor olsaydı, “cehennem” diye bir kavram olmazdı herhalde.

 

Yani özetle, sizi bilerek ve isteyerek “harcayan” (eski) dostlarınızı, kardeş bildiklerinizi, affedebilmeye ilişkin harcayacağınız sabrı ve enerjiyi, sizi hak eden gerçek dostlarınıza harcayın. Az ama “öz” olsunlar hayatınızda. Maskeleri düşenlerin maskelerini, kendi ellerinizle bir daha takıp, sizi üzmelerine bir kez daha izin vermeyin. Her zaman için hayatta sizin için en değerli olanın, “siz” olmanız gerektiğini, sevginizi, zamanınızı, dostluğunuzu, kardeşliğinizi, hoşgörünüzü, sizi hak edebilenlerle paylaşmanızın ise, mutluluğunuzun mutlak şartı olduğunu her daim anımsayın. Unutmayın ki; sizi hak etmeyenlere değer vermek, size değer verenlere haksızlık etmekten başka bir işe yaramaz. Sağlıklı günler dilerim...


Psikolog Kutay Ürkmen

ANKARA - Yeşim Sert Karaaslan

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Emrah Can, çocukların dijital medyanın zararlarından korunması gerektiğini belirterek, "Dijital medya, çocukları hem uygunsuz içeriklere maruz bırakabiliyor hem de olumsuz fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle dil gelişiminin en belirgin olduğu ilk 2 yaş için dijital medya kullanımı önerilmiyor." dedi.

Cep telefonu, tablet, bilgisayar ve televizyon gibi dijital medya kullanımının çocuklar üzerindeki fiziksel ve psikolojik olumsuz etkileri konusuna dikkati çeken Can, çocukların, dünyayı etki-tepki zinciriyle yorumlayarak deneyim geliştirdiğini anlattı.

Dijital medyanın artık sadece okul çağı ve ergenlik çağında değil, okul öncesi, hatta süt çocukluğu döneminden itibaren hayatın içine girdiğini belirten Can, bilindik isimleriyle cep telefonu, bilgisayar-tablet ve televizyonun yetişkinler kadar çocukları da "bağımlılık" tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığını aktardı.

Bazı annelerin küçük çocuklarına yemek yedirmek ya da ilgiyi dağıtmak amacıyla dijital medyayı kullanabildiğine işaret eden Can, bunun çocuk sağlığı için doğru olmadığını vurguladı. Can, "Dijital medya, hem içerdiği uygunsuz içeriklere çocukları maruz bırakabiliyor hem de olumsuz fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle dil gelişiminin en belirgin olduğu ilk 2 yaş için dijital medya kullanımı önerilmiyor." uyarısında bulundu.

"İlk 2 yaşta çocuklar dijital medya ile tanışmamalı"

Bu yaş grubunda kullanılan medya araçlarının, bebeklerin konuşma sürecine zarar verdiğinin altını çizen Can, şunları söyledi:

"Çocuklar, dünyayı duyularıyla tanıyor, etki-tepki zinciriyle yorumlayarak deneyim geliştiriyor. Oysa medya kullanımı, çocuğun duygu ve davranışlarına cevap veremediğinden çocuğu ikili ilişki yerine tek taraflı etkileşime alıyor. Kendi tepkisine yanıt alamayan çocuk için iletişim ve gelişim giderek bozuluyor. İdeal olan ilk 2 yaşta çocukların dijital medya ile tanışmamasıdır. Devam eden süreçteki 2-3 yaş arasında ise dijital medya ile geçirilen süre 30 dakikayı geçmemelidir."

Çocukların 3 yaştan sonraki dönemde anne-baba kontrolünde sınırlı zamanlarda yaşına uygun programları izleyebileceklerini ifade eden Doç. Dr. Can, şöyle konuştu:

"Ancak bu sürenin günlük 1 saati geçmemesi gerekiyor. Devam eden 4-6 yaş dönem olan okul öncesinde dijital medya kullanıcılığının ilerideki okul yaşamında faydalı olup olmayacağı konusu belirsizdir. Ancak eğitim sisteminde bazı okullarda tabletlerle ödevlerini yapan öğrenciler olduğundan kullanımdaki aşinalığın kısmi de olsa faydalı olabileceği düşünülebilir. Böyle dahi olsa bu dönemde oyunlar, eğitici uygulamalar ve videolar için de sürenin maksimum günlük 2 saati geçmemesi gerekiyor.

Ergenlik döneminde özellikle cep telefonu, bilgisayar ve tabletler televizyonun yerini alıyor. Sosyal medya kullanımının bu yaş grubunda yaygın kullanımı, cep telefonundan internet erişimiyle izlenebilen video ve sosyal medya paylaşımları kullanım süresini çok artırıyor. Bu durum aile içi ve arkadaşlar arası iletişimi olumsuz etkileyebiliyor. Gençler yaygın sosyal medya uygulamalarıyla iletişim kuruyor, video kanallarından video izliyor ve aniden uygunsuz reklamlara maruz kalabiliyor. Bu durum sosyal ve psikolojik etkilerinin yanında fiziksel olarak da hareketsizliğe neden olarak ve obeziteyi artan bir sorun haline getiriyor."

Doç. Dr. Can, çocuklarının dijital medya bağımlısı olmaması için erken dönemde önlem alınması gerektiğini vurgulayarak bu gerekçelerle anne ve babaların özellikle ilk 2 yaşta çocuklarını dijital medya kullanımından uzak tutmaları, sonraki dönemlerde süre ve içerik kısmına dikkat etmeleri gerektiğini kaydetti.