BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Aileden tekvandocu: Ferhat Can Kavurat

Burak Yılmaz'ın Beşiktaş'a maliyeti belli oldu

Trabzonspor Burak Yılmaz'ı KAP'a bildirdi

Robinho Medipol Başakşehir'e transferini duyurdu

Alman İçişleri Bakanlığından DİTİB açıklaması

Almanya ve Fransa’nın Siyasal ve Kültürel Dostluk

"Beyaz Cennet" Pamukkale

Altın - geleceğe yönelik mi yoksa eskimiş bir yatı

Südlicher Oberrhein Ticaret ve Sanayi Odası

Duyunca şaşıracağınız ilginç bilgiler

Kış depresyonundan kurtulmanın 3 yolu

Konsolosluk Haberleri

Stand-Up’ın Atası: Meddahlık

Dünyanın En Uzun Sanat Sergisi: Stockholm Metrosu

II. Bayezid: Sekizinci Osmanlı Padişahı Kimdir?

Şair Nazım Hikmet 117 yaşında

Göçmenlerin talasemi sorununa çözüm arayışı

Ay'a gönderilen tohumlar filizlendi

Hurda lastikler minik patilere yuva oldu

Arrow
Arrow
ArrowArrow

Alman İçişleri Bakanlığından DİTİB

Almanya ve Fransa’nın Siyasal ve Kü

"Beyaz Cennet" Pamukkale

Altın - geleceğe yönelik mi yoksa e

Südlicher Oberrhein Ticaret ve Sana

Duyunca şaşıracağınız ilginç bilgil

Kış depresyonundan kurtulmanın 3 yo

Konsolosluk Haberleri

Stand-Up’ın Atası: Meddahlık

Dünyanın En Uzun Sanat Sergisi: Sto

II. Bayezid: Sekizinci Osmanlı Padi

Şair Nazım Hikmet 117 yaşında

Göçmenlerin talasemi sorununa çözüm

Ay'a gönderilen tohumlar filizlendi

Hurda lastikler minik patilere yuva

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Alman İçişleri Bakanlığından DİTİB

Almanya ve Fransa’nın Siyasal ve Kü

"Beyaz Cennet" Pamukkale

Altın - geleceğe yönelik mi yoksa e

Südlicher Oberrhein Ticaret ve Sana

Duyunca şaşıracağınız ilginç bilgil

Kış depresyonundan kurtulmanın 3 yo

Konsolosluk Haberleri

Stand-Up’ın Atası: Meddahlık

Dünyanın En Uzun Sanat Sergisi: Sto

II. Bayezid: Sekizinci Osmanlı Padi

Şair Nazım Hikmet 117 yaşında

Göçmenlerin talasemi sorununa çözüm

Ay'a gönderilen tohumlar filizlendi

Hurda lastikler minik patilere yuva

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Alman İçişleri Bakanlığından DİTİB

Almanya ve Fransa’nın Siyasal ve Kü

"Beyaz Cennet" Pamukkale

Altın - geleceğe yönelik mi yoksa e

Südlicher Oberrhein Ticaret ve Sana

Duyunca şaşıracağınız ilginç bilgil

Kış depresyonundan kurtulmanın 3 yo

Konsolosluk Haberleri

Stand-Up’ın Atası: Meddahlık

Dünyanın En Uzun Sanat Sergisi: Sto

II. Bayezid: Sekizinci Osmanlı Padi

Şair Nazım Hikmet 117 yaşında

Göçmenlerin talasemi sorununa çözüm

Ay'a gönderilen tohumlar filizlendi

Hurda lastikler minik patilere yuva

Arrow
Arrow
Slider

Alman İçişleri Bakanlığından DİTİB

Almanya ve Fransa’nın Siyasal ve Kü

"Beyaz Cennet" Pamukkale

Altın - geleceğe yönelik mi yoksa e

Südlicher Oberrhein Ticaret ve Sana

Duyunca şaşıracağınız ilginç bilgil

Kış depresyonundan kurtulmanın 3 yo

Konsolosluk Haberleri

Stand-Up’ın Atası: Meddahlık

Dünyanın En Uzun Sanat Sergisi: Sto

II. Bayezid: Sekizinci Osmanlı Padi

Şair Nazım Hikmet 117 yaşında

Göçmenlerin talasemi sorununa çözüm

Ay'a gönderilen tohumlar filizlendi

Hurda lastikler minik patilere yuva

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

NASA'nın TESS uydusu yeni bir öte gezegen keşfetti

Dünya Güneş'e en yakın konuma geldi

Burdur'dan Amerika'ya teknoloji ihracatı

Üç Güneş, iki Ay tutulması gerçekleşecek

ANKARA

Çin'in ay başında Ay'ın karanlık yüzüne inen keşif aracı Çang'ı-4'ün, Dünya'nın uydusuna götürdüğü tohumlar filizlendi.

Komünist Parti'nin yayın organı Halkın Günlüğü gazetesinin Çin Ulusal Uzay İdaresi'ne dayandırdığı habere göre, Çang'ı-4'ün Ay'a götürdüğü pamuk tohumları filiz verdi.

Gazete, pamuk filizlerinin görüntüsünü Twitter üzerinden paylaştı ve "İnsanoğlunun Ay'daki ilk biyolojik deneyi tamamlandı" ifadesini kullandı.

Keşif aracında suni bir ortamın yaratıldığı kapalı kutunun içinde bulunan tohumların, Dünya'daki kontrol merkezinden sulama komutu gittikten sonra filizlendiği belirtildi.

Çang'ı-4, Ay'a pamuğun yanı sıra patates tohumu, maya ve meyve sineği yumurtaları içeren toprak götürmüştü.

Astronotlar yörüngedeki Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (UUİ) bitki yetiştiriyor ancak Ay'da bugüne kadar böyle bir deney yapılmamıştı. Deney, astronotların yer alacağı uzun süreli uzay keşifleri açısından önemli bir adım olarak nitelendiriliyor.

Şinhua ajansı da Çang'ı-4'ün bugüne kadar Dünya'ya 170 kadar fotoğraf gönderdiğini duyurdu.

İnsansız keşif aracı Çang'ı-4, 3 Ocak'ta Ay'ın dünyadan görünmeyen karanlık yüzüne inmişti. Çang'ı-4'ün Ay'ın karanlık yüzeyinde yapacağı incelemeler, derin uzay araştırmaları için dönüm noktası olarak görülüyor.

Ay, radyo sinyallerinin karanlık tarafa erişimini engellediği için o bölgeyle dünya arasında doğrudan iletişim kurulamıyor. Çin Ulusal Uzay İdaresi, bu engeli ortadan kaldırmak ve Çang'ı-4 ile iletişim kurabilmek için Çüeçiao İletişim Uydusu'nu mayıs ayında dünyadan 455 bin kilometre uzaklıktaki İkinci Lagrangian (L2) noktasında bulunan yörüngeye göndermişti.

Muhabir: Gamze Türkoğlu Oğuz

ANKARA

Amerikan Havacılık ve Uzay Ajansının (NASA) öte gezegen keşif uydusu TESS, ilk öte gezegen keşfini gerçekleştirdi.

"Space.com" internet sitesinde yer alan habere göre TESS, Dünya'dan 53 ışık yılı uzakta Ağcık (Reticulum) Takımyıldızı'ndaki "HD 21749" yıldızının yörüngesinde bir öte gezegenin varlığını belirledi.

"HD 21749b" adı verilen "Neptün-altı" kategorisindeki gezegenin Dünya'nın 3 katı büyüklükte olduğu, ancak öz kütlesinin bu büyüklükteki Uranüs, Neptün gibi gaz devi gezegenlerden çok daha yoğun olması nedeniyle Dünya'dan 23 kat daha ağır olduğu belirtildi.

Öte gezegenin etrafında döndüğü yıldızın yörüngesindeki bir turu Dünya zamanıyla 36 günde tamamladığı ifade edildi.

Boyut ve öz kütle bakımından Güneş Sistemi'ndeki gezegenlere benzemediği için HD 21749b'yi "ucube" olarak tanımlayan gökbilimciler, gezegenin ortalama yüzey sıcaklığının 150 derece civarında olduğunu kaydetti.

Neptün ve Uranüs gibi gaz devlerinin büyük oranda hidrojenden oluştuğuna, dolayısıyla öz kütlelerinin yoğun olmadığına dikkat çeken ABD'nin Massachusetts Teknoloji Üniversitesinden (MIT) gökbilimci Diana Dragomir, "Bu gezegen büyük ihtimalle yoğun su içeriyor ve ağır gazlardan oluşan bir atmosfere sahip." dedi.

"HD 21749b" TESS'in varlığı doğrulanan 8. öte gezegen keşfi oldu.

Keşfe dair detaylar Dragomir ve diğerleri tarafından "The Astrophysical Journal Letters" dergisinde yayımlandı.

TESS uydusu, NASA tarafından 18 Eylül'de SpaceX üretimi Falcon 9 roketiyle uzaya fırlatılmıştı. Uydunun, iki yıl sürecek keşif faaliyeti boyunca Güneş Sistemi dışındaki yakın yıldız sistemlerindeki öte gezegenlere dair kanıtlar araması planlanıyor.

TESS, öte gezegenleri "geçiş" denilen bir konumda tespit etmeye çalışıyor. "Geçiş", bir öte gezegenin yörüngesindeki yıldızın önünden geçtiği anı tanımlıyor. Bilim adamları bu anda yıldızın kameralara yansıyan parlaklığında oluşan azalmayı gözleyerek, ışığın salım ve emilme miktarlarını ölçerek söz konusu gezegenlerin kütlesini, öz kütlesini ve atmosfer kompozisyonunu belirleyebiliyor.

Muhabir: Emre Aytekin

NEW YORK

Gökbilimciler, Dünya'nın yörüngedeki yıllık devri içinde Güneş'e en yakın olduğu perihelyon (gün beri) konuma geldiğini bildirdi.

Gökbilimciler yaptıkları ölçümlerde, Güneş etrafında eliptik bir yörüngede hareket eden Dünya'nın, 3 Ocak Pazartesi günü Güneş'e 4 milyon 830 bin kilometre daha yakın konuma ulaştığını belirledi.

Gökbilimde "perihelyon (günberi) noktası" adı verilen ve her yıl ocak ayında gerçekleşen yaklaşma durumu, Dünya'nın yörüngesinin hafif eliptik şeklinden kaynaklanıyor. Söz konusu eliptik biçim, Dünya üzerinde farklı iklimlerin yaşanmasını mümkün kılıyor.

Dünya'nın Güneş'ten en uzak olduğu konuma ise "apheliyon (gün öte)" adı veriliyor. Apheliyon konumu her yıl temmuz ayı başında ortaya çıkıyor.

Muhabir: İslam Doğru, Emre Aytekin

 

Babel, Fulham'a transfer oldu

Veteran milliler Gürcistan'da şampi

Milli sporculardan 2018'de 5 bin 25

Ömrünü Kangal köpeği yetiştiriciliğ

Aileden tekvandocu: Ferhat Can Kavu

Burak Yılmaz'ın Beşiktaş'a maliyeti

Arrow
Arrow
Slider

Alman emeklilik sigortası, yaklaşık 120 yıl önce imparatorluk döneminin Başbakanı Otto von Bismarck tarafindan tasarlanan dünyanın ilk resmi emeklilik sistemidir. Alman Sosyal Sigorta Sistemi diğer Avrupa ülkeleri tarafından örnek alınmıştır.

 

Dünyadaki birçok ülke tarafından da örnek alınan Alman emeklilik sistemi, nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesi gibi göstergeler ve gelecekte çalışacak nüfusun sayısının azalması sebebiyle baskı altına girerek parlak yapısından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

2030 yılında Almanya'daki nüfus 2-3 milyon daha azalacak ve hatta 2050 yılında nüfusumuz 70 milyona düşecek. Belki daha da az olacağız. Bu neden böyle? Çünkü, ihtiyacımız olandan daha az çocuk yapmaktayız. Bu da tabii ki toplumdaki sağlıklı gelişmeyi engelleyen bir durum. Yaşlanmak tabii ki güzel bir kazanım. Çünkü bilgi, bir şeye muktedir olma ve yaşam kalitemizi her geçen gün artırıyor. Yaşlanmayı yaşamın güzel bir parçası olarak algılamalıyız ancak şu anda 65 yaş ve üstü insanlar toplumun yüzde 20'sini oluşturmaktadır. 2040 yılında ise bu oran yüzde 30'a çıkacak.  Eskiden Almanya'da 6 kişi çalışır ve bir emeklinin parasını öderdi ama bugün 3 kişi çalışıp, bir emeklinin maaşını ödeyebiliyor. 2030 yılında ise 2 kişi çalışıp, bir kişinin emeklilik parasını ödeyecek.

Yapılan hesaplamalara göre, 2025 yılına kadar 6 milyon insanın emekli olacağı ülkede, sorun 2030’lu yıllar sonrasında güvenlik sisteminden, çalışma piyasalarına kadar hemen her sahada çok daha büyük bir boyut alacak.

Uzmanlar 2050’li yıllara gelindiğinde her üç kişiden birinin 65 yaş üzerinde olacağı Almanya’da genç nüfusun ülkenin sosyal gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağından, buna paralel sosyal güvenlik sistemindeki dengenin bozulmasıyla sağlık ve bakım giderlerinin finansmanının çökeceğinden yola çıkıyor. Aşırı sağcılar dışında hemen tüm partiler, ekonomi uzmanları ve sanayi çevreleri Almanya’nın yaşlanma ve nüfus ile bağlantılı sorunlarını en azından kontrol altında tutabilmek için kalifiye göçmenleri ülkeye çekmekten başka seçenek olmadığı ve göç politikalarında radikal değişiklikler gerektiği konusunda hemfikirler. Biz Almanya’da yaşayan, yaşlanan Türklerin de bu sorunları önceden görerek emeklilik konusunda alternatif çözümler üzerine odaklanması elzemdir.

 

Kalifiye eleman sıkıntısına çare arayan Almanya’nın umudu son iki yılda Euro krizinden etkilenen ve işsizliğin rekora koştuğu İspanya ve İtalya oldu.

Alman Federal İstatistik Dairesi tarafından açıklanan verilere göre geçen yıl Almanya’ya gelenlerin sayısı son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaştı. Ancak Berlin Uyum Senatörü Dilek Kolat ülkede yaşayan çoğu Türk ve genç işsizleri kalifiye etmek yerine ülke dışından gelenlere iş piyasasında öncelik verilmesini gerilim yaratacak bir konu olarak görüyor. Almanya’daki Türklerin entegrasyon çabalarının boşa çıkmaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



Baden Haber

Ender Erdikici

Bazen çok incedir ayarlar. Bazen azı karar, çoğu zarar derler kısaca. Bazen pamuk ipliğine bağlıdır
hayatımız…
Hayatımızdaki en anlamlı kavramları düşündüğümde anahtar bir kelime: DENGE.
Evren’in işleyişinde muazzam bir şekilde varlığını hissettirir bize. Nefes bile alamayız onsuz. Sadece
basit bir kelime gibi gözükse de şu an hayatımızdaki yeri ve önemi bir kelimeden çok daha
önemlidir. Psikolojik bağlamda ele aldıktan sonra bilimsel verilerle daha bir somutlaştırıp politik
alanda hayatımıza olumsuz etkileriyle durumdan bir ders çıkaracağız hep birlikte. Size değişik bir
bakış açısıyla durumu daha iyi izah edebileceğimi düşündüm.
Denge hayatımızın her anında, her aşamasında vardır ve ağırlığını hissettirir. Önümüzde dağ gibi
aşılmaz görünen sorunlar ya da günlük hayatımızda sürekli ayağımıza bağ olan takıntılarımız,
geçmişin muhakemesi yapıldığında kendini daha bir belli eder.
DENGESİZLİK. Keşkelerin vicdanımızda bıraktığı acı, dengelerin düzeniyle derlenir, toparlanır,
hafifler. İlginin dozajı abartıldığında kıskançlık olarak algılanır. Denge bozulmaya başladığında
başlayan duygu karmaşasıdır bu.
Sevgi gibi kutsal bir duygu bile abartıldığında sıkar. Az gösterilirse ilgisizlik olarak kayda geçer.
Özel hayatımızda olduğu kadar toplumsal ilişkilerimizde de belli eder kendini. İlgi abartıldığında
bozulan dengenin adı fanatikliktir. İçinden çıkamadığımız düşünceler obsesyona, yani saplantıya
dönüşüp psikolojik dengemizi dolayısıyla günlük hayatımızı alt üst eder.
Alınan alkolün dozajı kaçarsa çakır-keyiflik sarhoşluğa, daha da abartılırsa alkolikliğe
dönüşüp hayatımızdaki dengeyi alt üst eder. Böyle bir bozulma, ailemizi ve yakın çevremizi
olumsuz etkiler ve neticede bozulan dengenin domino etkisine şahit oluruz.
Bireyselden toplumsala bir geçiş yapalım isterseniz. Yaşadığımız göç dalgalarında denge faktörünü
bir irdeleyelim. Endüstrileşen dünya, devletlerin atmosfere saldıkları gazlar, çevresel dengeleri
altüst ediyor ve oluşan sera etkisiyle kuraklaşan Afrika kıtası yaşanılmaz hale gelirken, göç ve
kaçış istikametleri bu olaya sebep olan ülkeler olunca yardıma muhtaç insanlara sırtlarını
dönüyorlar. Buna da egoizmin abartılmış hatta en dengesiz hali, yani bencillik adını verebiliriz.
Ortadoğu’da sahip oldukları yeraltı zenginliklerinden dolayı bozulan dengelere bir bakalım. Vicdani
terazinin dengesi ne halde dersiniz? Batı’nın sattığı ya da hibe ettiği silahlarla kan gölüne dönen bu
coğrafyadan, hayatlarını tehlikeye atıp kapısına dayandıkları Avrupa ve Amerika kapısı yüzlerine
çarpıldığında o insanların halini düşündükçe vicdan sahibi herkesin dengesi alt üst olmak
durumunda.
Hepimiz aynı bottayız, yani aynı dünyada yaşıyoruz. Batarsak hep beraber batarız. Dengemize
dikkat edelim.
Ender Erdikici

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde
yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu
tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz. Bir konunun altını çizmeden de
edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla
Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu
saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz
ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir
şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa
verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik
ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

ANTALYA - Hatice Özdemir Tosun

Anne ve babadan geçen bir kan hastalığı olarak nitelendirilen "talasemi"yi evlilik öncesi taramayla yüzde 90 azaltan Türkiye, özellikle Suriyeli göçmenlerde artış gösteren bu hastalık için çözüm arayışında.

Akdeniz Kan Hastalıkları Vakfı (AKHAV) Başkanı ve Pediatrik Hematoloji ve Genetik Uzmanı Prof. Dr. Duran Canatan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kalıtsal bir kan hastalığı olan talaseminin çocukluk döneminde başlayıp, yaşam boyu sürdüğünü söyledi.

Hastalığın talasemi taşıyıcısı anne ve babadan geçtiğini dile getiren Canatan, anne ve baba taşıyıcı olduğunda çocuğun yüzde 25 hasta, yüzde 25 sağlıklı ve yüzde 50 taşıyıcı olabildiğini kaydetti.

Türkiye'de, 2002'den beri uygulanan Talasemi Önleme Projesi ile talasemiyi önlemede yüzde 90 başarı elde ettiklerini vurgulayan Canatan, "Verilere göre yeni doğan hasta sayısı özellikle Güneydoğu'da göçmenlerin yoğun olduğu illerde yılda 100'lere kadar çıkmış durumda. Evlilik öncesi taramayla biz bunu 30'a kadar düşürmüştük." dedi.

Göçmenler için harekete geçecekler

Göçmenlerde yoğun şekilde görülen talasemi sorununun istatistiki rakamları etkilediğine işaret eden Canatan, şunları söyledi:

"Göçmenlerde talasemi sorunu sadece bizim ülkeye özgü değil, şu anda Avrupa ülkelerine de özellikle Suriyeli insanlar göç etmekte. Aynı sorunu onlar da yaşıyor. Nitekim geçen yıl Avrupa Birliği üyelerinden 30 ülkenin katılımı ile Berlin'de bir toplantı yapıldı. Türkiye adına ben davet edildim. Türkiye olarak evlilik öncesi taramayla başarılı sonuçlar elde ederken, diğer ülkeler daha yeni doğanlarda taramalarla uğraşıyorlar. Bu açıdan bizim çalışmalarımızı da önemsiyorlar. Göçmen sorunu yaşayan ülkelerle 'Göçmenlerin Talasemi Sorunu' başlıklı bir proje hazırlıyoruz."

Talasemi hastalarının uzun ve kaliteli yaşamalarını sağlamak adına İtalya, İspanya ve Türkiye olarak Uluslararası Talasemi Takip Platformu'nu oluşturarak, Avrupa Birliği Erasmus Projesi hazırladıklarını anlatan Canatan, bu projenin geçen yıl tamamlandığını kaydetti.

Şimdi ise uluslararası platformda "Göçmenlerde talasemi sorunu" başlıklı bir Avrupa Birliği Projesi hazırlığı içinde olduklarını dile getiren Canatan, "Göç alan ülkelerin içinde olduğu bir platform planlıyoruz. İtalya, Yunanistan, Almanya, Hollanda ve bizim de içinde olacağımız 7-8 ülkenin işbirliğinde bir proje hazırlanacak." diye konuştu.

İlk olarak İtalya'dan Uluslararası Talasemi ve Adölesan Tıpta Endokrin Komplikasyonlar Network'u koordinatörü Prof. Dr. Vincenzo de Sanctis ile görüştüklerini, diğer ülkelerde de görüşmelerin devam ettiğini bildiren Canatan, proje ile göçmenlerde artan talasemiyi önlemeye yönelik bilimsel bir çalışma yürüteceklerini sözlerine ekledi.

İSTANBUL - HATİCE ŞENSES 

Türk Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Derneği Başkanı Prof. Dr. Sühan Ayhan, Türkiye'nin saç ekimi işlemlerinde dünyada üçüncü, Avrupa'da birinci sırada yer aldığını belirterek, "Ülkemize saç ekimi amacıyla daha çok Körfez ülkeleri, Orta Doğu ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelenler var. Türkiye, saç ekimi konusunda son yıllarda çok iyi bir tanıtım ve pazarlama stratejisi uyguladı." dedi.

Prof. Dr. Ayhan, saç ekimi için Türkiye'yi tercih edenlerin büyük çoğunluğunun "sağlık turizmi" kapsamında aracı firmalar tarafından getirildiğini, bu kişilere havalimanı-otel-klinik arasındaki süreç ve hastane hizmetlerinin sunulduğunu aktardı.

Türkiye'nin hem hastane hem de otelcilik hizmetleri açısından birçok ülkeden önde olduğunu dile getiren Ayhan, yurt dışından gelenlerin klinik, hastane ve konaklama hizmetleri açısından memnun kaldıklarını söyledi.

Prof. Dr. Sühan Ayhan, saç ekimi için talebin fazla olduğuna işaret ederek, basit gibi görünmekle birlikte uzun süren, komplikasyona açık ve hafife alınmaması gereken bir işlem olduğunu aktardı.

"Bu işin ucunda sadece memnuniyetsizlik değil, saçlı derinin kaybedilmesine kadar giden komplikasyonlar bulunmakta." diyen Ayhan, şunları kaydetti:

"Türkiye saç ekimi işlemlerinde dünyada üçüncü, Avrupa'da birinci sırada yer alıyor. Ülkemize saç ekimi amacıyla daha çok Körfez ülkeleri, Orta Doğu ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelenler var. Türkiye, saç ekimi konusunda son yıllarda çok iyi bir tanıtım ve pazarlama stratejisi uyguladı. Saç ekimi konusunda dünyanın çekim merkezi haline gelen Türkiye'de, yurt içinden ve dışından başvuranların sayısı oldukça fazla. Sonuçlar genellikle çok iyi ve belki de bu talebin fazla olmasının en önemli sebeplerinden biri bu işlemin ucuz olduğu algısı."

"Türkiye'nin yurt dışından gelen talebi karşılayacak potansiyeli var"

Prof. Dr. Sühan Ayhan, "Türkiye, oldukça iyi yetişmiş hekim ve sağlık personeli potansiyeline sahip. Eğer bu potansiyeli doğru bir şekilde kullanabilirsek Türkiye gelecekte sağlık turizmi açısından ilk üçe çok rahatlıkla yerleşebilecek bir düzeydedir." dedi.

Arap ülkelerinden İstanbul'a doğrudan uçuş, fiyat avantajı, kaliteli hizmet gibi unsurların saç ekimini, sağlık turizmi açısından en önde gelen işlemlerden biri haline getirdiğini vurgulayan Ayhan, şu bilgileri verdi:

"Türkiye'nin mevcut plastik cerrahi ve dermatoloji alanında uzmanlaşmış 4 bin kadar uzman doktora sahip olduğu düşünülürse uygun şekilde kullanıldığında, bu uzmanların saç ekimiyle ilgilenen kısmının özellikle yurt dışından gelen talebi rahatlıkla karşılayabileceğini söyleyebiliriz. Ancak uzman hekimlerin yaptıkları ameliyatların mevcut güncel piyasaya göre daha maliyetli olacağını akılda tutmak gerekir."

"Aracı firmaların yeterlilik koşullarının denetlenmesi önemli"

Sağlık turizminin artırılması için önerilerde de bulunan Ayhan, Sağlık Bakanlığınca hızlı bir şekilde denetim mekanizmasının işletilmesi, saç ekimi gerçekleştiren merkezlerin web sayfalarının, televizyon programlarının ve sosyal medya aracılığı ile yaptıkları reklamların incelenmesi, sağlık turizmi yapan aracı firmaların yeterlilik koşullarının denetlenmesi ve hekim olmadıkları halde saç ekimi yaptıkları tespit edilen kişiler hakkında hukuki yolların devreye sokulmasının güvenilirlik bakımından önemli olduğuna dikkati çekti.

Prof. Dr. Ayhan, ayrıca yurt dışından gelecek kişilerin işlemlerinin hızlanması ve sağlıklı yürümesi için hastaların hekim veya hastaneyle önceden iletişime geçmeleri, bu işin basit bir işlem olmadığından yola çıkarak, ellerindeki veri ve tetkikleri paylaşmaları ve aracı firmaların bunu mutlaka bir öncelik olarak görmelerinin yararlı olacağını söyledi.

Ayhan, saç ekimi için yurt dışından gelenlerin işlem uygulandıktan sonra hemen ülkelerine dönmelerinin riskli olduğunu, belli bir süre Türkiye'de kalmaları gerektiğini bilmelerinin tedavinin başarısı için önem taşıdığını vurguladı.

İSTANBUL

Türk Gastroenteroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenterohepatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Filiz Akyüz, şişkinlik, gaz ve geğirmenin toplumda sık rastlanan şikayetlerden olduğunu belirterek, "Gözle görülür anormallikler yok iken bu şikayetler hassas bağırsak sendromu, fonksiyonel hazımsızlık gibi fonksiyonel hastalıklara eşlik edebilir." dedi.

Prof. Dr. Akyüz, yaptığı açıklamada, şişkinlik, gaz ve geğirmenin önemli hastalıkların işareti olabileceğini bildirdi.

Bu rahatsızlıkların, toplumda sık rastlanan şikayetlerden olduğunu ifade eden Akyüz, bu tür şikayetlerin, gözle görülür anormallikler yokken hassas bağırsak sendromu, fonksiyonel hazımsızlık gibi hastalıklara eşlik edebileceğini belirterek, ayrıca, laktoz intoleransı, fruktoz intoleransı, fruktan tüketimi, sorbitol tüketimi, gluten duyarlılığı, peptik ülser, reflü, kronik kabızlık, safra taşı hastalıklarıyla ya da tek başına da görülebileceğine dikkati çekti.

Hastalarda, gastrointestinal sistemde çok miktarda gaz veya hava içeriğinin nereden kaynaklandığı sorusunun akla gelebileceğini aktaran Akyüz, hastalığın nedenlerinin bağırsakta gaz üretiminin artması, gastrointestinal sistemde hareket bozukluğuna bağlı birikmiş havanın boşalamaması ve fazla hava yutma şeklinde görülebileceğini ifade etti.

Prof. Dr. Akyüz, yemek yeme ve su içme esnasında hava yutmanın normal fizyolojik bir olay olduğuna işaret ederek, şu bilgileri verdi:

"Sağlıklı insanlarda yapılan bir çalışmalarda 10 mililitre sıvıyla yaklaşık 8-32 mililitre hava yutulduğu gösterilmiştir. Dik pozisyonda yutulmuş hava midenin üst kısmında birikir. Midenin üst bölgesindeki gerilmeyle yemek borusu ile mide bileşkesinde geçici gevşeme olur. Böylece yutulmuş hava dışarı çıkar. Hava yemek borusuna girdiğinde gerilmeye neden olur. Böylece yemek borusunun üst kısmı gevşer ve gaz yutağa doğru kaçarak ağız yolu ile atılır (geğirme). Yemek sonrası 3-4 geğirme normaldir. Bu yutkunma esnasında havanın yutulmasından kaynaklanmaktadır. Geğirme reflü ve fonksiyonel hazımsızlıkta sık görülmekle birlikte tek başına bir şikayet olarak da görülebilen bir fonksiyonel gastrointestinal sistem hastalığıdır."

Can sıkıcı tekrarlayan geğirmelerin davranışsal bir bozukluk olup, fazla hava yutulmasından kaynaklandığını aktaran Akyüz, bu hastalardaki değerlendirmenin bir parçasının da psikiyatri olması gerektiğini kaydetti.

Hastalık denilebilmesi için hava yutmanın haftada en az birkaç defa olması ve yaşam kalitesini bozması gerektiğinin altını çizen Akyüz, "Tedavide eğer altta yatan bir hastalık tespit edilmiş ise (reflü, safra taşı veya ülser gibi) onun tedavisi önerilir. Aksi takdirde, davranış terapisi, konuşma terapisi, ilaçlar ve diyet önerilir. Hekimlerin gaz tedavisinde en fazla kullandıkları ilaçlar mide asit baskılayıcılar yüzde 22, barsak hareketlerini artırıcı ilaçlar yüzde 10, anksiyolitik yüzde 8, antidepresan yüzde 6, laksatif (ishal yapan ilaçlar) yüzde 6, simetikon yüzde 4, laktaz enzim replasmanı yüzde 2.5, antibiyotik yüzde 2.5. Bu ilaçların yararı hastaya göre değişmekle birlikte yüzde 30-40 hastada etkili olabilir." açıklamasını yaptı.

Prof. Dr. Akyüz, bağırsak gazı ve karın şişkinliği ön planda ise hastalığın diyet ile ilişkisinin de sorgulanması gerektiğini belirterek, diyet önerisi yaparken hastaya en fazla dokunan ve yedikten sonra şikayet oluşturan gıdaların diyetten çıkarılması önerisinde bulundu.

Muhabir: Elif Küçük

Günler kısalmaya ve erkenden kararmaya başlayınca, çoğu insan kış depresyonuna giriyor. Kış depresyonuna girenler kendilerini hüzünlü, güçsüz hissediyor ve uykuya daha fazla ihtiyaç duymaya başlıyor.  Depresyonu tetikleyen sebepler ise genler, hormonlar ve stres olarak kendini gösteriyor. Uzmanlar, özellikle kışın değişen ışık koşullarından kaynaklandığını belirtiyorlar. Kış depresyonunun belirtileri arasında yorgunluk, halsizlik, dengesizlik, memnuniyetsizlik, sinirlilik, ilgisizlik, sosyal hayatı ve kendini ihmal etmek yer alıyor. Peki kış depresyonuna girmemek için nelere dikkat edilmeli?

  1. D Vitamini

D vitamini sadece güçlü kemiklerden sorumlu değildir. Aynı zamanda genel hissiyatımızı da etkilemektedir çünkü ruh sağlığı açısından önemli olan serotonini artırır. Bu nedenle kış depresyonu ile aktif olarak mücadele için en önemli ipucudur. Vücudun yeterli miktarda D vitamini alması için günde 15-20 dakika boyunca güneş altında kalmalısınız. Çoğunlukla kapalı ve karanlık kış günlerinde bu neredeyse imkansız olduğu için, elbette sadece bir doktora danıştıktan sonra, D vitamini takviyesi alabilirsiniz.

  1. Işık tedavisi

Kış depresyonundan kurtulmanın için başka bir yöntemi ise ışık tedavisidir. Bu yöntem vücudumuzda melatonin hormonunun düzenlenmesine yardımcı oluyor. Bu doğal spektrum ışık lambaları, güneş ışığının spektrumunu andırdığından, kışın maruz kalınan ışık eksikliğini telafi eder. Böyle bir ışık lambası, güneşli bir kış gününe eşdeğer olan 10.000 lüks aydınlığa ulaşabilir.  Doğal spektrum ışık lambası tercihen sabah saatlerinde en az 30 ila 120 dakika boyunca kullanılmalıdır.

  1. Spor

Sadece kilonuzu korumak ve sağlıklı kalmak için değil, günlük hayatın stresinden uzaklaşmak için de spora vakit ayırın. Spor, kış depresyonu semptomlarını hafifletebilir. Çünkü fiziksel egzersiz vücudumuzun, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayan bir hormon olan, serotonini salgılamasını sağlar. Bunun için yürüyüş yapmak bile yeterlidir, önemli olan kan dolaşım sisteminin uyarılmasıdır.

  • İletişimde gülümsemenin önemi.
  • Beden dilinde gülümseme.
  • Önyargılardan sıyrılmak.
  • Etkin iletişimin altın kuralları.
  • İletişim kazaları.
  • Diyaloglarımız aynamızdır.
  • Gülümsemek bize neler kazandırabilir?
  • Gülümsemek güven verir.
  • Gülümseyerek fark yaratın.
  • Fark yaratmak için “farkında" olun.
  • Farklı bakabilmenin önemi.
  • Gülümsemek karşınızdaki kişiye kendisini "değerli" ve "özel" hissettirir.
  • İnsanlar aldıkları hizmetten daha önce duygularını hatırlarlar.
  • Gülümsemek, iki insan arasındaki en kısa mesafedir.
  • Hayata Gülümseyin…

 

“İŞ DÜNYASINDA GÜLÜMSEMENİN BÜYÜSÜ”

İş dünyasında başarı için çok önemli olan iletişim becerileri, hizmet ve satış sektöründe her sektörden şüphesiz ki biraz daha önemli. Çünkü satılan ürün temelde "memnuniyet". Hizmet alan müşterilerin memnuniyetlerinin çok subjektif kriterlere dayanıyor olması da sektörün işini zorlaştıran bir diğer faktör. Ancak, öyle bir sihir var ki; müşterilerin o ürünü, aldıkları hizmetin kalitesinden veya beklentilerinden bağımsız olarak

“harika” olarak hatırlamasına yol açıyor. Bu sihrin adı; "Güleryüzlü Çalışanlar. ”

Bu çok basit ama başarıyı bir o kadar da garantileyen bilgiden hareketle oluşturulan "Gülümsemenin Büyüsü" eğitiminde temel hedef ;

  • Ekibinizin duygusal zekalarını, dolayısıyla ilişkisel farkındalıklarını arttırarak kendilerini tanımalarını sağlamak,
  • Etkin, içten ve rahat, ilişki kurmaları için onları cesaretlendirmek,
  • Güçlü Bir Takım olmanın güveni ve gücünü benimseyerek, takım arkadaşları ile uyum içerisinde aynı hedefe yönelik motive etmek,
  • En önemlisi ise, yaptığı işi daha fazla önemseyen, daha fazla seven ve sevdiği için de daha fazla hizmet etmeye, bunu yaparken de mümkün olduğunca yüzünde gülümsemesi eksik olmayan bir ekip yaratmak

 

Psikolog Kutay Ürkmen

Oğlunuza, nezaketi, merhameti, vicdan sahibi olmayı, yardımseverliği, iş paylaşımını, sorumluluk sahibi olmayı ve kibarlığı öğretip, ona, bu erdemlere sahip olduğu için teşekkür edip, iltifat etmeyi ihmal etmeyin.

 

Kuşkusuz ki bir erkek çocuğun ilk aşkı, annesidir. Çocuğun annesine gösterdiği ilgiyi aşk sanması ve babasına tepki göstermesi ise bu duygu durumunun doğal bir sonucudur. Kadın olsun, erkek olsun, kişilik temellerinin atıldığı 3-6 yaş arası dönem, gelişim psikolojisinde “ödipal dönem” olarak adlandırılır ve insan hayatının en önemli psikolojik evresi olarak kabul edilir. Bireyin yaşamı boyunca taşıyacağı tüm karakteristik yapısı, mizacı ve kişiliği, çok büyük oranda bu dönemde şekillenir.

 

Anneler ve kız çocuklarının, aynı cinsiyette oldukları için aralarında sıcak ve samimi bir ilişki kurmaları daha kolaydır. Ancak fiziksel, duygusal ve psikolojik olarak kendilerinden çok farklı olan erkek çocukları, çoğu zaman ilişkisel boyutta anneleri zorlar. Ve bu durum, yani anne/oğul arasındaki bu çatışma süreci, binlerce yıldır üzerine kafa yorduğumuz kadın erkek ilişkisinin temelini oluşturur aslına bakacak olursanız.

 

Maalesef günümüzde halen devam etmekte olan toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, annenin erkek çocuğunu kayırarak ona iyilik ettiğini zannetmesine yol açmaktadır. Erkek çocuğuna verilmeyen her sorumluluk, aslında hem onun sosyal ve duygusal gelişimi, hem de yardımlaşma ruhu için büyük bir dezavantaj oluşturur. Örneğin; doğup büyüdüğü evinde, ev işleri konusunda sorumluluk verilmeyen erkek çocukların, ileride bu işlerin “kadın işi” olduğu konusunda ön yargılı bir erkek olmaları kaçınılmaz olacaktır.

 

Oğlunuza, nezaketi, merhameti, vicdan sahibi olmayı, yardımseverliği, iş paylaşımını, sorumluluk sahibi olmayı ve kibarlığı öğretip, ona, bu erdemlere sahip olduğu için teşekkür edip, iltifat etmeyi ihmal etmeyin. Unutmayın ki; eğer anneler, sahip olmayı düşledikleri ideal eşi örnek alarak, oğullarını yetiştirmeyi tercih ederlerse, kızları çok daha mutlu evlilikler yapacak ve kadın/erkek ilişkileri çok daha sağlıklı olacaktır.