BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Fenerbahçe, avantajı tek golle kaptı

Lucescu'nun sözleşmesi karşılıklı feshedildi

Kenan Karaman'dan Fortuna Düsseldorf formasıyla il

Okçulukta uluslararası başarı

Binlerce erkeğe baba olma umudu

Beşiktaş'ın borcu açıklandı

"Dünyada 60 yaş üzeri nüfus 2050'de 2,1 milyar ola

Türkiye rüzgarda kapasitesini artırdı

Almanya, Mısır’dan idam cezalarını durdurmasını is

NASA Ay'da su üretmenin formülünü buldu

Galatasaray UEFA Avrupa Ligi'nden elendi

Türkiye ve dünya gündemi

Ahşap atıkları 'sanatsal dokunuş' ile ekonomiye ka

'Antalya Avrupa'nın da turizm başkenti olma yolund

"Brexit yanlış yöne giderse Avrupa için felaket ol

Türkiye'nin en eski şirketi Hacı Bekir, 242 yıldır

Almanya'da her üç çocuktan biri kendini güvende hi

Antalya'dan 13 ülkeye direkt uçuş

Almanya ve Fransa, Avrupa'nın 'ortak sanayi politi

Arrow
Arrow
ArrowArrow

Binlerce erkeğe baba olma umudu

Beşiktaş'ın borcu açıklandı

"Dünyada 60 yaş üzeri nüfus 2050'de

Türkiye rüzgarda kapasitesini artır

Almanya, Mısır’dan idam cezalarını

NASA Ay'da su üretmenin formülünü b

Galatasaray UEFA Avrupa Ligi'nden e

Türkiye ve dünya gündemi

Ahşap atıkları 'sanatsal dokunuş' i

'Antalya Avrupa'nın da turizm başke

"Brexit yanlış yöne giderse Avrupa

Türkiye'nin en eski şirketi Hacı Be

Almanya'da her üç çocuktan biri ken

Antalya'dan 13 ülkeye direkt uçuş

Almanya ve Fransa, Avrupa'nın 'orta

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Binlerce erkeğe baba olma umudu

Beşiktaş'ın borcu açıklandı

"Dünyada 60 yaş üzeri nüfus 2050'de

Türkiye rüzgarda kapasitesini artır

Almanya, Mısır’dan idam cezalarını

NASA Ay'da su üretmenin formülünü b

Galatasaray UEFA Avrupa Ligi'nden e

Türkiye ve dünya gündemi

Ahşap atıkları 'sanatsal dokunuş' i

'Antalya Avrupa'nın da turizm başke

"Brexit yanlış yöne giderse Avrupa

Türkiye'nin en eski şirketi Hacı Be

Almanya'da her üç çocuktan biri ken

Antalya'dan 13 ülkeye direkt uçuş

Almanya ve Fransa, Avrupa'nın 'orta

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Binlerce erkeğe baba olma umudu

Beşiktaş'ın borcu açıklandı

"Dünyada 60 yaş üzeri nüfus 2050'de

Türkiye rüzgarda kapasitesini artır

Almanya, Mısır’dan idam cezalarını

NASA Ay'da su üretmenin formülünü b

Galatasaray UEFA Avrupa Ligi'nden e

Türkiye ve dünya gündemi

Ahşap atıkları 'sanatsal dokunuş' i

'Antalya Avrupa'nın da turizm başke

"Brexit yanlış yöne giderse Avrupa

Türkiye'nin en eski şirketi Hacı Be

Almanya'da her üç çocuktan biri ken

Antalya'dan 13 ülkeye direkt uçuş

Almanya ve Fransa, Avrupa'nın 'orta

Arrow
Arrow
Slider

Binlerce erkeğe baba olma umudu

Beşiktaş'ın borcu açıklandı

"Dünyada 60 yaş üzeri nüfus 2050'de

Türkiye rüzgarda kapasitesini artır

Almanya, Mısır’dan idam cezalarını

NASA Ay'da su üretmenin formülünü b

Galatasaray UEFA Avrupa Ligi'nden e

Türkiye ve dünya gündemi

Ahşap atıkları 'sanatsal dokunuş' i

'Antalya Avrupa'nın da turizm başke

"Brexit yanlış yöne giderse Avrupa

Türkiye'nin en eski şirketi Hacı Be

Almanya'da her üç çocuktan biri ken

Antalya'dan 13 ülkeye direkt uçuş

Almanya ve Fransa, Avrupa'nın 'orta

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

Türkiye kadın bilim insanı oranında AB'yi geçti

Antarktika kayaçları Mars araştırmalarına kaynak o

Kadınların beyni erkeklere göre daha geç yaşlanıyo

Yerli otomobil için 'kenevir' önerisi

Ankara

ABD Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) uzmanları, Ay yüzeyinde kimyasal yollarla su bileşenleri üretmenin formülünü keşfetti.

NASA'dan yapılan açıklamada, araştırmacıların "Güneş rüzgarı" adı verilen, uzay boşluğundaki elektron yüklü parçacık akışının Ay'a belirli bir hızda ulaşması halinde, su bileşeni elementlerin tutunmasına elverişli ortam sağladığı belirtildi.

NASA uzmanları geliştirdikleri bilgisayar simülasyonunda, Güneş rüzgarının Ay yüzeyine taşıdığı proton parçacıklarının elektronlarla etkileşime girmesiyle hidrojen (H) atomları üreteceğini, bu atomların da daha sonra yüzey boyunca ilerleyerek "regolit" denilen Ay toprağındaki silis (Si02) ve diğer moleküllere bağlı oksijen (O) atomlarına tutunabileceğini kanıtladı.

Uzmanlar, çarpma hızının yarattığı kimyasal tepkimeyle birbirine tutunan hidrojen ve oksijen moleküllerinin, suyun temel bileşeni olan hidroksili (OH) ya da H2O'yu üreteceğini belirtti.

Bilim adamları, Güneş rüzgarının, Ay'ın yüzeyine taşıdığı elektrik yüklü parçacıkların Ay yüzeyine 450 kilometre hızla çarptığı zaman Ay toprağının bileşenleri silikon, demir ve oksijen atomları arasındaki bağları kırdığı ve oksijen atomlarını ayrıştırarak hidrojene tutunmaya elverişli hale getirebileceğini vurguladı.

NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi'nden plazma fizikçisi William Farrell, "Her kaya, Güneş rüzgarına maruz kaldıktan sonra su üretme potansiyeline sahiptir." değerlendirmesinde bulundu.

Araştırmanın sonuçları, "JGR Planets" dergisinde yayımlandı.

BRÜKSEL

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat), 2017 yılında bilim ve teknoloji alanında çalışan kadınlara ilişkin verileri yayımladı.

Buna göre, AB üyesi 28 ülkede toplam bilim insanı ve mühendis sayısı 17 milyon 633 bin oldu.

AB'de bilim ve mühendislik alanında çalışan kadınların toplam sayısı 7 milyon 149 binle yüzde 41 seviyesine ulaştı.

Kadın bilim insanı ve mühendis oranı en yüksek AB ülkesi yüzde 57 ile Litvanya olurken, Litvanya'yı yüzde 53 ile Bulgaristan ve Letonya, yüzde 51 ile Portekiz ve yüzde 50 ile Danimarka izledi.

AB ülkeleri arasında bilim ve mühendislik alanlarında çalışan kadın oranı en düşük ülkeler ise yüzde 25 ile Macaristan ve Lüksemburg olarak ölçüldü. Bu ülkeleri yüzde 29 ile Finlandiya ve yüzde 33 ile de Almanya takip etti.

Türkiye'de 2017 yılında bilim ve mühendislik alanlarında çalışan kadınların oranı ise yüzde 45'i buldu. Böylece Türkiye'de kadın bilim insanı ve mühendislerin oranı AB ülkeleri ortalaması olan yüzde 41'i geçti. Türkiye'de kadın bilim insanı oranı, Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi AB'nin gelişmiş ülkelerini de geride bıraktı.

Muhabir: Ata Ufuk Şeker

ANTARKTİKA - DİLARA ZENGİN

Antarktika'da bilimsel faaliyetlerde bulunan Araştırma Görevlisi Yağmur Güneş, Mars araştırmalarında örnek bölge olan kıtadaki göller ve kayaçlardan aldığı materyallerle "kızıl gezegene" yönelik çalışmalara katkı yapacak.

Cumhurbaşkanlığı himayesinde, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı uhdesinde ve İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Kutup Araştırmaları Uyg-Ar Merkezi (PolReC) koordinesinde gerçekleştirilen 3. Ulusal Antarktik Bilim Seferi'nin yanı sıra ikili iş birlikleri kapsamında da Türkiye'nin farklı üniversitelerinden bilim insanları, Şili, Belçika, Güney Kore ve Kolombiya gibi ülkelerin kıtadaki araştırma üsleri ve gemilerinde bilimsel faaliyetlerde bulundu.  

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Jeoloji Mühendisliği Bölümü Araştırma Görevlisi Güneş de bu dönemde Antarktika'da bilimsel çalışmalar gerçekleştiren bilim insanları arasında yer aldı.

Antarktika'daki araştırmalarını tamamlayan Güneş, AA muhabirine, 11 Şubat Bilimde Kadınlar ve Kız Çocukları Uluslararası Günü öncesi kıtadaki faaliyetlerine ilişkin değerlendirmede bulundu.

Göller ve kayaçlardan örnekler aldı

Antarktika'da Güney Kore'nin bilimsel üssünde çalışmalar yaptığını belirten Güneş, bölgenin jeokimyasal yapısını araştırmanın, çalışmasının ana unsurunu oluşturduğunu söyledi.

Güneş, proje yürütücüsü Prof. Dr. Nurgül Çelik Balcı önderliğinde Antarktik koşullardaki buharlaşma ürünlerinin kökenlerine ilişkin çalışmada, Mars gezegeninde varlığı tespit edilmiş benzer jeokimyasal özellikler gösteren mineraller üzerinde yoğunlaştıklarını bildirdi.

Yaklaşık 2 ay süren arazi çalışmasında, istasyonun çevresindeki göllerden ve kayaçlardan örneklemeler ve çeşitli ölçümler yaptığını anlatan Güneş, "İlerleyen süreçte, toplanan bu örnekler, İTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü Jeomikrobiyoloji laboratuvarında kimyasal analizlere tabi tutularak detaylı veriler elde edilecektir." dedi.

"Mars'ın geçmişini anlamak için önemli"

Son yıllarda Mars'ta yapılan robotik araştırmaların kızıl gezegenin farklı bölgelerinde "evaporit" diye adlandırılan buharlaşma ürünlerinin varlığını ortaya koyduğuna işaret eden Güneş, "Evaporitik minerallerin dünyadaki Mars benzeri ortamlarda detaylı olarak keşfedilmesi, Mars'ın geçmişini anlamak üzerine birtakım soruları yanıtlamak için önemli veriler sağlayacak." diye konuştu.

Güneş, dahil olduğu projenin amacının Antarktika'daki kayaçların maruz kaldığı kimyasal, fiziksel ve olası biyolojik süreçleri ortaya koymak olduğunu vurgulayarak, "Jeoloji, jeokimya, biyoloji ve iklim bilimlerini içeren bu çalışmayla Mars'ın geçmişindeki jeokimyasal koşulları anlamak ve bu süreçler sonrasında ortaya çıkan oluşumlarda biyolojik izler olup olmadığı konusunda önemli bilgiler sağlamak amaçlanıyor." ifadesini kullandı.

Zorlu şartlarda bilimsel faaliyetlerini sürdürdü

Güneş, Antarktika'da yapılan çalışmalarda hem iklim hem de arazi açısından alışılandan çok daha farklı şartlarla karşı karşıya kaldıklarına dikkati çekerek, şu değerlendirmede bulundu:

"Şiddetli ve ani rüzgarlar, sürekli değişen hava, üzerinde yürünülen zeminin birkaç metrede bir değişmesi ve vücudunuzun tüm bunlara uyum sağlama süreci zorlayıcı kısımlar arasında. Güney Yarımküre'de yaz döneminde gidildiği ve Güney Kutbu'na yakın bölgelerde çalışıldığı için geç saatlerde havanın aydınlık olması da çalışmacılar için alışma sürecinde sıkıntı yaratabiliyor."

Kıtada 32. yılını dolduran Güney Kore'nin King Sejong İstasyonu'nun hem günlük yaşam hem de bilimsel çalışmalar açısından oldukça gelişmiş bir yer olduğunu ifade eden Güneş, çalışmalarını yürüttüğü bu istasyonda yaz ve kış dönemlerinde bilimsel araştırmaların devam ettiğini dile getirdi.

Güneş, söz konusu üste çalışmaların genellikle deniz biyolojisi, oşinografi ve ekoloji üzerinde yoğunlaştığını aktararak, şunları kaydetti:

"Onların yer bilimlerini ağırlıklı olarak çalıştıkları istasyonları, kıtanın farklı bir bölgesinde bulunuyor. Yaz ekiplerinin kalış süreleri 1-3 ay ve farklı periyotlarda oluyor. Benim kaldığım süre boyunca araştırmacılar arasında başka bir jeolog bulunmuyordu. Bu süreçte, farklı bilim dallarında çalışan kişilerle kurulan diyaloglar sayesinde Antarktika'da yapılan bilimin çeşitliliği ve gerekliliği konusunda önemli bilgiler edinme fırsatı buldum."

"Antarktika, Mars araştırmalarında örnek bölge"

Kıtada yaptıkları araştırmaların önemine de dikkati çeken Güneş, "Ülkemizde uzay araştırmalarının hızla önem kazandığı son dönemde, dünya dışı karasal gezenlerde yaşamın izlerinin araştırılması için yer bilimleri konusunda yapılan çalışmalar büyük önem taşıyor. Gelişmiş ülkelerde bu tarz çalışmalar yıllardır yapılıyor ve Antarktika özellikle Mars araştırmalarında örnek bölge oluşturması açısından rağbet görüyor. Bu tür çalışmaların desteklenerek artması uzay araştırmalarında yerini almaya hazırlanan ülkemiz için son derece önemlidir." dedi.

 

Galatasaray UEFA Avrupa Ligi'nden e

Erkekler Türkiye Kupası Fenerbahçe'

Galatasaray turu zora soktu

UEFA Avrupa Ligi'nde son 32 turu il

Fenerbahçe, avantajı tek golle kapt

Lucescu'nun sözleşmesi karşılıklı f

Arrow
Arrow
Slider

Alman emeklilik sigortası, yaklaşık 120 yıl önce imparatorluk döneminin Başbakanı Otto von Bismarck tarafindan tasarlanan dünyanın ilk resmi emeklilik sistemidir. Alman Sosyal Sigorta Sistemi diğer Avrupa ülkeleri tarafından örnek alınmıştır.

 

Dünyadaki birçok ülke tarafından da örnek alınan Alman emeklilik sistemi, nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesi gibi göstergeler ve gelecekte çalışacak nüfusun sayısının azalması sebebiyle baskı altına girerek parlak yapısından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

2030 yılında Almanya'daki nüfus 2-3 milyon daha azalacak ve hatta 2050 yılında nüfusumuz 70 milyona düşecek. Belki daha da az olacağız. Bu neden böyle? Çünkü, ihtiyacımız olandan daha az çocuk yapmaktayız. Bu da tabii ki toplumdaki sağlıklı gelişmeyi engelleyen bir durum. Yaşlanmak tabii ki güzel bir kazanım. Çünkü bilgi, bir şeye muktedir olma ve yaşam kalitemizi her geçen gün artırıyor. Yaşlanmayı yaşamın güzel bir parçası olarak algılamalıyız ancak şu anda 65 yaş ve üstü insanlar toplumun yüzde 20'sini oluşturmaktadır. 2040 yılında ise bu oran yüzde 30'a çıkacak.  Eskiden Almanya'da 6 kişi çalışır ve bir emeklinin parasını öderdi ama bugün 3 kişi çalışıp, bir emeklinin maaşını ödeyebiliyor. 2030 yılında ise 2 kişi çalışıp, bir kişinin emeklilik parasını ödeyecek.

Yapılan hesaplamalara göre, 2025 yılına kadar 6 milyon insanın emekli olacağı ülkede, sorun 2030’lu yıllar sonrasında güvenlik sisteminden, çalışma piyasalarına kadar hemen her sahada çok daha büyük bir boyut alacak.

Uzmanlar 2050’li yıllara gelindiğinde her üç kişiden birinin 65 yaş üzerinde olacağı Almanya’da genç nüfusun ülkenin sosyal gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağından, buna paralel sosyal güvenlik sistemindeki dengenin bozulmasıyla sağlık ve bakım giderlerinin finansmanının çökeceğinden yola çıkıyor. Aşırı sağcılar dışında hemen tüm partiler, ekonomi uzmanları ve sanayi çevreleri Almanya’nın yaşlanma ve nüfus ile bağlantılı sorunlarını en azından kontrol altında tutabilmek için kalifiye göçmenleri ülkeye çekmekten başka seçenek olmadığı ve göç politikalarında radikal değişiklikler gerektiği konusunda hemfikirler. Biz Almanya’da yaşayan, yaşlanan Türklerin de bu sorunları önceden görerek emeklilik konusunda alternatif çözümler üzerine odaklanması elzemdir.

 

Kalifiye eleman sıkıntısına çare arayan Almanya’nın umudu son iki yılda Euro krizinden etkilenen ve işsizliğin rekora koştuğu İspanya ve İtalya oldu.

Alman Federal İstatistik Dairesi tarafından açıklanan verilere göre geçen yıl Almanya’ya gelenlerin sayısı son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaştı. Ancak Berlin Uyum Senatörü Dilek Kolat ülkede yaşayan çoğu Türk ve genç işsizleri kalifiye etmek yerine ülke dışından gelenlere iş piyasasında öncelik verilmesini gerilim yaratacak bir konu olarak görüyor. Almanya’daki Türklerin entegrasyon çabalarının boşa çıkmaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



Baden Haber

Ender Erdikici

Bazen çok incedir ayarlar. Bazen azı karar, çoğu zarar derler kısaca. Bazen pamuk ipliğine bağlıdır
hayatımız…
Hayatımızdaki en anlamlı kavramları düşündüğümde anahtar bir kelime: DENGE.
Evren’in işleyişinde muazzam bir şekilde varlığını hissettirir bize. Nefes bile alamayız onsuz. Sadece
basit bir kelime gibi gözükse de şu an hayatımızdaki yeri ve önemi bir kelimeden çok daha
önemlidir. Psikolojik bağlamda ele aldıktan sonra bilimsel verilerle daha bir somutlaştırıp politik
alanda hayatımıza olumsuz etkileriyle durumdan bir ders çıkaracağız hep birlikte. Size değişik bir
bakış açısıyla durumu daha iyi izah edebileceğimi düşündüm.
Denge hayatımızın her anında, her aşamasında vardır ve ağırlığını hissettirir. Önümüzde dağ gibi
aşılmaz görünen sorunlar ya da günlük hayatımızda sürekli ayağımıza bağ olan takıntılarımız,
geçmişin muhakemesi yapıldığında kendini daha bir belli eder.
DENGESİZLİK. Keşkelerin vicdanımızda bıraktığı acı, dengelerin düzeniyle derlenir, toparlanır,
hafifler. İlginin dozajı abartıldığında kıskançlık olarak algılanır. Denge bozulmaya başladığında
başlayan duygu karmaşasıdır bu.
Sevgi gibi kutsal bir duygu bile abartıldığında sıkar. Az gösterilirse ilgisizlik olarak kayda geçer.
Özel hayatımızda olduğu kadar toplumsal ilişkilerimizde de belli eder kendini. İlgi abartıldığında
bozulan dengenin adı fanatikliktir. İçinden çıkamadığımız düşünceler obsesyona, yani saplantıya
dönüşüp psikolojik dengemizi dolayısıyla günlük hayatımızı alt üst eder.
Alınan alkolün dozajı kaçarsa çakır-keyiflik sarhoşluğa, daha da abartılırsa alkolikliğe
dönüşüp hayatımızdaki dengeyi alt üst eder. Böyle bir bozulma, ailemizi ve yakın çevremizi
olumsuz etkiler ve neticede bozulan dengenin domino etkisine şahit oluruz.
Bireyselden toplumsala bir geçiş yapalım isterseniz. Yaşadığımız göç dalgalarında denge faktörünü
bir irdeleyelim. Endüstrileşen dünya, devletlerin atmosfere saldıkları gazlar, çevresel dengeleri
altüst ediyor ve oluşan sera etkisiyle kuraklaşan Afrika kıtası yaşanılmaz hale gelirken, göç ve
kaçış istikametleri bu olaya sebep olan ülkeler olunca yardıma muhtaç insanlara sırtlarını
dönüyorlar. Buna da egoizmin abartılmış hatta en dengesiz hali, yani bencillik adını verebiliriz.
Ortadoğu’da sahip oldukları yeraltı zenginliklerinden dolayı bozulan dengelere bir bakalım. Vicdani
terazinin dengesi ne halde dersiniz? Batı’nın sattığı ya da hibe ettiği silahlarla kan gölüne dönen bu
coğrafyadan, hayatlarını tehlikeye atıp kapısına dayandıkları Avrupa ve Amerika kapısı yüzlerine
çarpıldığında o insanların halini düşündükçe vicdan sahibi herkesin dengesi alt üst olmak
durumunda.
Hepimiz aynı bottayız, yani aynı dünyada yaşıyoruz. Batarsak hep beraber batarız. Dengemize
dikkat edelim.
Ender Erdikici

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde
yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu
tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz. Bir konunun altını çizmeden de
edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla
Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu
saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz
ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir
şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa
verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik
ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

Ankara

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Recai Pabuçcu, hiç spermi bulunmadığı saptanan erkeklerde "öncü sperm" belirlenmesine olanak sağlandığını belirterek, bu yöntemle ilk gebeliğin elde edildiğini söyledi.

Özel bir tüp bebek merkezi sorumlusu Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Recai Pabuçcu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kısırlık nedenlerine bakıldığında yüzde 30'unun erkek nedenli olduğunu belirtti.

Azospermi vakanlarında menide canlı sperme rastlanamadığını ifade eden Pabuçcu, "Bu vakalara mikro tese adı verilen biyopsi işlemi yapıldığında ise öncül yuvarlak sperm hücrelerine rastlanabiliyor. Bu hücreler, günümüz tüp bebek tedavilerinde kullanılıyorsa da istenilen sonuçlar alınamıyor. Çünkü, yuvarlak öncül sperm hücreleri, yumurtayı sağlıklı şekilde dölleyemiyor. Birçok evli çift, sadece bu tanı konulmuş şekilde yıllardır bebek hasreti çekiyor." dedi.

"Japonya'da Prof. Dr. Tanaka'nın kliniğinde eğitim aldık"

Japonya'da yeni bir teknoloji ile öncül spermlerin yumurtayı dölleme kapasitelerinin artırıldığını anlatan Pabuçcu, "Elde edilen yuvarlak öncül sperm hücreleri, yumurta içerisine verilmeden önce özel birtakım süreçlerden geçiriliyor ve sonrasında yumurta, uzun süren bir özel teknik ile uyarılıyor yani aktive ediliyor. İşlenmiş yuvarlak hücre ve uyarılmış yumurta birleştirilip güzel embriyo gelişimi planlanıyor." bilgilerini verdi.

Bu tekniği, yerinde görmek ve öğrenmek için Japonya'da Prof. Dr. Atsushi Tanaka'nın laboratuvarında Türkiye'den embriyolog Semra Sertyel ile gittiklerini aktaran Pabuçcu, uygulamanın klinik ve laboratuvar aşamalarından sonra Türkiye'de kendi klinikleri için tüm ekipmanları tedarik ettiklerini söyledi.

Prof. Dr. Pabuçcu, Japonya'da öğrendikleri tekniği, 7 ay boyunca önce fare yumurtalarında denediklerini, başarılı sonuç elde ettikten sonra da insan yumurtası üzerinde uygulamaya başladıklarını ve ilk başarılı sonucu aldıklarını belirtti.

"Çok sağlıklı bir embriyo elde edildi"

Teknolojik alt yapı gerektiren işlemde, öncül spermlerle yumurtanın, özel birtakım işlemler ile bir araya getirilip dölleme işleminin uygulandığını aktaran Pabuçcu, yapılan işlem hakkında şunları ifade etti:

"Yapılan işlem esnasında, yuvarlak sperm hücresini patlattıktan sonra onun stoplazması ve çekirdeğini birbirinden ayırt ediyoruz. Bunun içinden DNA'sı uygun olanı alıp daha önce yumurtası aktive edilmiş, hazırlanmış yumurtaya enjekte ediliyor. Özel işlemler yapıldıktan sonra embriyonun gelişimine bakılıyor. Bunların çoğunda ikinci ve üçüncü günde embriyo gelişimi hiç olmuyordu. Bu bahsettiğimiz hastamızda çok kaliteli ve sağlıklı bir embriyo elde edildi.

Bu konuda çok sıkıntılı on binlerce erkek var. Bizden hep bir haber bekliyorlar. Müjdeli haberin de Ankara'dan gelmesine ekip ve klinik olarak mutluyuz. İnşallah bu gebelik Japonya'daki gibi sağlıklı bir gebelik olur. Biz de bu konuda ailelerimize güzel haberler vermeye devam ederiz."

İSTANBUL - Hatice Şenses

Türk Pediatrik Kardiyoloji ve Kalp Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Çelebi, Dünya Doğumsal Kalp Hastalıkları Farkındalık Haftası dolayısıyla AA muhabirine yaptığı açıklamada, yapılan çalışmaların, canlı doğan bebeklerin yüzde 0,5-1'inde doğuştan kalp hastalığı olduğunu gösterdiğini aktardı. 

Bu çalışmalardan ve doğum hızından yola çıkılarak yapılan hesaplamalara göre Türkiye'de her yıl yaklaşık 13 bin bebeğin doğuştan kalp hastalığı ile dünyaya geldiğini dile getiren Çelebi, her doğuştan kalp hastalığının aynı olmadığını, bunun çok çeşitlerinin bulunduğunu söyledi.

Çelebi, ağır olanların ve hayati risk taşıyanların tedavi gerektirdiğini ifade ederek, şu bilgileri verdi:

"Örneğin büyük damarların kalpten ters olarak çıkışları ilk haftalarda hemen cerrahi tedavi, ağır kapak darlıkları ilk günlerde anjiyo ile kapak genişletme (balon valvuloplasti) gerektirebilir. Basit kusurların bir kısmında sadece izlem yapılır, zira bazı kusurlar zamanla küçülme ve hatta kapanma bile gösterebilir. Üzerine basarak söylüyorum ki, kusurun çeşidi ve yerleşimine göre bu değişken bir durumdur. Bir kısım hastalarda ise takipte komplikasyon geliştiği takdirde tedavi gerektirir. Ağır kalp hastalıklarının belirtileri, ilk birkaç gün hatta saatler içinde dahi ortaya çıkabiliyor. Ağırlık derecesi az olanlar, çeşidine göre aylar içinde hatta yıllar içinde de görülebilir."

Çocuk sık sık zatürre veya bronşit geçiriyorsa dikkat

Hastalığı ağır olan çocuklarda morarma (siyanoz), emerken hızlı yorulma, hızlı soluk alıp verme, beslenme zorluğu ve kilo alamama şeklinde belirtiler olabileceğini, diğer bir kısmında ise belirtilerin sık sık zatürre veya bronşit geçirme şeklinde ortaya çıkabildiğini dile getiren Çelebi, "Daha büyük çocuklarda ise özellikle çabuk yorulma, çarpıntı, göğüs ağrısı ve bayılma durumları yaşanabilir. Bazılarında ise hiçbir yakınma veya ebeveynlerin fark edebileceği bir belirti görülmez." dedi.

Çelebi, bu hastaların çocuk ve ergen sağlığı hekimleri tarafından muayene sırasında tesadüfen duyulan üfürüm veya kalp sesindeki değişikliklerden şüphelenilerek tanı aldığını aktararak, doğuştan kalp hastalığıyla dünyaya gelen bebeklerin, diğer bebeklere göre nispeten enfeksiyon hastalıklarına eğilimlerinin daha yüksek olduğuna işaret etti.

Prof. Dr. Ahmet Çelebi, şunları kaydetti:

"Bu bebekler, enfeksiyon kaptığı takdirde hastaneye yatma ve daha uzun hastanede kalma, daha fazla yoğun bakım gereksinimi gibi risklere daha fazla maruz kalırlar. Özellikle Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV), influenza A, B, adenovirus gibi virüslerle solunum yolu enfeksiyonları görülme riski daha yüksektir. RSV, bebeklikte ve erken çocuklukta sık görülen, hayatın birinci yılında görülen bronşiyolit ve pnömoninin en sık karşılaşılan sebebidir. Doğuştan kalp kusuru olan bebeklerin bu virüsü kapma olasılığı, diğer bebeklere oranla daha yüksektir. Doğuştan kalp sorunuyla dünyaya gelen bir bebeğin öncelikle iyi beslenmesi, bunun yanında büyüme ve gelişmesinin de büyük bir titizlikle izlenmesi lazım. Bu yüzden de anne ve babaların çocuklarının takip ve tedavilerini aksatmamaları çok önemli."

İSTANBUL

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut, aşkın kalp üzerinde olumlu etki gösterdiğini belirterek, "Aşkın, uzun vadede kalp krizi riskini azalttığı, kalbin ömrünü uzattığı bilimsel olarak da kanıtlanmıştır." dedi.

Karabulut, "14 Şubat Sevgililer Günü" kapsamında yaptığı yazılı açıklamada, aşkın kalp sağlığına olumlu etkilerine ilişkin değerlendirmede bulundu.

Oksitosin, dopamin, seratonin, endorfin ve adrenalin hormonlarının beyinden salınması sonrası gerçekleşen aşkın, en belirgin etkisini kalp üzerinde gösterdiğini ifade eden Karabulut, "Göğüste oluşan sıkıntı ve heyecan hissi, çarpıntı, kalbin yalpalayarak atması, anlamsız bir huzursuzluk hali aşkın vücudu ele geçirdiğini gösterir. Ancak bu duygular sanılanın aksine kalbe iyi gelir. Aşkın, uzun vadede kalp krizi riskini azalttığı, kalbin ömrünü uzattığı bilimsel olarak da kanıtlanmıştır." diye konuştu.

Mutlu ve huzurlu bir ilişki yaşayan çiftlerde uyku kalitesi artarken, kalp krizi riskinin azaldığının görüldüğünü belirten Karabulut, stresin panzehiri olarak gösterilen aşk sayesinde vücuttaki stres hormonu kortizolün azalmasıyla şeker ve kolesterol döngüsünde düzelme izlendiğini ve damarların korunduğunu aktardı.

"Tansiyonu düşürür, kolesterole iyi gelir"

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi'nde Kardiyoloji Uzamanı olarak görev yapan Prof. Dr. Ahmet Karabulut, aşk ve sevginin tansiyonu düşürdüğünü vurgulayarak, yapılan bilimsel çalışmaların sıcak bir kucaklaşma sonrasındaki 10 dakikalık sevgi dilli konuşmanın, tansiyonu düşürdüğünü ortaya koyduğunu dile getirdi.

Bu etkinin temelinde vücutta artan gevşeme hormonu oksitosinin bulunduğunu ifade eden Karabulut, şöyle devam etti:

"Garip gelebilir ama aşk kolesterole de iyi geliyor. Yapılan araştırmalar mutlu birliktelik yaşayan çiftlerin, vücuttaki stres hormonlarının azalmasına paralel olarak kolesterol seviyelerinin de daha düşük olduğuna işaret ediyor. Mutlu çiftlerin beslenme alışkanlıklarının daha kaliteli olması da kolesterol dengesini olumlu etkiliyor. Düzenli spor yapan çiftlerin, tek başına spor yapanlara oranla spora devam etme oranının daha yüksek olduğunu gösterirken, bu sayede yağ seviyeleri de belirgin şekilde düşüyor.

Tek başına yaşayan kişilerde depresyonun ve sağlıksız beslenmenin daha sık, sigara ve alkol tüketiminin fazla olduğu görülüyor. Bilimsel çalışmalar, tek başına yaşayan kadınların ortalama 2 yıl, erkeklerin de ortalama 6-7 yıl ömürlerinin kısaldığını gösteriyor. Aşık olunca beynin salgıladığı dopamin, endorfin ve seratonin gibi hormonlar kişiye mutluluk verirken, adeta birer antidepresan etkisi yaratıyor ve kalp damarları depresyonun zararlı etkilerinden korunuyor."

Muhabir: Hanife Sevinç

Yeni yılın ilk günlerinde, hemen hemen hepimizin yaptığı bir şeydir; “bir önceki yılın muhasebesi.” Bu hesaplaşma, ne kadar para kazanıp, ne kadar harcadığınızdan ziyade, ne kadar insan kazanıp, ne kadar insan tarafından harcandığınızla ilgilidir çoğu zaman. Sizi harcayan dostlarınızın, kardeş bildiklerinizin, sırtınızı yasladıklarınızın, giderayak size son bir iyilikleri dokunmuştur aslında hiç farkında olmasalar da. Size, “affetmemenin dayanılmaz hafifliğini” öğretmişlerdir, sırtınızdaki bıçak darbelerinin her birisiyle...

 

Affetmek, affeden için her zaman doğru bir davranış mıdır? Ya da affetmek her zaman büyüklük müdür? Ya da ne bileyim, affetmek, psikolojimizdeki savunma mekanizmalarımızın da yardımıyla, kendimizi kandırıp, avutmak mıdır aslında?

 

HER İNSAN VE HER HATA AFFEDİLMEYE DEĞER Mİ?

 

Biliyorum, affetmek konusunda bu kadar toz pembe, bu kadar bilgece tavsiyelerin uçuştuğu bir ortamda, koşulsuz affedebilmenin, kişisel gelişimin temel unsurlarından birisi olarak dayatıldığı günümüzde, şeytanın avukatlığını yaparak, yukarıdaki sorularla biraz aklınızı karıştırmış olabilirim. Aslında çok uzun zamandır zihnimi meşgul eden bu sorulara, eğer izin verirseniz, edinmek zorunda bırakıldığım  “engin tecrübelerime” ve kendi iç hesaplaşmalarım neticesinde vardığım sonuçlara göre yanıt vermeye çalışayım.

 

Yukarıdaki sorulara yanıt bulmak için, öncelikle affetmeniz beklenen olayın, yanlışlıkla mı yoksa kasıtlı olarak mı gerçekleştiğini bilmeniz çok önemlidir. Yani karşınızda istemeden, yanlışlıkla sizi kıran ve bu hatasından dolayı da mahcup olan bir insan mı var, yoksa, bilerek ve isteyerek sizi inciten, ötekileştiren ve yok sayan bir insan mı? Ve daha da kötüsü, özür dilemek bir yana, her karşınıza çıktığında, hiç bir şey yokmuş gibi, pervasızca size elini uzatan bir ikiyüzlü mü? Unutmayın ki; affetmenin ön koşulu, hatalı olan tarafın pişmanlığını fark etmesi, bunu dile getirmesi ve özür dilemesidir. Bunun dışındaki affedişler, kişinin kendisini “bağışlayıcı” olarak görüp, bu duygusundan beslenme çabasından öteye gidemez ve ne yazık ki kişinin kendi öz saygısına büyük ölçüde zarar verir.

 

İnsanların “Sevgi Pıtırcığı” haline getirilmeye çalışıldığı günümüzde, hatalı affedişleriniz, (başkalarından çok daha fazlasıyla) kendinize karşı duymanız gereken saygıyı hiç fark etmeseniz de, büyük ölçüde zedeler. Ve yine unutmayın ki; en büyük bağışlayıcı olarak bilinen Tanrı, hiç koşulsuz ve her seferinde affediyor olsaydı, “cehennem” diye bir kavram olmazdı herhalde.

 

Yani özetle, sizi bilerek ve isteyerek “harcayan” (eski) dostlarınızı, kardeş bildiklerinizi, affedebilmeye ilişkin harcayacağınız sabrı ve enerjiyi, sizi hak eden gerçek dostlarınıza harcayın. Az ama “öz” olsunlar hayatınızda. Maskeleri düşenlerin maskelerini, kendi ellerinizle bir daha takıp, sizi üzmelerine bir kez daha izin vermeyin. Her zaman için hayatta sizin için en değerli olanın, “siz” olmanız gerektiğini, sevginizi, zamanınızı, dostluğunuzu, kardeşliğinizi, hoşgörünüzü, sizi hak edebilenlerle paylaşmanızın ise, mutluluğunuzun mutlak şartı olduğunu her daim anımsayın. Unutmayın ki; sizi hak etmeyenlere değer vermek, size değer verenlere haksızlık etmekten başka bir işe yaramaz. Sağlıklı günler dilerim...


Psikolog Kutay Ürkmen

ANKARA - Yeşim Sert Karaaslan

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Emrah Can, çocukların dijital medyanın zararlarından korunması gerektiğini belirterek, "Dijital medya, çocukları hem uygunsuz içeriklere maruz bırakabiliyor hem de olumsuz fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle dil gelişiminin en belirgin olduğu ilk 2 yaş için dijital medya kullanımı önerilmiyor." dedi.

Cep telefonu, tablet, bilgisayar ve televizyon gibi dijital medya kullanımının çocuklar üzerindeki fiziksel ve psikolojik olumsuz etkileri konusuna dikkati çeken Can, çocukların, dünyayı etki-tepki zinciriyle yorumlayarak deneyim geliştirdiğini anlattı.

Dijital medyanın artık sadece okul çağı ve ergenlik çağında değil, okul öncesi, hatta süt çocukluğu döneminden itibaren hayatın içine girdiğini belirten Can, bilindik isimleriyle cep telefonu, bilgisayar-tablet ve televizyonun yetişkinler kadar çocukları da "bağımlılık" tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığını aktardı.

Bazı annelerin küçük çocuklarına yemek yedirmek ya da ilgiyi dağıtmak amacıyla dijital medyayı kullanabildiğine işaret eden Can, bunun çocuk sağlığı için doğru olmadığını vurguladı. Can, "Dijital medya, hem içerdiği uygunsuz içeriklere çocukları maruz bırakabiliyor hem de olumsuz fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle dil gelişiminin en belirgin olduğu ilk 2 yaş için dijital medya kullanımı önerilmiyor." uyarısında bulundu.

"İlk 2 yaşta çocuklar dijital medya ile tanışmamalı"

Bu yaş grubunda kullanılan medya araçlarının, bebeklerin konuşma sürecine zarar verdiğinin altını çizen Can, şunları söyledi:

"Çocuklar, dünyayı duyularıyla tanıyor, etki-tepki zinciriyle yorumlayarak deneyim geliştiriyor. Oysa medya kullanımı, çocuğun duygu ve davranışlarına cevap veremediğinden çocuğu ikili ilişki yerine tek taraflı etkileşime alıyor. Kendi tepkisine yanıt alamayan çocuk için iletişim ve gelişim giderek bozuluyor. İdeal olan ilk 2 yaşta çocukların dijital medya ile tanışmamasıdır. Devam eden süreçteki 2-3 yaş arasında ise dijital medya ile geçirilen süre 30 dakikayı geçmemelidir."

Çocukların 3 yaştan sonraki dönemde anne-baba kontrolünde sınırlı zamanlarda yaşına uygun programları izleyebileceklerini ifade eden Doç. Dr. Can, şöyle konuştu:

"Ancak bu sürenin günlük 1 saati geçmemesi gerekiyor. Devam eden 4-6 yaş dönem olan okul öncesinde dijital medya kullanıcılığının ilerideki okul yaşamında faydalı olup olmayacağı konusu belirsizdir. Ancak eğitim sisteminde bazı okullarda tabletlerle ödevlerini yapan öğrenciler olduğundan kullanımdaki aşinalığın kısmi de olsa faydalı olabileceği düşünülebilir. Böyle dahi olsa bu dönemde oyunlar, eğitici uygulamalar ve videolar için de sürenin maksimum günlük 2 saati geçmemesi gerekiyor.

Ergenlik döneminde özellikle cep telefonu, bilgisayar ve tabletler televizyonun yerini alıyor. Sosyal medya kullanımının bu yaş grubunda yaygın kullanımı, cep telefonundan internet erişimiyle izlenebilen video ve sosyal medya paylaşımları kullanım süresini çok artırıyor. Bu durum aile içi ve arkadaşlar arası iletişimi olumsuz etkileyebiliyor. Gençler yaygın sosyal medya uygulamalarıyla iletişim kuruyor, video kanallarından video izliyor ve aniden uygunsuz reklamlara maruz kalabiliyor. Bu durum sosyal ve psikolojik etkilerinin yanında fiziksel olarak da hareketsizliğe neden olarak ve obeziteyi artan bir sorun haline getiriyor."

Doç. Dr. Can, çocuklarının dijital medya bağımlısı olmaması için erken dönemde önlem alınması gerektiğini vurgulayarak bu gerekçelerle anne ve babaların özellikle ilk 2 yaşta çocuklarını dijital medya kullanımından uzak tutmaları, sonraki dönemlerde süre ve içerik kısmına dikkat etmeleri gerektiğini kaydetti.

İSTANBUL - Eda Topçu

Türk halkı mutluluğu "Genç, evli, çocuklu ve iş sahibi" olmaya bağlıyor. Halkın yarısının kendini mutlu hissettiği Türkiye'de, gençlerde "aşk", kadınlarda "sağlık", erkeklerde "iş ve para" daha fazla ön plana çıkıyor.

CURIOCITY Araştırma ve Danışmanlık Şirketinin "Türkiye'de Mutluluk" araştırma sonuçlarına göre, Türk halkının yarısı kendini mutlu hissederken, mutluluk formülünü "Genç, evli, çocuklu ve iş sahibi olmak." olarak açıklıyor.

Yaş ilerledikçe mutluluk için "sağlık" öne çıkarken, Türkiye'de erkekler kadınlara göre daha mutsuz olduğunu söylüyor. Türk insanı genç yaşlarda mutluluğu aşka bağlarken, 35 yaşından sonra ise mutluluğun aşkla bağlantısı neredeyse kalmıyor.

Erkekler ve gençler para eksikliğini daha fazla hissederken, mutluluğun kaynağının sağlık olduğunu düşünen kadınların oranı erkeklere göre daha yüksek seviyede bulunuyor.

En mutlu, 25-39 yaş arasındakiler

"Türkiye'de Mutluluk" araştırma sonuçlarına göre, halkın yarısı kendini "mutlu" hissederken, yüzde 40'ı "ne mutlu ne mutsuz bir hayatım var." diyor. Yüzde 9'luk kesim "mutsuz" olduğunu ifade ederken, yaş ilerledikçe "mutluluğun temelinde sağlık vardır." diyenlerin oranı yüzde 70'lere kadar çıkıyor.

15 yaş üstü bin 500 kişiyle yapılan araştırma, kadınlar ve erkeklerin neredeyse eşit derecede mutlu hissettiğini gösterirken, erkekler arasında mutsuzluk kadınlara göre 2 puan fazla seviyede bulunuyor.

18-19 yaşındaki gençler arasında kendisini mutsuz olarak tanımlayanlar yüzde 12'de kalırken "ne mutlu ne de mutsuz" tanımlayanlar 20-24 yaş arası gençlerde yüzde 46 olarak öne çıkıyor. Mutlu olduğunu söyleyenlerin en yüksek olduğu yaş aralığı ise yüzde 55 ile 25-39 arası.

Evli ve çocuk sahibi olanlar arasında "mutluyum" diyenler yüzde 56

Araştırma, evli ve çocuk sahibi olmanın da insanlara kendini mutlu hissettirdiğini gösteriyor.

Evli ve çocuk sahibi olanlar arasında "mutluyum" diyenler yüzde 56'ya ulaşırken, bu oran çocuk yok ise yüzde 50'de kalıyor, bekarlarda ise mutluluk oranı yüzde 46'ya geriliyor.

İş sahibi olanlar arasında "mutluyum" diyenlerin oranı yüzde 52'ye çıkıyor, çalışmayanlar arasında "ne mutluyum ne mutsuzum" diyenler yüzde 44 seviyesinde bulunuyor.

Büyük şehirlerde yaşayanlar daha mutsuz

Büyük şehirlerde yaşayanların daha mutsuz olduğunu gösteren araştırmada, mutlu olduğunu söyleyenler İstanbul'da yüzde 44, İzmir'de yüzde 40 ve Ankara'da yüzde 35'e geriliyor. 

Araştırmaya göre kadınlar yüzde 55'lik bir yüzdeyle sağlığın mutluluğun temeli olduğuna erkeklerden daha fazla inanıyor. Erkekler ise önce sağlık deseler de "iş var ise mutluyum" tanımında kadınlardan yüzde 7 ile daha önde bulunuyor.

"Sağlık mutluluğun kaynağı" tanımı 15-19 yaş grubunda yüzde 35 seviyesindeyken, 20-29 yaş arasında yüzde 43'e yükseliyor. 30-44 yaş grubunda bu oran yüzde 60'a ilerlerken, 50-55 yaş grubunda yüzde 70'e çıkıyor.

Evli ve çocuk sahibi olunca, sağlığı mutluluğun nedeni görenler yüzde 63'e ulaşırken, orta alt ve alt sınıflarda mutluluğu sağlıkla tanımlayanlar yüzde 65'e yükseliyor.

"35 yaşından sonra aşkın mutluluk içindeki payı yüzde 5"

18-19 yaşlarında mutluluğun nedeni olarak aşk diyenler yüzde 20 olurken, yaş 34'e yükseldikçe bu oran yüzde 15'e geriliyor. 35 yaşından itibaren ise aşkın mutluluk tanımı içindeki payı yüzde 5'te kalıyor. 

İş, en fazla 40-44 yaş grubunda mutluluğu etkileyici bir faktör halini alırken, bunu söyleyenlerin oranı yüzde 10'a ulaşıyor. Araştırmaya katılanların sadece yüzde 15'i "hayatımda her şey tamam" derken, para ve başarı, 15-19 yaşlarındaki gençler için mutluluğa kavuşmada önemli.

15-17 yaş grubunda yüzde 25, 18-19 grubunda yüzde 20'lik bir kesim için para da başarı da aynı oranda mutluluk kaynağı olurken, beş kişiden ikisi en fazla paranın eksikliğini hissettiğini söylüyor.

Erkeklerde yüzde 41 ve 18-19 gençler arasında yüzde 44 ile paranın eksikliği daha fazla hissediliyor.