18 Eyl 2019
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Hayallerinin peşinden İtalya'ya gidiyor

TFF Süper Kupa sahibini buluyor

Havuzda boğulma korkusu rekor getirdi

Voleybolda kadın milliler olimpiyat bileti peşinde

Perdenin İstanbul'da kapanacağı Şampiyonlar Ligi'n

'Almanya'nın iklim paketi yıllık 4-5 milyar avroya

Anne adaylarına günde 10 fındık tüketmeleri öneris

Uzun süreli ağız gargarası kullanımı mantara sebep

Almanya’da otomobillerde sigara yasağı hazırlığı

Manuela Schwesig sağlık sorunu nedeniyle SPD genel

Avrupa Türkiye'den giyiniyor

Gurbetçi bu yıl yola 'dinç' çıktı

'Çocuklar yatma saatine yakın parlak ekrandan uzak

Sadece sebze yemek inme riskini artırıyor

Haftada üç kez mantar yemek prostat kanseri riskin

Almanya’da aşırı sağın yükselişi AB'yi etkileyebil

Almanya'da mültecilere 6 ayda 609 saldırı

A Milli Erkek Basketbol Takımı ABD karşısında tari

Galatasaray'ın 6. Kolombiyalı futbolcusu Falcao

Arrow
Arrow
ArrowArrow

Perdenin İstanbul'da kapanacağı Şam

'Almanya'nın iklim paketi yıllık 4-

Anne adaylarına günde 10 fındık tük

Uzun süreli ağız gargarası kullanım

Almanya’da otomobillerde sigara yas

Manuela Schwesig sağlık sorunu nede

Avrupa Türkiye'den giyiniyor

Gurbetçi bu yıl yola 'dinç' çıktı

'Çocuklar yatma saatine yakın parla

Sadece sebze yemek inme riskini art

Haftada üç kez mantar yemek prostat

Almanya’da aşırı sağın yükselişi AB

Almanya'da mültecilere 6 ayda 609 s

A Milli Erkek Basketbol Takımı ABD

Galatasaray'ın 6. Kolombiyalı futbo

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Perdenin İstanbul'da kapanacağı Şam

'Almanya'nın iklim paketi yıllık 4-

Anne adaylarına günde 10 fındık tük

Uzun süreli ağız gargarası kullanım

Almanya’da otomobillerde sigara yas

Manuela Schwesig sağlık sorunu nede

Avrupa Türkiye'den giyiniyor

Gurbetçi bu yıl yola 'dinç' çıktı

'Çocuklar yatma saatine yakın parla

Sadece sebze yemek inme riskini art

Haftada üç kez mantar yemek prostat

Almanya’da aşırı sağın yükselişi AB

Almanya'da mültecilere 6 ayda 609 s

A Milli Erkek Basketbol Takımı ABD

Galatasaray'ın 6. Kolombiyalı futbo

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Perdenin İstanbul'da kapanacağı Şam

'Almanya'nın iklim paketi yıllık 4-

Anne adaylarına günde 10 fındık tük

Uzun süreli ağız gargarası kullanım

Almanya’da otomobillerde sigara yas

Manuela Schwesig sağlık sorunu nede

Avrupa Türkiye'den giyiniyor

Gurbetçi bu yıl yola 'dinç' çıktı

'Çocuklar yatma saatine yakın parla

Sadece sebze yemek inme riskini art

Haftada üç kez mantar yemek prostat

Almanya’da aşırı sağın yükselişi AB

Almanya'da mültecilere 6 ayda 609 s

A Milli Erkek Basketbol Takımı ABD

Galatasaray'ın 6. Kolombiyalı futbo

Arrow
Arrow
Slider

Perdenin İstanbul'da kapanacağı Şam

'Almanya'nın iklim paketi yıllık 4-

Anne adaylarına günde 10 fındık tük

Uzun süreli ağız gargarası kullanım

Almanya’da otomobillerde sigara yas

Manuela Schwesig sağlık sorunu nede

Avrupa Türkiye'den giyiniyor

Gurbetçi bu yıl yola 'dinç' çıktı

'Çocuklar yatma saatine yakın parla

Sadece sebze yemek inme riskini art

Haftada üç kez mantar yemek prostat

Almanya’da aşırı sağın yükselişi AB

Almanya'da mültecilere 6 ayda 609 s

A Milli Erkek Basketbol Takımı ABD

Galatasaray'ın 6. Kolombiyalı futbo

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

'Dijital dünyanın dilini çocuklarınızdan önce siz

Amazon'un yeni cihazı insan duygularını anlayabile

"2-3 yaş öncesi çocuklar teknolojiyle tanıştırılma

"Canım sıkıldı NASA'yı hackledim"

Kocaeli

Almanya'da dünyanın önde gelen otomotiv şirketinde mühendis olarak iş hayatına atılan 34 yaşındaki Cihan Şahin, Türkiye'de 2012'de kurduğu robotik ve otomasyon çözümleri alanındaki firmasıyla endüstriyel yazılım ihracatı gerçekleştiriyor.

Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Mekatronik Mühendisliğini 2003 yılında kazanan Cihan Şahin (34), birinci sınıfı tamamlamasının ardından Almaya'daki Bochum Üniversitesine kayıt yaptırdı.

Şahin, üniversiteyi bitirmesinin ardından Almanya'da dünyanın önde gelen bir otomotiv firmasında iş hayatına başladı. Daha sonraki yıllarda Almanya'nın Troisdorf şehrinde kurduğu CDS Robotik Otomasyon firmasında çalışma hayatını sürdüren Şahin, bir süre sonra firmasını Türkiye'ye taşımaya karar verdi.

Şahin, ilk olarak Bolu, daha sonraki yıllarda sanayi kenti Kocaeli'ye taşıdığı firmasıyla başta Almanya olmak üzere Çin, Meksika, İtalya gibi otomotiv devlerinin bulunduğu ülkelere standart robotik yazılımları ihraç etti.

"Yılda 5-10 milyon avro ciro yapmaktayız"

CDS Robotik Otomasyon Genel Müdürü Cihan Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'de 7 yıldır robotlu kaynak teknolojileri, robotlu üretim teknolojileri, robotlu otomasyon alanları üzerinde çalıştıklarını söyledi.

Yenilikçi ve Ar-Ge tabanlı çalışmalar yaptıklarını anlatan Şahin, "2003 yılında Kocaeli Üniversitesi Mekatronik Mühendisliğini kazandım, burada okuduğum dönemde Almaya'ya ikinci diploma almaya gittim. Almanya'da üniversiteyi bitirdikten sonra Türkiye'deki üniversitemi de bitirdim. Daha sonra Almanya'daki firmalarda çalışmaya başladım." diye konuştu.

Otomotiv firmalarında robotlu kaynak teknolojilerinde uzmanlık kazandığını dile getiren Şahin, şunları kaydetti:

"Daha sonra Almanya'da çalıştığım firma beni Türkiye'deki bir firmaya iş yapmaya yolladı. O zaman şuna karar verdim, 'Türkiye'de işi biz yapıyoruz, Türk firma, Türk mühendis iş yapıyor ama aradan parayı Alman firma kazanıyor.' Bu nedenle 2012 yılında Almanya'dan Türkiye'ye kesin dönüş yapmaya karar verdim. 2012 yılında da Türkiye'de şirketimizi kurduk. İlk etapta 2 mühendisle başladığımız faaliyetlerimize şu an 14 tane Ar-Ge mühendisiyle devam ediyoruz. Yılda 5-10 milyon avro ciro yapmaktayız. Bu yıl Samsun'da Türkiye'nin en hızlı büyüyen 100 şirketi açıklandı. Biz Türkiye'de en hızlı büyüyen 7'nci firma olduk, gurur yaşadık. Ödülümüzü de Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank'ın elinden aldık."

"Memleket için bir şeyler yapmanın vakti geldi"

Türkiye'ye döndüğü için mutlu olduğunu dile getiren Şahin, "Memleket için bir şeyler yapmanın vakti geldiğini, memleket için yararlı olabileceğim bir seviyeye geldiğimizi düşündüğüm için Türkiye'ye dönme kararı aldım. İyi ki dönmüşüm, bence herkesin belirli bir seviyeye geldikten sonra memlekete faydalı olabilmek için dönmesi gerekiyor. Yurt dışında edindiği bilgi, birikim ve tecrübeleri Türkiye için kullanmak üzere gelmek zorunda herkes" diye konuştu.

Almanya'ya standart yazılımlar ihraç ettiklerini ifade eden Şahin, şunları kaydetti:

"2014 yılında Çin'e standart yazılımlar satmaya başladık. 2014 yılında İtalya'daki iki firmaya standart robotik yazımları sattık. Geçtiğimiz yıl Meksika'ya bir iş yaptık, buradan bir arkadaşımız yazılım yapmak için oraya gitti. Biz dünyaya yazılım yapmaya devam ediyoruz ama biz bunu bir adım öteye götürüp artık dünyaya hazır paket yazılım çözümleri sunmayı amaçlıyoruz. Hedeflerimizin aslında daha başında bile değiliz. Çok yüksek hedefler koymaya çalışıyoruz, bizim birincil hedefimiz dünyada var olmayan sistemler yapmak."

Eskişehir

Anadolu Üniversitesi (AÜ) Rektörü Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı, sanal ortamın özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerine ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Gerçek dünyada insanların konuştuğu dil ile sanal dünyadakiler arasında çok büyük farklar olduğunu vurgulayan Çomaklı, bu nedenle dijital ortamın dilini öğrenmek ve gelecek kuşaklara öğretmenin önemine işaret etti.

Çomaklı, dijital dünyanın dilini, kavramlarını, avantaj ve dezavantajlarını bilmeden bu ortama girenlerin "sudan çıkmış balığa döneceğini" dile getirerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu, bizim için geri dönülemez bazı neticelere de sebebiyet verebilir. Özellikle neslimizi kendi kontrolümüzün dışında bir dünyaya teslim etmiş oluruz. Her milletin kendine göre kültürel kodları, hareket noktaları vardır. Biz bu dünyada hakim olamazsak ki biz eğitim kurumu olarak burada yer almak istiyoruz, dijital dünyada yer alamazsak çocuklarımız bizim kültürel kodlarımızdan ve toplumsal değerlerimizden uzaklaşarak bu dünyada başkalarının yönlendirdiği şekilde yaşayacaktır ve düşünecektir. Elbette ki bu dünyadan vazgeçmek mümkün değil."

"Dilini bilmezsek bu dünyada sadece figüran oluruz"

Dijital dünyada, AÜ olarak eğitim alanında yer almak istediklerini anlatan Çomaklı, bu dünyanın dilini de topluma öğretmeyi hedeflediklerine değindi.

Çağın çocuklarının teknolojiyle tanıştıkları için avantajlı, bu dünyanın dilini bilmemelerinden dolayı ise dezavantajlı olduğunu kaydeden Çomaklı, "Olayı yalnızca oyun ve sosyal medyadaki bazı internet siteleri gibi görenler aldanır. Buralar bu olayın yalnızca yüzde 5-10'luk kısmı." ifadelerini kullandı.

Sanal ortamın oyun, dijital para gibi boyutları, birçok ekonomik alanda oluşmuş kavramsal konuları olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Çomaklı, "Bunları bilmeden bu dünyada yer alırsak yalnızca bu dünyada figüran oluruz, bu dünyanın hiçbir avantajından yararlanamayız, gelecek nesillere ve dünyanın gelişimine de katkıda bulunamayız. Nedeni ise bu dünyanın dilini bilemeyiz, bilmediğimiz için de kimseye faydamız olmaz." yorumunu yaptı.

"Çok büyük zararlar görebiliriz"

Çomaklı, ailelerin, yöneticiliğini sosyal medya ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Levent Eraslan'ın yaptığı Sosyal Medya ve Dijital Güvenlik Eğitim, Uygulama ve Araştırma Merkezinden destek alabileceğini belirtti.

"Üniversite olarak, ailelerin çocuklarından önce bu dijital dünyanın dilini, avantaj ve dezavantajlarını öğrenmelerini istiyoruz." diyen Çomaklı, merkez aracılığıyla panel ve çalıştaylar düzenleyerek ellerinden geldiğince dijital dünya ile ilgili bilgi vermeye çalışacaklarını aktardı.

AÜ Rektörü Prof. Dr. Çomaklı, şöyle konuştu:

"Eskiden mahalle aralarında çelik çomak, futbol gibi oyunlar oynanıyordu. Tetris denilen basit dijital malzeme bile sayılmayacak oyunlar da vardı. Bu oyunların dilini biliyorduk ancak dijital dünyanın dilini bilmediğimiz gibi bunların oyunlarının dilini ve neler getirip götürdüğünü bilmediğimizden dolayı çocuklar ölmeye başlıyor, depresyona giriyorlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Neticelerinin ne olacağını bilmedikleri için 'oyun' deyip girdiğimiz için dilini bilmediğimizden dolayı neticesinde ölümü, hastalığı her şeyi ile karşılaşıyoruz. Bahsettiğimiz husus burada ortaya çıkıyor. Dilini bilmediğimiz bir sahaya girdiğimiz andan itibaren işin içinde oyun olsa bile neticesinde çok büyük zararlar görebiliriz. Ne söylediğini, ne yapmak istediğini bildiğimiz bir dünyaya girersek orada her şeyi lehimize çevirebiliriz."

İSTANBUL (AA) - ABD'li e-ticaret şirketi Amazon, insan sesini dinleyerek duygularını anlayabilen bir cihaz üzerine çalışıyor. Cihazın başarılı olması halinde şirkete e-ticarette büyük avantaj sağlaması bekleniyor.

Bloomberg sitesinde yer alan habere göre Amazon'un üzerinde çalıştığı yeni cihaz, sahip olduğu mikrofon sayesinde insanların duygu durumlarını anlayabilecek. Sitenin proje üzerinde çalışan bir kişiye dayandırdığı bilgiye göre, cihazın beta sürümü şu anda test edilirken, deneme ürününde tam olarak hangi teknik özelliklerin olduğu bilinmiyor.

Yeni teknolojinin Amazon'a daha başarılı hedef odaklı reklam vermesi ve kullanıcılara ürün tavsiye etmesi konusunda büyük fırsat tanıması tahmin ediliyor. Halihazırda kullanıcaların kişisel verilerini toplaması nedeniyle çok fazla eleştiriye hedef olan şirketin, yeni teknolojiyi kullanıma almasıyla mahremiyet konusunda daha fazla gündeme geleceği düşünülüyor.

Yeni cihaz ayrıca insan sesinde olağan dışı bir değişiklik veya kişilerin burnunu çekmesi gibi bir durum tespit ettiğinde, hastalığı tahmin edip, o hastalığa uygun bir yemeğin tarifini verebilecek. 

Amazon'un yeni projesinin ne zaman kullanılmaya başlanacağı belirsizliğini korurken Alphabet ve Microsoft gibi dünyanın büyük şirketleri görüntü, ses ve diğer girdilerden insanların duygularını anlayabilmek için teknolojiler geliştiriyor. 

 

Muhabir Abdulkadir Günyol
Yayınlayan Cevat Kışlalı
 

Perdenin İstanbul'da kapanacağı Şam

A Milli Erkek Basketbol Takımı ABD

Galatasaray'ın 6. Kolombiyalı futbo

Sırtı yere gelmeyen başpehlivan: Al

Hayallerinin peşinden İtalya'ya gid

TFF Süper Kupa sahibini buluyor

Arrow
Arrow
Slider

Alman emeklilik sigortası, yaklaşık 120 yıl önce imparatorluk döneminin Başbakanı Otto von Bismarck tarafindan tasarlanan dünyanın ilk resmi emeklilik sistemidir. Alman Sosyal Sigorta Sistemi diğer Avrupa ülkeleri tarafından örnek alınmıştır.

 

Dünyadaki birçok ülke tarafından da örnek alınan Alman emeklilik sistemi, nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesi gibi göstergeler ve gelecekte çalışacak nüfusun sayısının azalması sebebiyle baskı altına girerek parlak yapısından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

2030 yılında Almanya'daki nüfus 2-3 milyon daha azalacak ve hatta 2050 yılında nüfusumuz 70 milyona düşecek. Belki daha da az olacağız. Bu neden böyle? Çünkü, ihtiyacımız olandan daha az çocuk yapmaktayız. Bu da tabii ki toplumdaki sağlıklı gelişmeyi engelleyen bir durum. Yaşlanmak tabii ki güzel bir kazanım. Çünkü bilgi, bir şeye muktedir olma ve yaşam kalitemizi her geçen gün artırıyor. Yaşlanmayı yaşamın güzel bir parçası olarak algılamalıyız ancak şu anda 65 yaş ve üstü insanlar toplumun yüzde 20'sini oluşturmaktadır. 2040 yılında ise bu oran yüzde 30'a çıkacak.  Eskiden Almanya'da 6 kişi çalışır ve bir emeklinin parasını öderdi ama bugün 3 kişi çalışıp, bir emeklinin maaşını ödeyebiliyor. 2030 yılında ise 2 kişi çalışıp, bir kişinin emeklilik parasını ödeyecek.

Yapılan hesaplamalara göre, 2025 yılına kadar 6 milyon insanın emekli olacağı ülkede, sorun 2030’lu yıllar sonrasında güvenlik sisteminden, çalışma piyasalarına kadar hemen her sahada çok daha büyük bir boyut alacak.

Uzmanlar 2050’li yıllara gelindiğinde her üç kişiden birinin 65 yaş üzerinde olacağı Almanya’da genç nüfusun ülkenin sosyal gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağından, buna paralel sosyal güvenlik sistemindeki dengenin bozulmasıyla sağlık ve bakım giderlerinin finansmanının çökeceğinden yola çıkıyor. Aşırı sağcılar dışında hemen tüm partiler, ekonomi uzmanları ve sanayi çevreleri Almanya’nın yaşlanma ve nüfus ile bağlantılı sorunlarını en azından kontrol altında tutabilmek için kalifiye göçmenleri ülkeye çekmekten başka seçenek olmadığı ve göç politikalarında radikal değişiklikler gerektiği konusunda hemfikirler. Biz Almanya’da yaşayan, yaşlanan Türklerin de bu sorunları önceden görerek emeklilik konusunda alternatif çözümler üzerine odaklanması elzemdir.

 

Kalifiye eleman sıkıntısına çare arayan Almanya’nın umudu son iki yılda Euro krizinden etkilenen ve işsizliğin rekora koştuğu İspanya ve İtalya oldu.

Alman Federal İstatistik Dairesi tarafından açıklanan verilere göre geçen yıl Almanya’ya gelenlerin sayısı son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaştı. Ancak Berlin Uyum Senatörü Dilek Kolat ülkede yaşayan çoğu Türk ve genç işsizleri kalifiye etmek yerine ülke dışından gelenlere iş piyasasında öncelik verilmesini gerilim yaratacak bir konu olarak görüyor. Almanya’daki Türklerin entegrasyon çabalarının boşa çıkmaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



Baden Haber

Ender Erdikici

Bazen çok incedir ayarlar. Bazen azı karar, çoğu zarar derler kısaca. Bazen pamuk ipliğine bağlıdır
hayatımız…
Hayatımızdaki en anlamlı kavramları düşündüğümde anahtar bir kelime: DENGE.
Evren’in işleyişinde muazzam bir şekilde varlığını hissettirir bize. Nefes bile alamayız onsuz. Sadece
basit bir kelime gibi gözükse de şu an hayatımızdaki yeri ve önemi bir kelimeden çok daha
önemlidir. Psikolojik bağlamda ele aldıktan sonra bilimsel verilerle daha bir somutlaştırıp politik
alanda hayatımıza olumsuz etkileriyle durumdan bir ders çıkaracağız hep birlikte. Size değişik bir
bakış açısıyla durumu daha iyi izah edebileceğimi düşündüm.
Denge hayatımızın her anında, her aşamasında vardır ve ağırlığını hissettirir. Önümüzde dağ gibi
aşılmaz görünen sorunlar ya da günlük hayatımızda sürekli ayağımıza bağ olan takıntılarımız,
geçmişin muhakemesi yapıldığında kendini daha bir belli eder.
DENGESİZLİK. Keşkelerin vicdanımızda bıraktığı acı, dengelerin düzeniyle derlenir, toparlanır,
hafifler. İlginin dozajı abartıldığında kıskançlık olarak algılanır. Denge bozulmaya başladığında
başlayan duygu karmaşasıdır bu.
Sevgi gibi kutsal bir duygu bile abartıldığında sıkar. Az gösterilirse ilgisizlik olarak kayda geçer.
Özel hayatımızda olduğu kadar toplumsal ilişkilerimizde de belli eder kendini. İlgi abartıldığında
bozulan dengenin adı fanatikliktir. İçinden çıkamadığımız düşünceler obsesyona, yani saplantıya
dönüşüp psikolojik dengemizi dolayısıyla günlük hayatımızı alt üst eder.
Alınan alkolün dozajı kaçarsa çakır-keyiflik sarhoşluğa, daha da abartılırsa alkolikliğe
dönüşüp hayatımızdaki dengeyi alt üst eder. Böyle bir bozulma, ailemizi ve yakın çevremizi
olumsuz etkiler ve neticede bozulan dengenin domino etkisine şahit oluruz.
Bireyselden toplumsala bir geçiş yapalım isterseniz. Yaşadığımız göç dalgalarında denge faktörünü
bir irdeleyelim. Endüstrileşen dünya, devletlerin atmosfere saldıkları gazlar, çevresel dengeleri
altüst ediyor ve oluşan sera etkisiyle kuraklaşan Afrika kıtası yaşanılmaz hale gelirken, göç ve
kaçış istikametleri bu olaya sebep olan ülkeler olunca yardıma muhtaç insanlara sırtlarını
dönüyorlar. Buna da egoizmin abartılmış hatta en dengesiz hali, yani bencillik adını verebiliriz.
Ortadoğu’da sahip oldukları yeraltı zenginliklerinden dolayı bozulan dengelere bir bakalım. Vicdani
terazinin dengesi ne halde dersiniz? Batı’nın sattığı ya da hibe ettiği silahlarla kan gölüne dönen bu
coğrafyadan, hayatlarını tehlikeye atıp kapısına dayandıkları Avrupa ve Amerika kapısı yüzlerine
çarpıldığında o insanların halini düşündükçe vicdan sahibi herkesin dengesi alt üst olmak
durumunda.
Hepimiz aynı bottayız, yani aynı dünyada yaşıyoruz. Batarsak hep beraber batarız. Dengemize
dikkat edelim.
Ender Erdikici

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde
yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu
tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz. Bir konunun altını çizmeden de
edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla
Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu
saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz
ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir
şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa
verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik
ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

Ankara

Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Murat Akkocaoğlu, ağız enfeksiyonlarının sebeplerini ve enfeksiyonlardan nasıl korunmak gerektiğini AA muhabirine anlattı. 

Ağızdaki enfeksiyonların birçok soruna yol açabileceğini belirten Akkocaoğlu, bunun diş ve diş eti enfeksiyonu şeklinde başlayabileceği gibi çevre dokulardan da meydana gelebileceğini söyledi. Başka bir bölgedeki enfeksiyonun anatomik boşluklarla birbiri içine geçebileceğini belirten Akkocaoğlu, "Örneğin, dişlerdeki enfeksiyonlar sinüs bölgesine yayıldığı gibi baş boyun bölgesindeki damarlar vasıtasıyla beyne kadar ilerleyebilir. Özellikle 'fossa kanina apsesi' dediğimiz bir apse çeşidi üst çenedeki köpek dişleri bölgesinden başlayıp, arterler yoluyla beyne kadar ulaşabilir. Çok şiddetli bir şekilde beyne ulaşmış bu enfeksiyon, ölümcül olabilir." dedi.

Akkocaoğlu, son dönemlerde tıp doktorlarının, cerrahi işlemler sonrasında ilgili bölgede enfeksiyon geliştiğini fark ettiklerini, bunun odağını bulamadıklarını ancak daha sonra dişlere yöneldiklerini anlatarak "Mesela doktorlar bir kalça, diz, kalp kapağı protezi yaptığında öncelikle ağızda hiçbir diş ve diş eti enfeksiyonu olmayacak halde hastaların kendilerine teslimini istediler çünkü ağız en önemli fokal enfeksiyon odağı olduğu için." diye konuştu.

Akkocaoğlu, kişilerin ağız hijyenine dikkat etmesi ve dişlerin günde en az 2-3 kez fırçalanması önerisinde bulundu. Akkocaoğlu, diş fırçalandıktan sonra beslenmeye devam edilmemesi gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:

"Fırçalamanın hemen akabinde beslenmeye devam edersek yani belli öğünlerimiz olmazsa ve öğün sonlarında fırçalama yapmazsak yeniden çürükler oluşma ve diş eti hastalıklarına bağlı enfeksiyonlar mutlaka gelişecektir. Burada ailelerin bilinçlenmesi de çok önemli. Biz çocuklarımıza anne babalar olarak örnek olmalıyız."

Her ağız tipinin farklı olduğunu, dolayısıyla her ağızın günlük bakımının da farklılık göstereceğini aktaran Akkocaoğlu, şunları kaydetti:

"Diş ipi, düzenli olarak ağız solüsyonu kullanmak elbette ki faydalı ama herkese diş ipi gerekir mi herkese ara yüz fırçası gerekir mi? Hiçbir ağız birbirinin aynısı olmadığı gibi ağzın sağ tarafıyla sol tarafı da birbirinin aynısı değil. Aralıklı olan bölgelerde ara yüz fırçaları, çok sıkı olan yerlerde diş ipi, cerrahi bir tedavi geçirdiğinizde ağız gargarası kullanmanız lazım ama ağız gargarasını devamlı olarak kullanırsanız bu sefer bir cerrahi işlem bölgesinin enfekte olmasını engelleyeyim derken uzun süreli ağız gargarası kullanımında ağız içinde rutin olarak yaşayan mikroorganizmaların oranlarında değişikliğe sebep olursunuz. Bu durumda orada yaşaması gereken mikroorganizmaların belli bir kısmının kolonisi azaldığı için zamanla fırsatçı bakteriler ortaya çıkar. Bu da özellikle mantar enfeksiyonu oluşumuna sebep olabilir. Ülkemizdeki mantar enfeksiyonlarının en önemli nedeni aşırı ve gereksiz antibiyotik ile antiseptik yani ağız gargaraları kullanımıdır. Uzun süre kullandığınızda gereksiz yere florayı değiştiriyorsunuz."

Ordu

Türk Alman Jinekoloji Eğitim, Araştırma ve Hizmet Vakfı (TAJEV) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Cem Demirel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gebelikte ilk üç ayın önemine değinerek, "İlk üç ay bebeğin gelişmeye, organlarının oluşmaya başladığı ve bundan sonraki gebeliğin geri kalan kısmını nasıl gideceğini gösteren çok değerli bir zaman." diye konuştu. 

Gebeliğin ilk üç ayında bazı kanama ve düşük tehlikesi gibi sağlık sorunlarının oluşabileceğine değinen Demirel, bunların sonucu olarak annenin müdahaleye maruz kalabildiğine dikkati çekti.

Prof. Dr. Demirel, ilk üç ayın annenin gebeliğe alışmaya başladığı ve aynı zamanda da bazen problemlerin ortaya çıkabildiği bir dönem olduğuna vurgu yaparak, "Bu dönem ayrıca bebekte ciddi problemler olup olmadığını anladığımız bir dönem. Sağlıklı bir bebek mi, genetik yapısı normal bir bebek mi? Bunları bu dönemde yaptığımız testlerle anlıyoruz. Dolayısıyla gebelikte ilk üç ay bizim için çok değerli bir dönem." ifadesini kullandı.

Bu dönemde en büyük sorunun düşük tehlikesi olduğuna vurgu yapan Demirel, kadınların yüzde 20'sinde böyle sorunların ortaya çıkabildiğini, bunun aynı zamanda önemli bir sağlık problemi olduğunu aktardı.

Demirel, gebelikte yaşanan ciddi sağlık sorunlarının anne ölümlerine yol açabildiğine dikkati çekerek, "Yıllar içerisinde ülkemizde anne ölümlerde ciddi bir azalma oldu. 1900'lülerin başında yüz binde 48-50 ile iken bu oran şimdi bu yüzde 20'lere kadar düştü. Bunun daha da düşmesini bekliyoruz. Çünkü her annenin yaşamaya hakkı var ve gebelik nedeniyle bu hakkın elinden gitmesi en büyük insan hakkı ihlalidir. O yüzden bizim hedefimiz bu oranı en aşağıya indirmek." açıklamasında bulundu.

Demirel, anne ölümlerinde en önemli hususun gebelikte yaşanabilecek kanamalar olduğunun altını çizerek, "Kanamaları önlemek için ya da etkin müdahale edebilmek için bu konuda tüm sağlık çalışanlarının önleyici tedbirlerden haberdar olması gerekiyor." dedi.

Bu süreçte kan bankası hizmetlerin çok iyi organize edilmesi gerektiğine dikkat çeken Demirel, "Bu konuda ülkemizde çok büyük gelişmeler oldu. Artık birçok noktada kana rahatlıkla ulaşabilir durumdayız. Birçok noktada anneye müdahale eden hekimlerimiz çoğaldı. Hekimler artık bu konuda daha tecrübeli. Bu durumlar anne ölümlerini ciddi şekilde azalttı." değerlendirmesinde bulundu.

Gebelikte beslenmeye dikkat

Prof. Dr. Demirel, gebelikte sağlıklı beslenmenin anne ve çocuk için son derece önemli olduğuna değinerek, "Anne bu süreçte yeterince protein ve vitaminlerini alacak. Sebze ve meyve tüketerek mineralleri alacak. Yine aynı şekilde et ve süt ürünleri tüketerek protein alacak. Biz bu süreçte balık ürünlerini tüketmesi çok önemli. Çünkü balık omega içerdiği için bu bebeğin zihinsel gelişimi için çok önemli." dedi.

Karadeniz Bölgesi'nde fındık yetiştirildiğine ve gebelik sırasında da fındık tüketiminin önemli olduğuna dikkat çeken Demirel, "Bebeğin gelişimi için çok faydalı olan vitaminler fındık ve ceviz gibi ürünlerde oldukça fazla zengin oluyor. Bir anne günde 10 tane fındık yerse hiç dışarıdan omega, vitamin almasına gerek yok. Anne gerekli omegayı fındıktan almış oluyor. Bu konuda fındığı kesinlikle öneriyoruz." diye konuştu.

"Hastalarımıza fındığı tavsiye ediyoruz"

Demirel, hastalarına fındık tüketmeleri tavsiyesinde bulunduğunu dile getirerek, "Bazı anneler, 'Doktor Bey bana omega yazmadınız' diyor. Bende kendilerine günde 10 tane fındık yazıyorum diyorum. Her gün 10 tane fındık yiyin. Bu fındık sizin omega ihtiyacını karşılar diyorum." ifadesini kullandı.

Gebelik sırasında annelerin alkol ve sigaradan kesinlikle kaçınmalarını da isteyen Demirel, bunun yanı sıra gazlı içecek ve şekerli içeceklerden annelerin uzak durması uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Demirel, anne adayların hamileliğinin 24. haftasından sonra mutlaka şeker testi yaptırmalarını isteyerek, "Bebekte şeker hastalığı çıkarsa bunu gebelik sırasında tedavi etmemiz lazım. Çünkü o çocuğun 50 yaşında kalp hastalığına yakalanıp yakalanmayacağına o anki hadise belirliyor. Anne şekeri bunlardan birisi. Bu nedenle annelerin hamilelikte şeker tarama testi yaptırıp böyle bir şey olup olmadığını açığa çıkarmaları lazım." sözlerine yer verdi.

Demirel, anne adaylarının sosyal medyada ya da internet ortamında okuduğu bazı bilgilere göre değil, doktor tavsiyesine göre hareket etmeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

Edirne

Uyku bozukluklarının nedenlerine yönelik araştırmalar yürüten Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Öztürk, , AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin uzun tatil döneminde uyku düzenini değiştirdiğini söyledi.

Gençlerin bu süreçte daha geç yatma eğiliminde olduğunu belirten Öztürk, "Okullar başlar başlamaz erken yatma ve erken kalkma düzenine geçiş yapmaları gerekecek. Bu noktada uyumsuzluklar, sabah kalkmada zorlanmalar ve okula geç gitme gibi sorunlar yaşanabilir. Burada bazı kurallara dikkat edildiği takdirde geçiş ve uyum süreci daha kolay olabilir." diye konuştu.

Beynin, kaydedilen uyku düzenine uyduğunu anlatan Öztürk, şöyle devam etti:

"Uyandıktan sonra gözümüzden içeri parlak aydınlık ışık girmesi önemli bir ayarlayıcı faktördür. Bu nedenle kalkma saatimiz kaçsa, örneğin sabah 07.00'ye saatimizi kurduk ve sabah kalktık. Kalkar kalkmaz gözümüzden içeri aydınlık ışık girmesini sağlamalıyız. Bu ışık, beyinden salgılanan melatonin hormonunu baskılayarak 'senin kalkma saatin budur' ayarını ve sinyalini verecektir. Beyin bunu kaydettiği zaman, saat çalmadan önce aynı saatte kalkmak mümkün olabilecektir. Yataktan kalktıktan sonra yapmamız gerekenler var. Gözümüzden içeri 5-10 dakika aydınlık ışık girmesi ve yatakta oyalanmamak, yani kalkar kalkmaz yatağı terk etmek. Öğrencilerimiz yatağı uyandığı gibi terk edip hemen günlük faaliyetlerine başlamalıdır."

"Pijama, süt uyku için iyi bir hazırlık olur"

Uykuya rahat dalabilmek için çeşitli uygulamalar yapılabileceğini dile getiren Öztürk, şunları kaydetti:

"Uyku saatinden 5-6 saat önce egzersiz yapmak, yarım saat yürüyüş, bisiklete binme, açık havada spor, akşam yemeğini 18.00 civarında yemek ve uyku saatine 2 saat kala fiziksel aktif işlerden uzak durmak, uykuya hazırlık sürecidir. Uykuya yarım saat kala pijamaların giyilmesi, yarım bardak ılık süt içilmesi gibi hazırlıklar da beynimize 'senin yatma saatin budur' mesajını veriyor. Bu hareketleri gören beyin uykuya geçiş hazırlıklarını yapıyor."

"Yatma saatine yakın parlak ekrandan uzak durun"

Aile ve öğrencileri teknoloji bağımlılığı konusunda uyaran Öztürk, şu önerilerde bulundu:

"Teknoloji bağımlılığı psikiyatri kitaplarında tanı olarak yerini aldı. Özellikle tablet ve cep telefonlarının parlak ekranlarına uykuya yakın saatlerde maruz kalındığında, uykuya dalışı geciktirici veya engelleyici özellik taşır. Parlak ekran uyarıcıdır. O aydınlık ışık nasıl ki sabah kalktığımızda uykudan kalkma sinyali olacaktı, sabah kalktığımızda melatonin hormonunu baskılayacaktır, gece de uykumuzun daha sağlam ve sağlıklı olması için bu melatonin hormonunun salgılanması gerekiyor.

Melatonin hormonu karanlıkta salgılanan bir hormon. Telefon ve tabletlerdeki o parlak ışık bunun salgılanmasını baskılayınca bizim uyku stabilitesi dediğimiz durumu olumsuz etkiler. O nedenle çocuklarımıza önerimiz, özellikle yatma saatine yakın televizyon, telefon ve tablet gibi parlak ekranlardan uzak durmalarıdır."

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Baltaş, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Acar Baltaş, „Potansiyelini Hayata Yansıtan Çocuklar Yetiştirmek“ başlıklı konferansta, çocukların kişiliklerini oluşturan farklı faktörler olduğunu belirterek, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Özellikle sosyal medyada gerçekçi olmayan bir dünyanın sunulduğunu anlatan Baltaş, „Dolayısıyla ne kadar çok ekran zamanı o kadar derin mutsuzluk ve yalnızlık. Bu yüzden spor ve gönüllü faaliyetler çok önemli. Arkadaşlarla birlikte oluşturulan projeler çok önemli." diye konuştu.

Prof. Dr. Baltaş, çocukların hayat becerisi kazanması için çalışmaya teşvik edilmesinin önemine dikkati çekti. Her çocuğun kendi kişilik yapısına göre farklı becerilere yatkınlığının olduğunu dile getiren Baltaş, çocukları, başarılı olmaları için yatkın oldukları işlere yönlendirmenin önemine değindi.

Yeni Zelanda’da Cuma namazında Tanrı’nın huzurunda kurşunlanan Müslümanları hayret ve acıyla izledik hep beraber. Asırlardır süregelen açık kalan bir “Haçlı Hesaplaşmasını” dürmek istemişti bir cani, kendisince. Ama savaş meydanında değil de silahsız savunmasız Allah huzurundaki insanları, çocukları seçerek.

Ne kadar adi ne kadar alçakça bir eylem! Bu, sonuncusu değildi. Olmayacak da.

Suriye’deki savaş da ayni canilikle devam ediyor.

“Cennette yemek var!” diye seviniyor bir çocuk ve kendini ölüme hazırlıyor. Çektiği acıların dozu ölümün acısını algılamasını engelliyor. Tahayyül edilemez bir dram.

Musul’daki bir diğerine soruyorlar,

“Adın ne?”

“Bilmiyorum.” ...diyor. “En son ne yedin, kahvaltıda ya da öğlen” …gülümsemeye çalışıyor olmuyor. Adının ne olduğunu, en son ne yediğini unuttuğu gibi gülümsemeyi de unutmuş Melek. Tüm dünya insanlığını unutmuş zaten…bu çocuk da unutmuş çok mu?

Suçları neydi dersiniz. Avrupa’da ya da Amerika’da dünyaya gelmemesi miydi ya da Müslüman olarak doğması mıydı?

Martin Luther King’in “I have a dream.” diyerek rüyasının ırk ve renk ayrımı olmayan bir dünya olduğunu haykırmıştı milyonlarca insanın önünde. Peki Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Afro-Amerikalı insanların suçu neydi? Sahip oldukları ten renkleri mi?

Almanya’da 2. Dünya Savaşında Nazilerin ideolojik sapkınlıklarına kurban düşen milyonlarca savunmasız insanın suçu yanlış zamanda yanlış yerde olmak mıydı?

Anlaşılan o ki ari ırk haricinde herkes yanlış zamanda yanlış yerde olmaya devam ediyor.

Zwickau terör hücresi sanıklarının NSU yargı sürecinde adalet beklerken öldürülen 12 insanın suçu arı ırk mensubu olmamalarıydı.

Sonu gelmeyen bir ayrımcılık hikayesi. Nedir derdi bu insanoğlunun? Bulunduğu coğrafyada kendini ayrıcalıklı mı görmesi?

Herkesin kendine özgü bir hikayesi olduğu gibi ortak bir hikayesi de var aslında.

İnsanın özünde saklı, hem de yadsınmayacak, görmezden gelinmeyecek bir ortak hikâye. Hikâye de değil aslında, gerçekliğin ta kendisi. Hepimiz insanız.İnsanoğluyuz.

Gelecek analiz yazımda etik anlamda ele aldığım bu konuyu bilimsel anlamda ele alarak kaldığım yerden devam edeceğim.

 

Ender Erdikici

BW Journal

İstanbul

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital bağımlılığın çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik yansımalarına ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Teknolojinin özellikle Y ve Z kuşakları arasında yaygın kullanıldığını, bu durumunun, aşırı, kötü, tehlikeli ve zararlı kullanımları da beraberinde getirdiğini belirten Tarhan, öte yandan dijital mecranın toplumdaki ulaşılabilirliği arttırması, hayatı kolaylaştırması ve refah seviyesine ciddi katkılarda bulunması sebebiyle faydalı da olduğunu ifade etti. 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital dünyayla fazla temasta bulunan kişilerin, bunu kötüye kullanıma yöneldiklerine ya da kullanımının zararlarını taşıdıklarına dikkat çekerek, bazı kişilerin de genetik olarak "bağımlılık risk grubunda" yer aldıkları için bağımlı olduklarını belirtti.

Bağımlılık ve bağlanma arasında, bir nedensellik bağı bulunduğunu aktaran Tarhan, şöyle devam etti:

"Bağlanma, sosyal bir varlık olan insan için temel özelliklerinden biri. Bağlanma duygusunda kişinin aileye ait hissetmesi hem de özgür olmayı başarması gerekiyor. Bazı kişiler bunu yapamıyorlar. Bireyselleşemiyorlar, özerk kararlarını veremiyorlar, bağlanmayı başaramıyorlar. Bağlanmayı bağımlılık haline dönüştürüyorlar. Bağımlılık aslında, kişinin bağlanma enerjisini yönetememesidir. Bağlanma enerjisini yönetiyorsa bir kişi bağımlı olmaz. Ancak dengeli bir bağlanma içerisine girer. Bağlanma tıpkı nükleer enerji gibidir. Doğru yerde kullanırsan insanın hayatına aydınlatır, kolaylık sağlar, enerji verir. Kötüye kullanırsan bomba gibi zarar verir. Bu nedenle dijital dünya da bu şekilde."

"Kişi, sanal dünyayı doğru yönetirse bağımlılık olmuyor"

Prof. Dr. Tarhan, doğuştan bağlanmaya yatkın olan ve özellikle riskli davranış geni taşıyan kişilerde, bağımlılık nesnelerine karşı aşırı kullanımlarının olduğunu ifade ederek, "Risk esnasında beyin dopamin salgılıyor. Dopamin salgıladığı için müthiş keyif alıyor. Keyif aldıkça daha çok ilgileniyorlar. Bağlılığı, bağlanmaya dönüştürüyorlar. Bunlar genellikle, kıpır kıpır, hareketli, yeniliği seven, deneyimlere açık, kolay aşık olan kişilerdir." dedi.

Herkesin dijital dünyayla iç içe olduğuna ancak bağımlılığın herkeste görülmediğine dikkat çeken Tarhan, özellikle beyninde serotonin ve dopamin hormonları az salgılanan insanların, depresyona girdiklerinde stres azaltma yöntemi olarak dijital dünyayla ilgilendiklerini kaydetti.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kişinin sanal dünyayı doğru yönetmesi takdirde bağımlı olmayacağının altını çizerek, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Onun için zamanını ve dikkatini yöneten kişiler kendilerini koruyabiliyorlar. Çocuklar ve gençler de bu konuda çok olgun değiller. Bu nedenle en büyük risk grubunu onlar oluşturuyor. Bağlanma her genç için bir risktir. Eğer stres azaltma tekniği gibi rahatlamak ve mutlu olmak için yapıyorsa hızla bağımlı hale gelir. Anneye ve babaya kızarsa, öç almak için yapabilir ya da kişi böyle bir durumda, duygularını yönetemediği için ilgi gösterenin etkisinde kalabilir. Genellikle mutluluk duygusunu tatmin edemeyen kişiler risk grubunda. Burada zayıf aileyi ve kötü arkadaşı görüyoruz. İki grupta da bağlılığı, bağımlılığa dönüştürüyorlar."

Çocuklar sanal dünyanın okuryazarı olursa ihtiyaçları kadar ilgileneceklerini ve ihtiyacı olmadığında bırakabileceklerini söyleyen Tarhan, "Bu onun hayatını kolaylaştırır, orada bilgiye ve arkadaş gruplarına ulaşır ama bunu tutku halinde yaparsa ve çocuğun tek ilgi alanı dijital dünyaysa tehlikede demektir. Ancak çocuğun tek ilgi alanı o değilse, arkadaşları varsa ama bilgisayarla da oynuyorsa bu çocuk bağlanma duygusunu yönetebiliyor demektir. Böyle durumlarda korkmamak gerekir." diye konuştu.

"Okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir"

Prof. Dr. Tarhan, çocuklarıyla dijital dünya hakkında yanlışı ve doğruyu konuşabilen ebeveynlerin, onları gözetim altında tutabildiğini ifade etti. Özellikle 6 yaş öncesinde, çocuğun ailenin denetimi olmadan bilgisayarın karşısına oturtulmaması gerektiğinin altını çizen Tarhan, çocukların dijital dünyayı planlı kullanmayı öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

Ailelerin, çocuklarının dijital alışkanlıklarının bağımlılığa dönüştüğünü nasıl anlayacaklarına ilişkin de bilgi veren Tarhan, şunları kaydetti:

"(Bağımlılığın) Bazı kriterleri var. Aşırı zihinsel uğraş varsa, bu olmadığı zaman kendini kötü hissediyor ve krize giriyorsa, yoksunluk belirtileri başlamış demektir. Bağımlılığıyla geçirdiği zaman beklenenden daha uzun oluyorsa, bağımlılık başladı demektir. Bir diğer özellik de başarısız bırakma girişimleridir. 'Çok kullanıyorum', 'Hayatımı mahvediyor' der, 'Bırakacağım' diye söz verir. Bakar ki, akşam yine bırakamamış ve bununla ilgili yalan söylemeye başlar. Çocuk internetle, bilgisayarla ilgili yalan söylemeye başladıysa, bağımlılığın ön belirtileri başladı demektir. Derslerini ihmal ediyorsa, bununla ilgileniyorsa, okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir. Bütün bunlar varsa, anne ve baba çocuktaki bağımlılıkla ilgili ön belirtileri görüyordur ve hemen çocuğun ilgisini ve dikkatini çekecek yeni ilgi alanları bulmak gerekiyor."

Çocuklar ve gençler mutlu olursa, dijital dünyaya ihtiyaç duymayacağını belirten Tarhan, "Geneli mutsuz olan ya da eş geçimsizliği olan ailelerdeki çocuklar bu konuda risk grubunda. Evi seven, sohbeti seven, aile içerisinde paylaşım varsa, anne ve baba dert ortağıysa ya da dert ortağı olabilecek abla, abi, kardeş varsa o çocuklar kolaylıkla duygusal ihtiyaçlarını gideriyorlar. Duygusal boşluk içerisindeyse bir çocuk, sanal bağımlılıklara yöneliyor." dedi.

İnternet, akıllı telefon, televizyon "evin açık kapısı"

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, internet, akıllı telefon, televizyon gibi cihazlara "evin açık kapısı" dediklerini ifade ederek, çocukların evlerinin güvenli ortamındaki açık kapıda, yaşlarına uymayan şeylerle baş başa kaldığına dikkat çekti.

Çocukların fiziksel gelişimlerine ve ruhsal yapılarına uygun olmayan bilgilere maruz kaldıklarını vurgulayan Tarhan, "Erotik, pornografik materyallerden tutun da, yaşının algılayamayacağı şiddet, ölüm, yaralama olayları... Çocuğun kavramsal ve sembolik dünyası gelişmediğinde, bu bilgilere maruz kalması kişiliğini ve gelişen ruhunu zedeler." dedi.

Prof. Dr. Tarhan, burada çocukların ailelerinden sonra, rol model aldıkları öğretmenlerine de birçok görev düştüğünü dile getirerek, sanal kullanım ile ilgili çocuğa karşı herkesin ortak bir dil kullanması gerektiğini söyledi.

Devletin güvenli internet konusundaki çalışmalarına da değinen Tarhan, "Güvenli internette, internet kilitleri ve şifreleri oluşturuluyor. Çocuğuyla baş edemeyen anne ve babalar, bu yolu kullanabilir. Devletin bu konudaki toplumu bilgilendirme çalışmalarına ihtiyaç var. Üniversitelerdeki bilimsel bilgiyi, topluma mal etmeye çalışmalıyız." diye konuştu.