BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Avrupa şampiyonu kick boksçu Nemrut Dağı'nda çalış

Beşiktaş-Galatasaray rekabetinden ilginç notlar

Galatasaray Avrupa'da 276. maçına çıkıyor

Türk takımları Avrupa sınavında

Almanya iç istihbaratı DİTİB'i izlemeyecek

VakıfBank Kadın Voleybol Takımı dünya şampiyonu

Fenerbahçe küme düşme hattında

Merkel'in halefi Annegret Kramp-Karrenbauer oldu

Merkel, CDU genel başkanı olarak son kez konuştu

ENERJİ’NİN İPEK YOLU: TANAP

'Trans yağların kaldırılması yılda 540 bin ölümü e

Kalp krizi riskini tahmin edebilen biyosensör geli

Lise öğrencileri Google Bilim Fuarı'nda yarı final

Alman sanayi üretiminde beklenmedik azalış

Merkel'in halefi belli oluyor

Ramil Guliyev'e 'yılın atleti' ödülü

Paris'te cumartesi günü hayat duracak

Colombano: Uzaylılar Dünya'yı halihazırda ziyaret

Fransa'da akaryakıt zamları 2019 yılı için iptal e

Arrow
Arrow
ArrowArrow

Almanya iç istihbaratı DİTİB'i izle

VakıfBank Kadın Voleybol Takımı dün

Fenerbahçe küme düşme hattında

Merkel'in halefi Annegret Kramp-Kar

Merkel, CDU genel başkanı olarak so

ENERJİ’NİN İPEK YOLU: TANAP

'Trans yağların kaldırılması yılda

Kalp krizi riskini tahmin edebilen

Lise öğrencileri Google Bilim Fuarı

Alman sanayi üretiminde beklenmedik

Merkel'in halefi belli oluyor

Ramil Guliyev'e 'yılın atleti' ödül

Paris'te cumartesi günü hayat durac

Colombano: Uzaylılar Dünya'yı halih

Fransa'da akaryakıt zamları 2019 yı

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Almanya iç istihbaratı DİTİB'i izle

VakıfBank Kadın Voleybol Takımı dün

Fenerbahçe küme düşme hattında

Merkel'in halefi Annegret Kramp-Kar

Merkel, CDU genel başkanı olarak so

ENERJİ’NİN İPEK YOLU: TANAP

'Trans yağların kaldırılması yılda

Kalp krizi riskini tahmin edebilen

Lise öğrencileri Google Bilim Fuarı

Alman sanayi üretiminde beklenmedik

Merkel'in halefi belli oluyor

Ramil Guliyev'e 'yılın atleti' ödül

Paris'te cumartesi günü hayat durac

Colombano: Uzaylılar Dünya'yı halih

Fransa'da akaryakıt zamları 2019 yı

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Almanya iç istihbaratı DİTİB'i izle

VakıfBank Kadın Voleybol Takımı dün

Fenerbahçe küme düşme hattında

Merkel'in halefi Annegret Kramp-Kar

Merkel, CDU genel başkanı olarak so

ENERJİ’NİN İPEK YOLU: TANAP

'Trans yağların kaldırılması yılda

Kalp krizi riskini tahmin edebilen

Lise öğrencileri Google Bilim Fuarı

Alman sanayi üretiminde beklenmedik

Merkel'in halefi belli oluyor

Ramil Guliyev'e 'yılın atleti' ödül

Paris'te cumartesi günü hayat durac

Colombano: Uzaylılar Dünya'yı halih

Fransa'da akaryakıt zamları 2019 yı

Arrow
Arrow
Slider

Almanya iç istihbaratı DİTİB'i izle

VakıfBank Kadın Voleybol Takımı dün

Fenerbahçe küme düşme hattında

Merkel'in halefi Annegret Kramp-Kar

Merkel, CDU genel başkanı olarak so

ENERJİ’NİN İPEK YOLU: TANAP

'Trans yağların kaldırılması yılda

Kalp krizi riskini tahmin edebilen

Lise öğrencileri Google Bilim Fuarı

Alman sanayi üretiminde beklenmedik

Merkel'in halefi belli oluyor

Ramil Guliyev'e 'yılın atleti' ödül

Paris'te cumartesi günü hayat durac

Colombano: Uzaylılar Dünya'yı halih

Fransa'da akaryakıt zamları 2019 yı

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

Colombano: Uzaylılar Dünya'yı halihazırda ziyaret

Dünya literatürüne kaşifinin adıyla girdi

NASA'nın yeni keşif aracı Mars'ta Jezero kraterine

En parlak galaksi W2246-0526 komşularını yiyor

İSTANBUL - Zehra Melek Çat

Lise öğrencileri Emirhan Belli ve Serkan Aslan, sebze ve meyve atıklarından biyoplastik üretmeyi amaçlayan projeleriyle Google Bilim Fuarı'nda (Google Science Fair) yarı finale kalmayı başardı.

Borsa İstanbul Başakşehir Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi 11. sınıf öğrencisi Belli, izlediği çevre kirliliği haberlerinden etkilenerek, "doğaya zarar vermeyen plastik" üretmek için çalışmaya başladı.

Projeye Şehremini Anadolu Lisesi 11. sınıf öğrencisi Serkan Aslan da dahil oldu. Gerekli olan laboratuvar malzemelerini ve kimyasalları üniversiteyle belediyelerin laboratuvarlarından temin eden öğrenciler, Belli'nin evinin mutfağında sebze ve meyve kabuklarını önce macun haline getirdi.

Macun daha sonra Belli'nin annesinin yemek ve börek pişirdiği fırında kurutulup granüle dönüştürüldü.

Projeleriyle ABD'de 13-18 yaş grubunda genç bilim insanlarının yarıştığı Google Bilim Fuarı'na (Google Science Fair) katılan öğrenciler yarı finale kaldı.

Belli ve Aslan, elde ettikleri granülleri plastiğe çevirmek ve gelecek yıl mayısta yapılacak final için destek bekliyor.

Kimya bölümü öğrencisi Belli, AA muhabirine yaptığı açıklamada, plastiklerin petrol türevi olduğu için doğada çok uzun süre çözünmediğini ve çevre kirliliğine neden olduğunu söyledi.

Belli, izlediği çevre kirliliği haberlerinden de etkilendiğini belirterek, bir çözüm bulmak için organik atıkların kullanılabileceği fikrinden yola çıktığını, yaptığı araştırmalarla gıda atıklarından biyoplastik üretildiğini gördüğünü ifade etti.

Araştırmaları sırasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi'ne başvurduğunu dile getiren Belli, "Derslere katıldım. İstanbul Üniversitesi hocalarına danıştım, beni araştırma yerlerine yolladılar. 'Nasıl yapabilirim?' diye teorilere baktım. Sonrasında Tıp Fakültesi laboratuvarını kulandım. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi'nden Dr. Öğretim Üyesi Leyla Türker Şener yardımcı oldu. Bir müddet o laboratuvarı kullandım, sonra evde yapmaya karar verdim." diye konuştu.

"Küçük bir plastik örneği elde ettik"

Belli, maddi imkanları olmadığı için beheri ocakta kaynattıklarını, elde ettikleri macunu etüv yerine annesinin kullandığı ocaklı fırında pişirdiğini söyledi.

Çalışmaları sonucunda küçük bir plastik örneği elde ettiklerini vurgulayan Belli, şunları anlattı:

"İlerleme kaydedebilmemiz için laboratuvar ortamında çalışmamız lazım. Yapısında nişasta bulunduran meyve, sebze kabuklarını kullanıyoruz. Çöpe atılan sebze, meyve atıklarını aldık, onlarla neler yapabileceğimizi araştırdık. Elma kabuğunu çeşitli kimyasallarla karıştırıp püre haline getiriyoruz. Kaynattıktan sonra fırınlıyoruz ve bir gün bekletiyoruz. Evdeki fırında 80 derecede yarım saat, 1 saat bekletiyoruz."

Belli, kullandıkları kimyasalları bireysel almak için yetkilerinin olmadığını, bunları üniversitelerden ve belediyelerden temin ettiklerini dile getirdi.

Projeleriyle Google Bilim Fuarı'na katıldıklarını aktaran Belli, şöyle devam etti:

"Türkiye'den tek katılımcıydık. Yarı finalist olduk. Projemizi yazılı olarak gönderdik ama final için laboratuvar ortamında çalışmamızı sunmamız gerekiyor, plastiği elde etmek gerekiyor. Özellikle gıdayla temas eden tabak, bardak, kaşık, çatal gibi ürünler elde etmek istiyoruz. Kullandığımız plastikler doğada 450 yılda çözünüyor. Granül üzerinde denedim, biyoplastik iki haftada çözünüyor. En son organik atıkları granül hale getirdik. Metal kompleks uygulanıp sertleştirilecek fakat laboratuvar ortamımız yok. Finalde 10 kişi yarışacak."

Biyoplastik üretmek için evinin mutfağını kullanmak istediğini ailesine söylediğinde, ailesinin fikrini desteklediğini vurgulayan Belli, projesinin ödül almasıyla yurt dışında eğitim imkanı elde edebileceğini dile getirdi.

"Proje gelecek vadediyor"

Şehremini Anadolu Lisesi 11. sınıf öğrencisi Serkan Aslan da projenin gelecek vadettiğini ifade ederek, şöyle konuştu:

"Biyoplastik maliyet olarak da petrol türevi plastikten çok daha ucuz. Çöpe gidecek atıkların geri dönüşüm için kullanılması da mümkün. Petrol türevi plastik kanserojen ama biyoplastiğin zararı yok. 2 haftada çözündüğü için de doğayı kirletmiyor. Biyoplastik suda ve toprakta çok kolay çözünüyor, hatta toprakta gübre görevi bile görebilir. Projemizin en önemli özelliği canlılara ve doğaya zarar vermemesi. Projemize soyadlarımızın birleşimi olan 'Bellan' ismini verdik. İnternet sitesi kurmaya çalışıyoruz ve sosyal medya hesapları oluşturuyoruz."

ANKARA

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) Akıllı Sistemler Bölümünde çalışan bilim insanı Silvano P. Colombanodünya dışı akıllı yaşam formlarının Dünya'da halihazırda mevcut olabileceği teorisini ortaya attı.

Dünya dışı yaşam hakkındaki mevcut bakış açısının çok dar olduğunu söyleyen Colombano, üstün özellikleri olan yabancı bir yaşam formundan Dünya'ya yapılmış bir ziyareti gözden kaçırmış ve bunun "geleneksel karbon temelli yaşamdan" çok farklı olabileceğini ileri sürdü.

"Yıldızlar arası yolculukta ustalaşmış olabilirler"

Çalışmasını "Decoding Alien Intelligence" konferansında sunan Colombano, bu "son derece küçük ve zeki varlıkların" insan teknolojisinin çok ötesine geçmiş ve hatta yıldızlar arası yolculukta ustalaşmış olabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Colombano, medeniyetimizdeki teknolojik gelişmenin yaklaşık 10 bin yıl önce başladığını ve sadece son 500 yılda bilimsel yöntemlerin yükselişinin gözlendiği hesaba katıldığında gelecek bin yıl boyunca bile teknolojik gelişimi öngörmenin çok da mümkün olmadığını söyledi.

Gelecekte radyo dalgalarının da güncelliğini yitirebileceğini dile getiren Colombano, fizikçileri, en güvenilir teorilere dayanarak "UFO olgusunu çalışmaya değer görmek" için "spekülatif fizikle" uğraşmaya çağırdı.

Muhabir: Zehra Ulucak

HATAY - LALE KÖKLÜ

Hatay'ın Defne ilçesinde tespit edilen lahanagillere ait endemik yeni bitki türü, dünya literatürüne keşfeden doğaseverin adıyla girdi.

Subaşı Kuş ve Kelebek Gözlem Derneği Başkanı ve aynı zamanda doğasever olan Ali Atahan tarafından Asi Nehri kıyısındaki Subaşı mevkisinde tespit edilen bitkiye "Nocceae ali-atahanii" adı verildi.

Pembe ve canlı renkleriyle dikkatleri çeken, süs bitkisi olarak da kullanılması öngörülen tür, akademisyenler tarafından kayıt altına alınarak dünya literatürüne kazandırıldı.

Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yelda Güzel, Türkiye'de 200 yıldır flora araştırması yapıldığını ve hala yeni türlerin ortaya çıktığını söyledi.

Hatay'ın da bu konuda çok önemli olduğunu ve bu zengin hazinesine bir yenisini daha eklediğini aktaran Güzel, şöyle devam etti:

"Neredeyse burada her yıl yeni bir tür keşfediyoruz. Bu türün keşif hikayesi de Ali Bey her ne kadar amatör olsa da bir doğa bilimci titizliğiyle floristik çalışmalar yapıyor ve bu türe rastladığında da keşif için bize getirdi. Biz de bunun farklı bir tür olabileceğini düşündük ve bu cinsle ilgili Hacettepe Üniversitesinden Dr. Barış Özüdoğru ile Eskişehir Osmangazi Üniversitesinden Kurtuluş Özgişi arkadaşlarımızla birlikte daha ileri düzey moleküler ve mikroskobik çalışmalar yürüttük ve bunun yeni bir tür olduğunu kararlaştırdıktan sonra uluslararası literatüre kazandırdık. Doğaya katkılarından dolayı Ali Bey'in adını vermeyi uygun gördük ve türe Türkçe adı "Ali Dağarcığı" olan "Nocceae ali-atahanii" ismini verdik."

Doç. Dr. Güzel, yeni türle ilgili hazırlanan makalenin TÜBİTAK destekli "Turkish Journal Botany" dergisinde yayımlandığını ve böylece dünya bitki literatüründeki yerini aldığını anlattı.

Bitkinin endemik bir tür olduğunu kaydeden Güzel, görüntüsünün pembe renkli çiçekleriyle gösterişli olduğunu ve süs bitkisi olarak kullanılabileceğini de sözlerine ekledi.

Bitkiye rastlayan ve ismiyle literatüre kazandırılan Ali Atahan ise çocukluğundan bu yana doğanın içerisinde yer aldığını ve bulduğu bitkiye kendi isminin verilmesinin onurlandırıcı olduğunu ifade etti.

Doğanın çok büyük bir zenginlik olduğuna ve herkesin bunu keşfetmesi gerektiğine dikkati çeken Atahan, "15 Mart 2017 yılında pembe renkli bir çiçeğe denk geldim ve bir şeye benzetemedim. Akademisyen arkadaşlara danıştım, onlar da ilginç bir şey olduğunu düşünüp araştırmalarla yeni bir tür olabileceği fikri oluştu. Yaklaşık 3 ay boyunca bitkiden her türlü aşamada örnekler alındı ve böylece yeni bir tür olduğu tespit edildi. Benim için son derece keyifli bir durum, isimlendirme konusunda benim rolüm yok, akademisyenlerin bana ithaf etmiş olmaları son derece mutluluk verici." dedi.

Antakya Doğa, Sanat ve Turizm Derneği Başkanı Dr. Samim Kayıkçı da kentin flora zenginliğinin yanı sıra yeni türlerin de botanik turizmi açısından çok önemli olduğuna vurgu yaptı.

Doğanın ne kadar tanınırsa o kadar korunabileceğine işaret eden Kayıkçı, herkesten bu konuda duyarlı olmasını istedi.

 

VakıfBank Kadın Voleybol Takımı dün

Fenerbahçe küme düşme hattında

Ramil Guliyev'e 'yılın atleti' ödül

Yılın futbolcusu seçilmeyen yıldızl

Avrupa şampiyonu kick boksçu Nemrut

Beşiktaş-Galatasaray rekabetinden i

Arrow
Arrow
Slider

Alman emeklilik sigortası, yaklaşık 120 yıl önce imparatorluk döneminin Başbakanı Otto von Bismarck tarafindan tasarlanan dünyanın ilk resmi emeklilik sistemidir. Alman Sosyal Sigorta Sistemi diğer Avrupa ülkeleri tarafından örnek alınmıştır.

 

Dünyadaki birçok ülke tarafından da örnek alınan Alman emeklilik sistemi, nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesi gibi göstergeler ve gelecekte çalışacak nüfusun sayısının azalması sebebiyle baskı altına girerek parlak yapısından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

2030 yılında Almanya'daki nüfus 2-3 milyon daha azalacak ve hatta 2050 yılında nüfusumuz 70 milyona düşecek. Belki daha da az olacağız. Bu neden böyle? Çünkü, ihtiyacımız olandan daha az çocuk yapmaktayız. Bu da tabii ki toplumdaki sağlıklı gelişmeyi engelleyen bir durum. Yaşlanmak tabii ki güzel bir kazanım. Çünkü bilgi, bir şeye muktedir olma ve yaşam kalitemizi her geçen gün artırıyor. Yaşlanmayı yaşamın güzel bir parçası olarak algılamalıyız ancak şu anda 65 yaş ve üstü insanlar toplumun yüzde 20'sini oluşturmaktadır. 2040 yılında ise bu oran yüzde 30'a çıkacak.  Eskiden Almanya'da 6 kişi çalışır ve bir emeklinin parasını öderdi ama bugün 3 kişi çalışıp, bir emeklinin maaşını ödeyebiliyor. 2030 yılında ise 2 kişi çalışıp, bir kişinin emeklilik parasını ödeyecek.

Yapılan hesaplamalara göre, 2025 yılına kadar 6 milyon insanın emekli olacağı ülkede, sorun 2030’lu yıllar sonrasında güvenlik sisteminden, çalışma piyasalarına kadar hemen her sahada çok daha büyük bir boyut alacak.

Uzmanlar 2050’li yıllara gelindiğinde her üç kişiden birinin 65 yaş üzerinde olacağı Almanya’da genç nüfusun ülkenin sosyal gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağından, buna paralel sosyal güvenlik sistemindeki dengenin bozulmasıyla sağlık ve bakım giderlerinin finansmanının çökeceğinden yola çıkıyor. Aşırı sağcılar dışında hemen tüm partiler, ekonomi uzmanları ve sanayi çevreleri Almanya’nın yaşlanma ve nüfus ile bağlantılı sorunlarını en azından kontrol altında tutabilmek için kalifiye göçmenleri ülkeye çekmekten başka seçenek olmadığı ve göç politikalarında radikal değişiklikler gerektiği konusunda hemfikirler. Biz Almanya’da yaşayan, yaşlanan Türklerin de bu sorunları önceden görerek emeklilik konusunda alternatif çözümler üzerine odaklanması elzemdir.

 

Kalifiye eleman sıkıntısına çare arayan Almanya’nın umudu son iki yılda Euro krizinden etkilenen ve işsizliğin rekora koştuğu İspanya ve İtalya oldu.

Alman Federal İstatistik Dairesi tarafından açıklanan verilere göre geçen yıl Almanya’ya gelenlerin sayısı son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaştı. Ancak Berlin Uyum Senatörü Dilek Kolat ülkede yaşayan çoğu Türk ve genç işsizleri kalifiye etmek yerine ülke dışından gelenlere iş piyasasında öncelik verilmesini gerilim yaratacak bir konu olarak görüyor. Almanya’daki Türklerin entegrasyon çabalarının boşa çıkmaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



Baden Haber

Ender Erdikici

Bazen çok incedir ayarlar. Bazen azı karar, çoğu zarar derler kısaca. Bazen pamuk ipliğine bağlıdır
hayatımız…
Hayatımızdaki en anlamlı kavramları düşündüğümde anahtar bir kelime: DENGE.
Evren’in işleyişinde muazzam bir şekilde varlığını hissettirir bize. Nefes bile alamayız onsuz. Sadece
basit bir kelime gibi gözükse de şu an hayatımızdaki yeri ve önemi bir kelimeden çok daha
önemlidir. Psikolojik bağlamda ele aldıktan sonra bilimsel verilerle daha bir somutlaştırıp politik
alanda hayatımıza olumsuz etkileriyle durumdan bir ders çıkaracağız hep birlikte. Size değişik bir
bakış açısıyla durumu daha iyi izah edebileceğimi düşündüm.
Denge hayatımızın her anında, her aşamasında vardır ve ağırlığını hissettirir. Önümüzde dağ gibi
aşılmaz görünen sorunlar ya da günlük hayatımızda sürekli ayağımıza bağ olan takıntılarımız,
geçmişin muhakemesi yapıldığında kendini daha bir belli eder.
DENGESİZLİK. Keşkelerin vicdanımızda bıraktığı acı, dengelerin düzeniyle derlenir, toparlanır,
hafifler. İlginin dozajı abartıldığında kıskançlık olarak algılanır. Denge bozulmaya başladığında
başlayan duygu karmaşasıdır bu.
Sevgi gibi kutsal bir duygu bile abartıldığında sıkar. Az gösterilirse ilgisizlik olarak kayda geçer.
Özel hayatımızda olduğu kadar toplumsal ilişkilerimizde de belli eder kendini. İlgi abartıldığında
bozulan dengenin adı fanatikliktir. İçinden çıkamadığımız düşünceler obsesyona, yani saplantıya
dönüşüp psikolojik dengemizi dolayısıyla günlük hayatımızı alt üst eder.
Alınan alkolün dozajı kaçarsa çakır-keyiflik sarhoşluğa, daha da abartılırsa alkolikliğe
dönüşüp hayatımızdaki dengeyi alt üst eder. Böyle bir bozulma, ailemizi ve yakın çevremizi
olumsuz etkiler ve neticede bozulan dengenin domino etkisine şahit oluruz.
Bireyselden toplumsala bir geçiş yapalım isterseniz. Yaşadığımız göç dalgalarında denge faktörünü
bir irdeleyelim. Endüstrileşen dünya, devletlerin atmosfere saldıkları gazlar, çevresel dengeleri
altüst ediyor ve oluşan sera etkisiyle kuraklaşan Afrika kıtası yaşanılmaz hale gelirken, göç ve
kaçış istikametleri bu olaya sebep olan ülkeler olunca yardıma muhtaç insanlara sırtlarını
dönüyorlar. Buna da egoizmin abartılmış hatta en dengesiz hali, yani bencillik adını verebiliriz.
Ortadoğu’da sahip oldukları yeraltı zenginliklerinden dolayı bozulan dengelere bir bakalım. Vicdani
terazinin dengesi ne halde dersiniz? Batı’nın sattığı ya da hibe ettiği silahlarla kan gölüne dönen bu
coğrafyadan, hayatlarını tehlikeye atıp kapısına dayandıkları Avrupa ve Amerika kapısı yüzlerine
çarpıldığında o insanların halini düşündükçe vicdan sahibi herkesin dengesi alt üst olmak
durumunda.
Hepimiz aynı bottayız, yani aynı dünyada yaşıyoruz. Batarsak hep beraber batarız. Dengemize
dikkat edelim.
Ender Erdikici

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde
yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu
tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz. Bir konunun altını çizmeden de
edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla
Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu
saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz
ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir
şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa
verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik
ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

İSTANBUL - Andaç Hongur

Dünya Sağlık Örgütünün 2023'e dek gıda zincirinden tamamen kaldırılmasını hedeflediği trans yağların yüksek oranda tüketilmesi herhangi bir nedene bağlı ölümleri yüzde 34, kalp damar hastalığına bağlı ölümleri yüzde 28, kalp damar hastalığını yüzde 21 oranında artırırken, trans yağlar her yıl 540 bin kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bu yılki sağlık asamblesinde trans yağların gıdalardan kaldırılması ve yerine sağlıklı yağların konulmasını 2019- 2023 hedefleri arasına aldı. DSÖ Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus ve önceki ABD Hastalık Kontrol Merkezi Başkanı Tom Frieden tıp dergisi Lancet'de yayımladıkları bilimsel makaleyle kararın dayandığı bilimsel gerekçeleri ortaya koydu.

Endüstriyel yağlar hakkında giderek artan bilimsel kanıtlar her yıl dünyada 540 bin kişinin bu nedenle öldüğünü gösteriyor. Yüksek gelirli ülkeler daha sağlıklı yağlar kullanırken, düşük gelirli ülkelerde gıdalarda endüstriyel trans yağların ucuz ve dayanıklı olduğu için daha fazla kullanıldığı anlaşılırken, DSÖ yoksul ülkelerde yaşayan insanların endüstriyel yağlarla zehirlenmesini sağlıkta eşitsizlik olarak ele alıyor.

DSÖ, 2023'e kadar trans yağların gıda zincirinden tamamen kaldırılmasını amaçlıyor. DSÖ'nün "REPLACE-YERİNE KOY" olarak adlandırdığı program, ülkelere endüstriyel olarak üretilmiş trans yağların gıda sektöründen elimine edilmesine yönelik yöntemler içeren bir yol haritası sunuyor. Çoğu yüksek gelir grubuna ait 45 ülkede trans yağların kullanımının engellenmesine yönelik başarılı uygulama örnekleri bulunuyor.

Türkiye'de de trans yağlar ve sağlığa olumsuz etkileri konusunda farkındalık oluşturmak için Türk Kardiyoloji Derneği ve Sağlığa Evet Derneği işbirliğiyle "Trans Yağ Projesi" başlatıldı. Projeyle trans yağlar konusunda halkı bilinçlendirmek, karar vericilere kanıta dayalı öneriler sunmak ve mevzuat talep etmek amaçlanıyor.

"Trans yağlar da tütün ürünleri gibi bir halk sağlığı sorunu"

Sağlığa Evet Derneği Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı, AA muhabirinin sorularını yanıtlarken, Türkiye'nin sağlıklı yağlar konusunda halkın farkındalığını artırması, endüstriyel olarak üretilen trans yağların yerine sağlıklı yağların kullanımını desteklemesi, gıda sektöründe trans yağ kullanılmasını engelleyen yasaları çıkarması, sağlıklı yağların üretimi için tarım teşvikleri vermesi gerektiğini belirtti.

Dünyada ve Türkiye'de "fast food" sektöründe kullanılan yağların önemli bir kısmının zararlı trans yağlar olduğunu anlatan Dağlı, "Tran yağlar; pasta, kek, bisküvi gibi unlu mamullerde de sıklıkla kullanılmaktadır. Ülkemizde geleneksel diyetin değerinin yeniden anlaşılması sağlanmalıdır. Zeytinyağı ve ayçiçek yağının katkısız olarak sunulması için bu konudaki tarımın ve küçük işletmelerin teşviki gereklidir." dedi.

Dağlı, endüstrinin, "trans yağların zararını bilerek ticari çıkar temin etmek için sattığını ve kitlesel ölümlere neden olduğunu" dile getirerek, şunları söyledi:

"Trans yağlar da tütün ürünleri gibi bir halk sağlığı sorunudur. Açlığımızı gidermek için yediğimiz temel gıdalara zehir karışmaktadır. Çocuklarımızın damarları daha oluşurken zedelenmektedir. Sağlıklı yaşam için suyun ve havanın temiz olması kadar besinimizin doğal olması da önemlidir. Trans yağ tüketimi özellikle kalp damar hastalıkları, kalp krizi, felç, şeker hastalığı ve obezite riskini artırmaktadır. Trans yağlar kaldırılırsa bu hastalıklara bağlı yılda 540 bin kişinin ölmesi engellenir. Gelişmekte olan çocukların dokuları zehirli yağlarla karşılaşmaz. Halk beslendiğini düşünerek endüstri çıkarına yarar sağlayan zararlı maddeleri vücuduna almamış olur."

Trans yağın elimine edilmesi konusunda halk ve devlet açısından hiçbir engel olmadığını vurgulayan Dağlı, "Ancak trans yağları üreten endüstri için büyük bir engel vardır, karlılığını kaybeder. Tek engel endüstrinin çıkarıdır. Halk ve devlet el ele, endüstri çıkarlarına karşı sağlığı korumalıdır. Pek çok ülkenin trans yağların kullanımını başarılı bir biçimde elimine ettiği unutulmamalıdır." dedi.

"Anneler bu konuda sağlık elçisi olabilir"

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Pınar Ay da endüstriyel olarak üretilen trans yağların dünyada her yıl 540 bin ölüme yol açtığının hesaplandığını dile getirerek, şu bilgileri paylaştı:

"Dünyada her 3 ölümden biri, kalp damar hastalıklarına bağlı olarak oluşuyor. Bu ölümlerin yaklaşık yarısı düşük gelir grubu ülkelerde ve 70 yaşından önce görülmektedir. Trans yağların yüksek oranda tüketilmesi herhangi bir nedene bağlı ölümleri yüzde 34, kalp damar hastalığına bağlı ölümleri yüzde 28, kalp damar hastalığını yüzde 21 oranında artırıyor."

Ay, endüstriyel olarak üretilen trans yağların kısıtlanmasına bağlı olarak Danimarka'da 2004-2012 arasında her yıl 100 bin kişi başına 22 ölümün engellendiğini, New York'ta endüstriyel olarak tüketilen trans yağ kısıtlanmasıyla, 2007-2013 arasında kalp krizi nedeniyle hastane başvurularında yüzde 7,8 oranında azalma sağlandığını anlattı.

Türkiye, DSÖ'nün önerdiği stratejileri kararlılıkla uyguladığı takdirde bu konuda başarılı olmaması için bir neden olmadığına işaret eden Ay, sözlerini şöyle tamamladı:

"Türkiye'de henüz farkındalık yüksek değil, ama çok hızlı gelişebilir. Z nesli sağlığına daha düşkün, bol su içiyor, sağlıklı besleniyor, sigara tüketmiyor, egzersiz yapıyor. Bu neslin anneleri çocuklarını asla trans yağlar ile beslemek istemiyorlar. Anneler bu konuda sağlık elçisi olabilir. Yasa yapıcıların konuyla ilgili bilgilendirilmeleri gerekiyor. Sivil toplum önümüzdeki süreçte bu konuda etkin olacaktır. Karar verilirse hedefi tutturmaması için bir neden yok. Türkiye birçok sağlık zararlısı için en iyi kanunları çıkarmış ülkelerdendir. Bu konuda da lider olmaması için hiç bir engel yoktur." diye konuştu.

 

DENİZLİ

Pamukkale Üniversitesinde (PAÜ) bilim insanlarının yaptığı çalışma sonucu kalp krizi riskini önceden tahmin edebilen biyosensör geliştirildi.

PAÜ Mühendislik Fakültesi Kimya Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necip Atar ile İskenderun Teknik Üniversitesi (İSTE) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Lütfi Yola'nın ortaklaşa yürüttükleri kalp krizi riskini tahmin edebilen biyosensör geliştirme çalışmaları yaklaşık 9 aylık sürdü.

"Biosensors and Bioelectronics" isimli dergide de yayımlanan çalışmada geliştirilen elektrokimyasal biyosensör, kalp kasında meydana gelen hasarlar sonrasında kan dolaşımına salınan ve kalp krizini tetikleyecek troponin değerlerini anlık ve yüksek seçicilikle tespit edecek. Böylelikle zaman içinde oluşabilecek riskler en aza indirgenerek, kalp krizi riskleri önceden belirlenecek.

Prof. Dr. Necip Atar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yayımlanan rapora göre hipertansiyon etkili koroner kalp yetmezliği, doğumsal kalp deliği ve koroner damar rahatsızlıkları içeren kardiyovasküler bozuklukların ölüm oranı en yüksek hastalıkların başında geldiğini belirtti.

Nanoteknolojik esaslı biyosensörlerin geliştirilmesi, elektrokimyasal sensörlerin hazırlanması, çevre açısından bunların değerlendirilmesi gibi birçok konuda çalışmalar yaptıklarını dile getiren Atar, şunları söyledi:

"Son yaptığımız çalışmada, kalp krizi riskini anlık tahmin eden bir biyosensör geliştirdik ve bu biyosensör, Avrupa'da yüksek impakt faktörlü dediğimiz prestijli bir dergide Biosensors and Bioelectronics'te yayımlandı. Plazmada eser oranda bulunan troponin 1 isimli madde kalp hasarlarından sonra anlık olarak yükselmektedir ve bunun sonucu kalp krizi gerçekleşmekte, nefes darlığı meydana gelmektedir. Bu madde kanda 1 hafta gibi bir süreyle bulunmaktadır. Bunu kalp krizi öncesi hızlı bir şekilde sensörle tayin ettiğimiz zaman kalp krizinin önüne geçmiş olacağız. Bu da tıp anlamında çok önemli bir keşif ve buluş olarak değerlendirilecektir."

Bu biyosensör elektrotunun bor nitrür kuantum nano parçacıklarla yapıldığına işaret eden Atar, "Türkiye, dünyadaki bor rezervlerinin yüzde 73'üne sahip olmasından dolayı bor nitrür de tamamen milli ve yerli bor kimyasallarından elde edilen bir nano malzeme. Bu nano malzeme de biyosensörün temelini teşkil etmekte." diye konuştu.

Atar, bunun yanı sıra geliştirilen elektrokimyasal biyosensörün, şimdiye kadar kullanılan troponin kan testlerinden önemli bir farklılık ve avantajlar içerdiğini, bundan dolayı seçiciliği yüksek ve hızlı cevap alabilen biyosensörün kalp krizi gibi önemli sağlık risklerini önceden tahmin ederek ölüm riskinin azalmasını sağlayacağını, tedaviye başlama zamanı ve uygun tedavi konusunda yol gösterici olacağını ifade etti.

Muhabir: Mustafa Dermencioğlu

İSTANBUL - Yeşim Sert Karaaslan

Sabri Ülker Vakfınca İstanbul Büyükada'da düzenlenen "Uluslararası Beslenme ve Sağlık İletişimi" programında AA muhabirine açıklamalarda bulunan Doğu Akdeniz Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Tanju Beslerdoğru beslenmenin sağlığın korunmasında önem taşıdığını belirterek, kilo kontrolünün sağlanırken de bilimsel olarak ispatlanmamış uygulamalardan kaçınılması gerektiğini söyledi.

Sağlıklı kilo kaybının hızlı olmaması gerektiğine, diyet bittikten sonra verilen kilonun tekrar fazlasıyla alınabildiğine işaret eden Besler, bu durumun vücudun dengesini bozarak, sağlığı olumsuz etkilediğini ifade etti.

Besler, diyetin kişiye özgü olması gerektiğini ancak vücut ağırlığında azalmayı sağlayacak hızlı ve mükemmel diyet arayışına gidildiğini anlattı. Besler, bunu vadeden diyetlerin de çoğu zaman sorgulamadan ve bir uzmana danışmadan uygulanan ve "gelip geçici" diye tanımladığı popüler diyetler olduğunu ifade etti.

Popüler diyetlerde sağlıklı beslenmeden uzaklaşıldığını vurgulayan Besler, bunun kişinin sağlığının bozulmasına neden olduğunu, sıkıntıların uzun vadede kendini göstermeye başlayacağını söyledi. Popüler diyetlerle ciddi vitamin eksikliklerinin görülebileceğinin altını çizen Besler, şunları kaydetti:

"Üç gün aç kalındığında idrarda muazzam bir protein atılımı ile karşılaşılabilir, ancak daha sonra bu atım yavaşlar. Niye? Çünkü, kasın yıkılmaması lazım. Kas yıkımı olduğunda ise organizma hızlı bir şekilde ölüme doğru ilerler. Dolayısıyla, bir süre sonra metabolizma adaptasyon sağlayarak, yine eskisi gibi normalleşmeye başlar. Yani azla yetiniyor, enerjisini azaltıyor.

Gelip geçici diyetlerin hepsi, birçok otoriteyle zıtlık göstermektedir ve o uzmanların önerileriyle uyuşmamaktadır. Eğer söz konusu diyette ayda 2-4 kilonun ötesinde vücut ağırlığı kaybı öneriliyorsa dikkatli olunmalı. Çünkü, bu bir gelip geçici popüler diyettir. Bazı besinlerin seçimini kısıtlıyorsa ya da tamamen ortadan kaldırıyorsa sunumunda genellikle ünlü kişiler kullanılıyorsa yine dikkatli olunmalıdır. Çünkü, bu da sağlık için uygun olmayan bir diyettir."

Diyette önerilen gıda takviyesine dikkat

Birçok popüler diyetin arkasında önerilen bir de gıda takviyesinin yer alabileceğini alabileceğine işaret eden Besler, bunun sağlığın korunmasından çok ticari bir kazanımın göstergesi olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Besler, sağlıklı bir diyetin kişinin beslenme alışkanlığının değiştirilmesi esasına dayanmaması gerektiğine de dikkati çekerek, "Bir kişi, brokoli yemiyorsa o kişiye brokoli bulunan diyet vermek ne derece doğru olabilir. Çünkü, devamlılık olmaz, kişi bir süre sonra bırakır. Bunun yerine, kişinin sevmekten hoşlandığı yiyeceklerle yola çıkarak bir program hazırlanmalı." dedi.

"Bu tip diyetler sürdürülebilir değil"

Avrupa Gıda Bilgi Konseyi'nden (EUFIC) Raymond Gemen de popüler diyetleri "ümit verici, çabucak olsun" diyetleri şeklinde tanımladığını belirterek, şu değerlendirmede bulundu:

"Çoğu zaman, bu diyetler kalori miktarlarının bir anda hızla düşürülmesine dayanır. Bu da kısa vadede vücut ağırlığının azalmasıyla sonuçlanır, fakat insanların bir noktadan sonra buna devam etmek için irade ve motivasyonu kalmadığı için bu tip diyetler sürdürülebilir değildir." uyarısında bulundu.

  • İletişimde gülümsemenin önemi.
  • Beden dilinde gülümseme.
  • Önyargılardan sıyrılmak.
  • Etkin iletişimin altın kuralları.
  • İletişim kazaları.
  • Diyaloglarımız aynamızdır.
  • Gülümsemek bize neler kazandırabilir?
  • Gülümsemek güven verir.
  • Gülümseyerek fark yaratın.
  • Fark yaratmak için “farkında" olun.
  • Farklı bakabilmenin önemi.
  • Gülümsemek karşınızdaki kişiye kendisini "değerli" ve "özel" hissettirir.
  • İnsanlar aldıkları hizmetten daha önce duygularını hatırlarlar.
  • Gülümsemek, iki insan arasındaki en kısa mesafedir.
  • Hayata Gülümseyin…

 

“İŞ DÜNYASINDA GÜLÜMSEMENİN BÜYÜSÜ”

İş dünyasında başarı için çok önemli olan iletişim becerileri, hizmet ve satış sektöründe her sektörden şüphesiz ki biraz daha önemli. Çünkü satılan ürün temelde "memnuniyet". Hizmet alan müşterilerin memnuniyetlerinin çok subjektif kriterlere dayanıyor olması da sektörün işini zorlaştıran bir diğer faktör. Ancak, öyle bir sihir var ki; müşterilerin o ürünü, aldıkları hizmetin kalitesinden veya beklentilerinden bağımsız olarak

“harika” olarak hatırlamasına yol açıyor. Bu sihrin adı; "Güleryüzlü Çalışanlar. ”

Bu çok basit ama başarıyı bir o kadar da garantileyen bilgiden hareketle oluşturulan "Gülümsemenin Büyüsü" eğitiminde temel hedef ;

  • Ekibinizin duygusal zekalarını, dolayısıyla ilişkisel farkındalıklarını arttırarak kendilerini tanımalarını sağlamak,
  • Etkin, içten ve rahat, ilişki kurmaları için onları cesaretlendirmek,
  • Güçlü Bir Takım olmanın güveni ve gücünü benimseyerek, takım arkadaşları ile uyum içerisinde aynı hedefe yönelik motive etmek,
  • En önemlisi ise, yaptığı işi daha fazla önemseyen, daha fazla seven ve sevdiği için de daha fazla hizmet etmeye, bunu yaparken de mümkün olduğunca yüzünde gülümsemesi eksik olmayan bir ekip yaratmak

 

Psikolog Kutay Ürkmen

Oğlunuza, nezaketi, merhameti, vicdan sahibi olmayı, yardımseverliği, iş paylaşımını, sorumluluk sahibi olmayı ve kibarlığı öğretip, ona, bu erdemlere sahip olduğu için teşekkür edip, iltifat etmeyi ihmal etmeyin.

 

Kuşkusuz ki bir erkek çocuğun ilk aşkı, annesidir. Çocuğun annesine gösterdiği ilgiyi aşk sanması ve babasına tepki göstermesi ise bu duygu durumunun doğal bir sonucudur. Kadın olsun, erkek olsun, kişilik temellerinin atıldığı 3-6 yaş arası dönem, gelişim psikolojisinde “ödipal dönem” olarak adlandırılır ve insan hayatının en önemli psikolojik evresi olarak kabul edilir. Bireyin yaşamı boyunca taşıyacağı tüm karakteristik yapısı, mizacı ve kişiliği, çok büyük oranda bu dönemde şekillenir.

 

Anneler ve kız çocuklarının, aynı cinsiyette oldukları için aralarında sıcak ve samimi bir ilişki kurmaları daha kolaydır. Ancak fiziksel, duygusal ve psikolojik olarak kendilerinden çok farklı olan erkek çocukları, çoğu zaman ilişkisel boyutta anneleri zorlar. Ve bu durum, yani anne/oğul arasındaki bu çatışma süreci, binlerce yıldır üzerine kafa yorduğumuz kadın erkek ilişkisinin temelini oluşturur aslına bakacak olursanız.

 

Maalesef günümüzde halen devam etmekte olan toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, annenin erkek çocuğunu kayırarak ona iyilik ettiğini zannetmesine yol açmaktadır. Erkek çocuğuna verilmeyen her sorumluluk, aslında hem onun sosyal ve duygusal gelişimi, hem de yardımlaşma ruhu için büyük bir dezavantaj oluşturur. Örneğin; doğup büyüdüğü evinde, ev işleri konusunda sorumluluk verilmeyen erkek çocukların, ileride bu işlerin “kadın işi” olduğu konusunda ön yargılı bir erkek olmaları kaçınılmaz olacaktır.

 

Oğlunuza, nezaketi, merhameti, vicdan sahibi olmayı, yardımseverliği, iş paylaşımını, sorumluluk sahibi olmayı ve kibarlığı öğretip, ona, bu erdemlere sahip olduğu için teşekkür edip, iltifat etmeyi ihmal etmeyin. Unutmayın ki; eğer anneler, sahip olmayı düşledikleri ideal eşi örnek alarak, oğullarını yetiştirmeyi tercih ederlerse, kızları çok daha mutlu evlilikler yapacak ve kadın/erkek ilişkileri çok daha sağlıklı olacaktır.

ANKARA - Ahmet Sertan Usul

Türk Uyku Tıbbı Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hikmet Yılmaz okulların açılmasıyla öğrencilerin uyku saatlerinin düzene sokulması gerektiğini belirterek, "Geç yatıp erken kalkmayla kısalan uyku süresi uyku yoksunluğuna yol açıyor. Bu yoksunluk çocuklarda olumsuz etki yaratıyor. Öğrenme becerisi azalan çocuklarda psikiyatrik problemler de ortaya çıkabiliyor." dedi.

Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin okul başarılarının olumsuz etkilenmemesi ve sağlıklı büyümeleri için büyüme hormonu salgısının artığı akşam saatlerinde düzenli uykunun şart olduğuna dikkati çekti.

Son 30 yılda yapılan birçok çalışmayla, uyku yoksunluğunun şiddetiyle mental beceri arasında güçlü bir ilişki olduğunun belirlendiğini ifade eden Yılmaz, "Çalışmalar, uyku yoksunluğunun artmasına paralel olarak problem çözme ve kavrama becerilerinin azaldığını gösteriyor. Olgularda, uyku yoksunluğuyla duygu durum bozukluğu arasında da benzer bir ilişki bulunduğu, uyku yoksunluğunun şiddetine paralel olarak depresyon ve sıkıntı hissinde artış olduğu gözleniyor." bilgisini verdi.

Yılmaz, gelişme çağındaki çocukların, özellikle derin uyku dönemlerinde salgılanan büyüme hormonunun fiziksel gelişim için önemine dikkati çekerek, "Büyüme hormonu, gecenin ilk yarısında yani 01.00-03.00 saatlerinde yoğun salgılanır. Ergenlik dönemindeki çocuklar, geç saatlere kadar uyumaz ve bu hormonun salgılandığı saatlerde uyanık kalırlarsa hormonun geliştirici etkisinden yoksun olur, çelimsiz, zayıf, serpilememiş olarak büyür." diye konuştu.

"Düzensiz uyku okul başarısını düşürür"

Yılmaz, uykunun "REM" dönemi denilen hızlı göz hareketlerinin olduğu ve rüyaların gözlendiği sürecinde, öğrenilen teorik bilgilerin pekiştirildiğini ve kalıcı belleğe yerleştirildiğini belirterek, sağlıklı ve yeterli bir uykuyla okul başarısı arasında güçlü bir ilişki olduğunu vurguladı.

Öğrencilerin hem okulda başarılı olmaları hem de sağlıklı büyüyebilmeleri için uyku saatlerini düzene koymaları gerektiğini söyleyen Yılmaz, "Eğer uyku düzeni bozuksa veya uyku yeterli değilse yani bir uyku yoksunluğu varsa, bu durum bilgilerin pekiştirilme sürecini aksatır. Öğrenci, öğrendiklerini kalıcı belleğe yerleştiremez ve unutur. İhtiyacı olduğunda, örneğin sınavlarda hatırlayıp o bilgiyi kullanamaz, başarısı düşer." değerlendirmesinde bulundu.

"İlkokul öğrencileri akşam 10'da yatmalı"

Prof. Dr. Yılmaz, uyku gereksiniminin yaşa göre değişkenlik gösterdiğinin altını çizerek, şunları kaydetti:

"Anaokuluna giden 3-5 yaş grubunda uyku gereksinimi 11-12 saat, ilkokul öğrencilerinde 10-11, ortaokul öğrencilerinde 9-10, lise öğrencilerinde 8-9, üniversite öğrencilerinde ise 7-8 saattir. Bu sürelerin altında uyunduğunda uyku yoksunluğunun olumsuz etkileri yaşanır.

Uyku yoksunluğu yaşanmaması için anaokuluna giden öğrencilerin saat 21.00, ilkokula gidenlerin 22.00, ortaokul ve liseye gidenlerin 23.00 gibi yatmaları, sabah da 7.00 gibi kalkmaları uygun olacaktır. Çocuklar okullarına öğlen bile gidecek olsalar uyku ritminin sağlığı için en geç 8.00-8.30 gibi kalkmaları uygundur."

Bilgisayar oyunlarına dikkat

Yılmaz, uyku yoksunluğunun önemli nedenlerinden birinin geç saatlere kadar oynanan bilgisayar oyunları olduğuna işaret ederek, "Bu oyunlar sırasında maruz kalınan radyasyon, ışık, oyunun neden olduğu uyarıcı etkinin bir yandan uyku yoksunluğu ile akademik başarıyı olumsuz etkilerken, öte yandan öğrencinin asıl çalışması ve zaman ayırması gereken derslerine konsantrasyonunu bozar." dedi.

Planlanan uyku zamanından önce rutin hale getirilecek eylemlerin, uykuya dalmayı kolaylaştıracağını kaydeden Yılmaz, "Uyumadan önce ılık bir duş alınması, kitap okunması, dişlerin fırçalanması, ertesi günün ders programına göre çantanın hazırlanması, yapılan ödevlerin kontrol edilmesi gibi birtakım alışkanlıklar uykuya dalmayı kolaylaştıracaktır." ifadesini kullandı.

"Eve geç gelen ebeveynlerin çocukları daha geç uyuyor"

Yılmaz, ebeveynlerin ilkokul ve ortaokul çağındaki çocukların uyku alışkanlığını yerleştirme konusunda taviz vermemesi gerektiğini söyledi.

Disiplinin, olumsuz baskı içeren bir yaklaşımla değil yumuşak, sakin ve ikna edici bir dil kullanarak sağlanması gerektiğinin altını çizen Yılmaz, aksi takdirde neden olunan stresin çocuklarda uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede sorunlara yol açabileceği uyarısında bulundu.

Ebeveynleri eve geç gelen anaokulu ve ilkokul öğrencilerinin uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede sorun yaşayabildiğini belirten Yılmaz, bu sorunun en sık gözlenen nedeninin anne veya babanın özlenmesine bağlı yoksunluk sendromu olduğunu söyledi.