22 Nis 2019
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

İpek Soylu Mısır'ı sevdi

Fenerbahçe'de 'Fener Ol' projesi başladı

Schalke 04 Suat Serdar'ın golüyle kazandı

Milli tekvandoculardan 4 madalya

Etik- İnsanoğlu -Evrim 1

Paris'te Osmanlı şehzadelerinin mezarlarına ziyare

Sudan'ın devrik lideri Beşir hapishanede, tüm mall

Avrupa'dan Sri Lanka'daki kilise ve otellere saldı

Avusturya'da "Nazi" sembolleri satan memur işten a

TAYSAD’dan Almanya çıkarması

Şoför olduğu belediyeye ikinci kez başkan seçildi

Milli kültür ve bilime adanan ömür: Oktay Sinanoğl

"Lösemi erkeklerde daha sık görülüyor"

Yenilenebilir enerjide Türk-Alman iş birliği artac

Almanya'da 467 Neonazi sırra kadem bastı

Alman aşırı sağcı milletvekillerinden İslam'a sald

Böhmermann'ın Merkel'e açtığı dava reddedildi

Fransa'nın sembolü Notre Dame alevlere teslim oldu

Kanser hastası Sırp profesör, şifayı Türkiye'de bu

Arrow
Arrow
ArrowArrow

Etik- İnsanoğlu -Evrim 1

Paris'te Osmanlı şehzadelerinin mez

Sudan'ın devrik lideri Beşir hapish

Avrupa'dan Sri Lanka'daki kilise ve

Avusturya'da "Nazi" sembolleri sata

TAYSAD’dan Almanya çıkarması

Şoför olduğu belediyeye ikinci kez

Milli kültür ve bilime adanan ömür:

"Lösemi erkeklerde daha sık görülüy

Yenilenebilir enerjide Türk-Alman i

Almanya'da 467 Neonazi sırra kadem

Alman aşırı sağcı milletvekillerind

Böhmermann'ın Merkel'e açtığı dava

Fransa'nın sembolü Notre Dame alevl

Kanser hastası Sırp profesör, şifay

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Etik- İnsanoğlu -Evrim 1

Paris'te Osmanlı şehzadelerinin mez

Sudan'ın devrik lideri Beşir hapish

Avrupa'dan Sri Lanka'daki kilise ve

Avusturya'da "Nazi" sembolleri sata

TAYSAD’dan Almanya çıkarması

Şoför olduğu belediyeye ikinci kez

Milli kültür ve bilime adanan ömür:

"Lösemi erkeklerde daha sık görülüy

Yenilenebilir enerjide Türk-Alman i

Almanya'da 467 Neonazi sırra kadem

Alman aşırı sağcı milletvekillerind

Böhmermann'ın Merkel'e açtığı dava

Fransa'nın sembolü Notre Dame alevl

Kanser hastası Sırp profesör, şifay

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Etik- İnsanoğlu -Evrim 1

Paris'te Osmanlı şehzadelerinin mez

Sudan'ın devrik lideri Beşir hapish

Avrupa'dan Sri Lanka'daki kilise ve

Avusturya'da "Nazi" sembolleri sata

TAYSAD’dan Almanya çıkarması

Şoför olduğu belediyeye ikinci kez

Milli kültür ve bilime adanan ömür:

"Lösemi erkeklerde daha sık görülüy

Yenilenebilir enerjide Türk-Alman i

Almanya'da 467 Neonazi sırra kadem

Alman aşırı sağcı milletvekillerind

Böhmermann'ın Merkel'e açtığı dava

Fransa'nın sembolü Notre Dame alevl

Kanser hastası Sırp profesör, şifay

Arrow
Arrow
Slider

Etik- İnsanoğlu -Evrim 1

Paris'te Osmanlı şehzadelerinin mez

Sudan'ın devrik lideri Beşir hapish

Avrupa'dan Sri Lanka'daki kilise ve

Avusturya'da "Nazi" sembolleri sata

TAYSAD’dan Almanya çıkarması

Şoför olduğu belediyeye ikinci kez

Milli kültür ve bilime adanan ömür:

"Lösemi erkeklerde daha sık görülüy

Yenilenebilir enerjide Türk-Alman i

Almanya'da 467 Neonazi sırra kadem

Alman aşırı sağcı milletvekillerind

Böhmermann'ın Merkel'e açtığı dava

Fransa'nın sembolü Notre Dame alevl

Kanser hastası Sırp profesör, şifay

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

İlk kez bir kara delik görüntülendi

Türk uyduları NASA'nın yarışmasında boy gösterecek

Ailelere 'sanal tehlike' uyarısı

Dünya 6 trilyon dolarlık siber saldırı riskine kar

ANKARA (AA) - SEFA ŞENGÜL - ABD Uzay ve Roket Merkezi (USSRC) ile özgün burs programı Honeywell Leadership Challenge Academy'nin düzenlediği programa bu yıl Türkiye'den iki lise öğrencisi katıldı.

Dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerin bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanında liderlik becerilerinin geliştirildiği akademide Türkiye'den Işık Baran Şandan ve Hasan Alp Yurter yer aldı.

Deneyimlerini AA muhabirine anlatan öğrencilerden Işık Baran Şandan, kampta beklediğinden daha fazla bilimsel deneye katıldığını, özellikle uzay mekiği görev simülasyonu ve model roket yapımı gibi görevlerin heyecan verici olduğunu söyledi. 

Gerçek astronotlarla tanışma ve deneyimlerini öğrenme fırsatını bulduklarını dile getiren Şandan, "Kamp boyunca bilimsel çalışmaların yanı sıra ekip çalışmasının ve sosyal becerilerin önemini de anlama fırsatını yakaladım." dedi. 

Kampta dünyanın en büyük uzay müzelerinden birinin de bulunduğunu kaydeden Şandan, burada ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından pek çok uzay görevlerinde kullanılmış astronot kıyafetlerinden ay taşlarına, uzaydan dönmüş bir kapsülden astronotların kullandıkları simülatörlere kadar çok ilginç objeler sergilendiğini aktardı. 

Şandan, müzede gördüklerinin arasında kendisini en çok etkileyenlerin tam boyutlu bir "Satürn V Roketi" ile tam boyutlu ve test için kullanılan gerçek bir uzay mekiği olduğunu belirtti.

- "Uzay yolculuklarına yemek hazırlayabilirim"

Öğrencilerden Hasan Alp Yurter de program sırasında kullandıkları araçların kendisini uzaydaymış gibi hissettirdiğini söyledi.

Özellikle ay yürüyüşünden çok etkilendiğini söyleyen Yurter, çok güzel bir deneyim yaşadığını vurgulayarak, "Öğrendiğim sorun çözme tekniğiyle ilgili aktiviteleri hayatımın her alanında kullanabileceğim. İlgi alanım gastronomi. Belki de ilerde uzay yolculuklarında nasıl bir yemek yapılabileceğiyle ilgili bir şeyler geliştirebilirim." dedi. 

Programa seçildiğinde ilk önce bu duruma inanamadığını anlatan Yurter, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen diğer öğrencilerle nasıl anlaşacağının korkusunu yaşadığını fakat programa gittiğinde hayatı boyunca unutamayacağı dostluklar ve tecrübeler edindiğini söyledi.

Bu yıl 41 ülkeden 292 öğrencinin katıldığı program, ABD'nin Alabama eyaletindeki Huntsville şehrinde yer alan ABD Uzay ve Roket Merkezi'nde gerçekleştirildi. 

Muhabir Sefa Şengül
Redaktör Erdal Çelikel
Yayınlayan Nevbahar Kabaklı

ANKARA (AA) - Bilim adamları ilk kez uzaydaki bir kara deliği görüntülemeyi başardı.

Uluslararası Olay Ufku Teleskobu projesi kapsamında bir araya gelen bilim adamları, Dünya'ya 53 milyon ışık yılı mesafedeki Başak (Virgo) takım yıldızındaki M87 Galaksi'sinin merkezindeki süper masif kara deliğin fotoğrafını yayımladı. Fotoğrafta kara deliğin "olay ufku" olarak adlandırılan, kütle çekiminin en güçlü olduğu eşik bölgesi görülebiliyor.

Bilim adamları dünyanın farklı yerlerindeki radyo teleskoplarla elde edilen X-ışını verilerini birleştirerek oluşturdukları imajı dünyanın 5 kentinde eş zamanlı basın toplantılarıyla kamuoyuna duyurdu.

Fotoğrafta süper masif kara deliğin çekim alanına giren ışığın bükülmeleri görülebiliyor.

Fotoğraf, bilim tarihinin ilk kara delik görüntüsü olarak kayıtlara geçti.

Bilim adamları, fotoğrafın ilk kez Albert Enstein'ın yirmi yüzyılın başında Genel Görelilik Kuramı bağlamında var olduğunu öne sürdüğü kara delikler konusunda yapılan ilk doğrudan gözlem olduğunu kaydetti.

Brüksel'de düzenlenen basın toplantısında konuşan Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Araştırma, Bilim ve İnovasyondan Sorumlu Üyesi Carlos Moedas, kara delik görüntüsünün insanlık için büyük bir bilimsel buluş olduğunu söyledi.

Bilim tarihinin "bu görüntü öncesi ve sonrası" olarak ikiye ayrılacağını belirten Moedas, "Bu projeye katkı sağladığı için Avrupa'yla gurur duyuyorum." dedi.

Moedas, projenin kara deliklerin varlığı hakkında görsel kanıt sağladığını anlattı.

Hayallerin bilime ilham verdiğini ve kara deliklerin uzun zamandan beri insanlarda merak uyandırdığını vurgulayan Moedas, bilim insanlarının katkısı sayesinde kara deliklerin varlığının artık sadece teorik olmadığını vurguladı.

Muhabir Emre Aytekin,Ata Ufuk Şeker
Yayınlayan Hasan Hüseyin Köşger

Orta Doğu Teknik (ODTÜ), Çankaya ve Başkent Üniversitelerinin mühendislik öğrencileri, NASA tarafından desteklenen dünya çapındaki en prestijli model uydu yarışması CanSat'ta ilk 40 üniversite arasında yer alarak finalde Türkiye'yi temsil etme hakkı kazandı.

Amerikan Astronomi Topluluğu (AAS), Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ile çok uluslu ileri teknoloji ve havacılık şirketi Lockheed Martin tarafından düzenlenen yarışmada, takımlarıyla ön elemeyi geçen ODTÜ, Çankaya ve Başkent Üniversitelerinden öğrenciler, final ayağında Teksas'a giderek uydu prototiplerini roketlerle gökyüzüne fırlatacak.

Dünya genelinde 100'ün üzerinde üniversitenin katıldığı yarışmada ilk kez yer alan ve 97 puanla 14'üncü sıraya yerleşen Çankaya Üniversitesi Elektrik-Elektronik, Bilgisayar ve Makina Mühendisliği öğrencilerinden oluşan 11 kişilik "CanBee" takımının elde ettiği başarıya ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulunan Çankaya Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hüseyin Selçuk Geçim, öğrencilerin bu tip çalışma ve projelerine çok değer verdiklerini söyledi.

Prof. Dr. Geçim, öğrencilerin yarışmada böyle bir derece almalarının heyecan verici olduğunu, bunun ilerideki iş hayatlarına da olumlu katkılar sağlayacağını belirterek, üniversite olarak bu tip bilimsel çalışmaları her zaman desteklediklerinin altını çizdi.

Türkiye'nin uzay ve havacılık alanındaki hedeflerine dikkati çeken Geçim, "Lisans öğrencileri seviyesinde böyle bir teşebbüs bu açıdan değerlendirildiğinde daha fazla önem kazanıyor. Ülkemizin, Sayın Cumhurbaşkanının da koyduğu hedeflere yönelmesi anlamında da ileri, öğrencilere umut veren bir adım. Öğrenciler, geleceğe umutla bakmalılar, güzel şeyler de oluyor ülkemizde." değerlendirmesinde bulundu.

"Dünya çapında tanınma şansına sahip oluyorsunuz"

"CanBee" takımının liderliğini Çankaya Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümü öğretim görevlisi Sühan Mergen ile yürüten, aynı bölümde araştırma görevlisi Eyüp Koçak, her yıl düzenlenen yarışmada uzay teknolojisinde karşılaşılan problemlerin modellenerek lisans seviyesindeki öğrencilere sunulduğunu ifade etti.

Koçak, 25'in üzerinde ülkeden katılım olan yarışmaya 6 ay hazırlandıklarını dile getirerek "Yarışmanın maddi değil ama oldukça büyük manevi bir ödülü var. Prestiji ödülü getiriyor. NASA ve Lockheed Martin'in verdiği bir prestije, üniversite olarak dünya çapında tanınma şansına sahip oluyorsunuz. Ekibiniz kendisini multidisipliner bir yarışmada ispatlamış oluyor ki en büyük getirisi bizce bu. Öğrencilerimiz, artık gerçek bir projede çalışabilecek kapasiteye sahip olduklarını ispatlamış oluyorlar." dedi.

Yarışmada bu yılın konusunun bir gezegene pasif kontrollü iniş yapan bir aracı kapsadığını belirten Koçak, hazırlanan prototipin Teksas'ta 1 kilometre yükseğe fırlatılacağını, ardından roketten ayrılıp paraşütün açılması sonrasında yere pasif iniş gerçekleştireceğini kaydetti.

"Öz geçmişlerinde ilk sıraya koyabilecekleri bir başarı"

Takımdaki 11 kişinin birbirine kenetlendiğini ve başarının bu takım çalışmasıyla geldiğini vurgulayan Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Öğrencilerimiz açısından bu yarışmanın en büyük faydası kendilerini uluslararası alanda ispatlamış olmaları. Bu bizi oldukça mutlu ediyor. Öz geçmişlerinde ilk sıraya koyabilecekleri bir başarı oluyor. Bu aşamaya gelmemizdeki en büyük etken takım ruhunun yanı sıra üniversitemizin, hocalarımızın desteği. Onların bize verdiği bu destekle öğrencilerimiz bu şansı yakaladılar. Kendilerine verilen bu şansı oldukça iyi kullandılar. Gelecekte de çok daha iyi sonuçlar alacağımızı düşünüyoruz."

Yarışmaya katılan Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği 3. sınıf öğrencisi Halil Uğur Bayezit de "Ekip arkadaşlarımızla birbirimizi daha önce tanımıyorduk. Proje için ortak bir amaç uğruna birlikte hareket etmeye başladık. Proje kapsamında sadece bir uydu prototipi çıkarmak değil aslında bizim bundan sonraki mesleki hayatımıza yönelik olarak da sorunlarla nasıl baş etmemiz gerektiğini, stres yönetimini öğreten bir okul gibi oldu." şeklinde konuştu.

Prototipin elektronik ve mekanik kısımdan oluştuğunu dile getiren Bayezit, yarışmanın final ayağına ilişkin, "Ekip olarak aile gibi olduk. Hocalarımızın ve okulumun bize güveni de tam. Yarışmadan birincilikle döneceğimize inanıyoruz." ifadelerini kullandı.

ODTÜ Göksat Uydu takımı da büyük yarışta boy gösterecek

ODTÜ Göksat Uzay Takımı da yarışmaya Türkiye'den katılacak üniversiteler arasındaki yerini aldı. Takım lideri ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğrencisi Mücahit Taşdemir, finalde birinciliği Türkiye'ye kazandırmayı hedefe koyduklarını belirterek, takım olarak çalışmalarına son hızla ve tam motivasyonla devam ettiklerini söyledi.

Ekiplerinde 7 Havacılık ve Uzay Mühendisliği ve 5 Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin bulunduğunu aktaran Taşdemir, "Hayalimizi gerçekleştirmek için yola çıktığımız ekibimize 'Göksat' adını verdik ve uydumuzu göğe fırlatmanın hayalini yaşıyoruz." dedi.

"Hedef birincilik elde etmek"

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi bünyesinde 2017'de kurulan Model Uydu Topluluğu Parsy-Can takımı da Türkiye'den yarışmaya katılacak takımlardan biri oldu.

Parsy-Can, dünyada farklı ülkelerden katılan 100'ün üzerindeki üniversite takımları arasında 95,35 puanla ilk elemeyi geçerek dünya çapında büyük başarı elde etti.

Başkent Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Berna Dengiz de Parsy-Can takımı ile gurur duyduğunu belirterek takımın hikayesini şöyle anlattı:

"2017 yılında TÜRKSAT tarafından düzenlenen yarışmaya katılmak üzere teknoloji ile ilgili olduklarını bildiğim, yetenekli öğrencileri bir araya getirerek takımı kurdum. Takıma isim bulmamız gerekiyordu. Öğrencilerimizle tartışarak Başkent Üniversitesi maskotu olan 'Parsy'den esinlenerek takıma Parsy-Can adını verdik. Leopar alt türündeki büyük kedilerin Anadolu'daki son temsilcisi olan Anadolu Parsı Başkent Üniversitesinin maskotu. Bu nedenle takımın ismi Parsy-Can oldu."

Uydu Teknolojileri Derneği ve takımın ikinci danışmanı Prof. Dr. Sedat Nazlıbilek'in takımlarına eğitim desteği verdiğini dile getiren Dengiz, iki yıl gibi kısa bir süre içinde Parsy-Can takımının ulusal yarışmalarda önemli başarılara imza attığını belirtti.

Dengiz, "2017'de TÜRKSAT Model Uydu Yarışması'nda 4. olan takım, 2018'de TEKNOFEST kapsamında düzenlenen Model Uydu Yarışması'nda 3. oldu ve ödüllerini Cumhurbaşkanımızdan aldı. Şimdi bu başarıyı uluslararası alana taşıyarak, dünya üniversitelerinin takımları arasında yarışacaklar. Parsy-Can takımının hedefi, uluslararası yarışmada, dünya takımları arasında birinci olmak." dedi.

Dünyanın en prestijli model uydu yarışması

Türkçesi "kutu uydu" anlamına gelen "Can Satellite"in kısaltılmış hali olan ve 2004'ten bu yana düzenlenen CanSat, dünyanın en prestijli model uydu yarışması olarak görülüyor.

Uzay alanında tasarım, üretim ve fırlatma faaliyetlerini içeren bir yarışma olan CanSat'ta ön elemeyi geçen 40 üniversitenin takımları, 14-16 Haziran'da Teksas'ta final heyecanını yaşayacak.

Sadece üniversite öğrencilerine açık olan yarışmada, takımlardan akademik danışman takibinde, her yıl açıklanan görevi gerçekleştirebilecek uzay sistemlerini tasarlamaları, üretmeleri ve görevi icra etmeleri bekleniyor.

 

Galatasaray, Kadıköy'de yine kazana

Saha kenarında Ersun Yanal-Fatih Te

Serbest Güreş Milli Takımı, Avrupa

Muhammet Nuri Kotanoğlu, Avrupa üçü

İpek Soylu Mısır'ı sevdi

Fenerbahçe'de 'Fener Ol' projesi ba

Arrow
Arrow
Slider

Alman emeklilik sigortası, yaklaşık 120 yıl önce imparatorluk döneminin Başbakanı Otto von Bismarck tarafindan tasarlanan dünyanın ilk resmi emeklilik sistemidir. Alman Sosyal Sigorta Sistemi diğer Avrupa ülkeleri tarafından örnek alınmıştır.

 

Dünyadaki birçok ülke tarafından da örnek alınan Alman emeklilik sistemi, nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesi gibi göstergeler ve gelecekte çalışacak nüfusun sayısının azalması sebebiyle baskı altına girerek parlak yapısından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

2030 yılında Almanya'daki nüfus 2-3 milyon daha azalacak ve hatta 2050 yılında nüfusumuz 70 milyona düşecek. Belki daha da az olacağız. Bu neden böyle? Çünkü, ihtiyacımız olandan daha az çocuk yapmaktayız. Bu da tabii ki toplumdaki sağlıklı gelişmeyi engelleyen bir durum. Yaşlanmak tabii ki güzel bir kazanım. Çünkü bilgi, bir şeye muktedir olma ve yaşam kalitemizi her geçen gün artırıyor. Yaşlanmayı yaşamın güzel bir parçası olarak algılamalıyız ancak şu anda 65 yaş ve üstü insanlar toplumun yüzde 20'sini oluşturmaktadır. 2040 yılında ise bu oran yüzde 30'a çıkacak.  Eskiden Almanya'da 6 kişi çalışır ve bir emeklinin parasını öderdi ama bugün 3 kişi çalışıp, bir emeklinin maaşını ödeyebiliyor. 2030 yılında ise 2 kişi çalışıp, bir kişinin emeklilik parasını ödeyecek.

Yapılan hesaplamalara göre, 2025 yılına kadar 6 milyon insanın emekli olacağı ülkede, sorun 2030’lu yıllar sonrasında güvenlik sisteminden, çalışma piyasalarına kadar hemen her sahada çok daha büyük bir boyut alacak.

Uzmanlar 2050’li yıllara gelindiğinde her üç kişiden birinin 65 yaş üzerinde olacağı Almanya’da genç nüfusun ülkenin sosyal gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağından, buna paralel sosyal güvenlik sistemindeki dengenin bozulmasıyla sağlık ve bakım giderlerinin finansmanının çökeceğinden yola çıkıyor. Aşırı sağcılar dışında hemen tüm partiler, ekonomi uzmanları ve sanayi çevreleri Almanya’nın yaşlanma ve nüfus ile bağlantılı sorunlarını en azından kontrol altında tutabilmek için kalifiye göçmenleri ülkeye çekmekten başka seçenek olmadığı ve göç politikalarında radikal değişiklikler gerektiği konusunda hemfikirler. Biz Almanya’da yaşayan, yaşlanan Türklerin de bu sorunları önceden görerek emeklilik konusunda alternatif çözümler üzerine odaklanması elzemdir.

 

Kalifiye eleman sıkıntısına çare arayan Almanya’nın umudu son iki yılda Euro krizinden etkilenen ve işsizliğin rekora koştuğu İspanya ve İtalya oldu.

Alman Federal İstatistik Dairesi tarafından açıklanan verilere göre geçen yıl Almanya’ya gelenlerin sayısı son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaştı. Ancak Berlin Uyum Senatörü Dilek Kolat ülkede yaşayan çoğu Türk ve genç işsizleri kalifiye etmek yerine ülke dışından gelenlere iş piyasasında öncelik verilmesini gerilim yaratacak bir konu olarak görüyor. Almanya’daki Türklerin entegrasyon çabalarının boşa çıkmaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



Baden Haber

Ender Erdikici

Bazen çok incedir ayarlar. Bazen azı karar, çoğu zarar derler kısaca. Bazen pamuk ipliğine bağlıdır
hayatımız…
Hayatımızdaki en anlamlı kavramları düşündüğümde anahtar bir kelime: DENGE.
Evren’in işleyişinde muazzam bir şekilde varlığını hissettirir bize. Nefes bile alamayız onsuz. Sadece
basit bir kelime gibi gözükse de şu an hayatımızdaki yeri ve önemi bir kelimeden çok daha
önemlidir. Psikolojik bağlamda ele aldıktan sonra bilimsel verilerle daha bir somutlaştırıp politik
alanda hayatımıza olumsuz etkileriyle durumdan bir ders çıkaracağız hep birlikte. Size değişik bir
bakış açısıyla durumu daha iyi izah edebileceğimi düşündüm.
Denge hayatımızın her anında, her aşamasında vardır ve ağırlığını hissettirir. Önümüzde dağ gibi
aşılmaz görünen sorunlar ya da günlük hayatımızda sürekli ayağımıza bağ olan takıntılarımız,
geçmişin muhakemesi yapıldığında kendini daha bir belli eder.
DENGESİZLİK. Keşkelerin vicdanımızda bıraktığı acı, dengelerin düzeniyle derlenir, toparlanır,
hafifler. İlginin dozajı abartıldığında kıskançlık olarak algılanır. Denge bozulmaya başladığında
başlayan duygu karmaşasıdır bu.
Sevgi gibi kutsal bir duygu bile abartıldığında sıkar. Az gösterilirse ilgisizlik olarak kayda geçer.
Özel hayatımızda olduğu kadar toplumsal ilişkilerimizde de belli eder kendini. İlgi abartıldığında
bozulan dengenin adı fanatikliktir. İçinden çıkamadığımız düşünceler obsesyona, yani saplantıya
dönüşüp psikolojik dengemizi dolayısıyla günlük hayatımızı alt üst eder.
Alınan alkolün dozajı kaçarsa çakır-keyiflik sarhoşluğa, daha da abartılırsa alkolikliğe
dönüşüp hayatımızdaki dengeyi alt üst eder. Böyle bir bozulma, ailemizi ve yakın çevremizi
olumsuz etkiler ve neticede bozulan dengenin domino etkisine şahit oluruz.
Bireyselden toplumsala bir geçiş yapalım isterseniz. Yaşadığımız göç dalgalarında denge faktörünü
bir irdeleyelim. Endüstrileşen dünya, devletlerin atmosfere saldıkları gazlar, çevresel dengeleri
altüst ediyor ve oluşan sera etkisiyle kuraklaşan Afrika kıtası yaşanılmaz hale gelirken, göç ve
kaçış istikametleri bu olaya sebep olan ülkeler olunca yardıma muhtaç insanlara sırtlarını
dönüyorlar. Buna da egoizmin abartılmış hatta en dengesiz hali, yani bencillik adını verebiliriz.
Ortadoğu’da sahip oldukları yeraltı zenginliklerinden dolayı bozulan dengelere bir bakalım. Vicdani
terazinin dengesi ne halde dersiniz? Batı’nın sattığı ya da hibe ettiği silahlarla kan gölüne dönen bu
coğrafyadan, hayatlarını tehlikeye atıp kapısına dayandıkları Avrupa ve Amerika kapısı yüzlerine
çarpıldığında o insanların halini düşündükçe vicdan sahibi herkesin dengesi alt üst olmak
durumunda.
Hepimiz aynı bottayız, yani aynı dünyada yaşıyoruz. Batarsak hep beraber batarız. Dengemize
dikkat edelim.
Ender Erdikici

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde
yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu
tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz. Bir konunun altını çizmeden de
edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla
Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu
saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz
ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir
şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa
verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik
ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

İSTANBUL (AA) - Medicana Internatıonal İstanbul Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Songül Şerefhanoğlu, löseminin kadınlara oranla erkeklerde daha sık görüldüğünü ve lösemiye özellikle beyaz ırkta, siyah ve sarı ırka göre daha fazla rastlandığını bildirdi.

Şerefhanoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, akut ve kronik lösemiler hakkında bilgi verdi.

Hematoloji kanserlerin (akut ve kronik lösemiler, lenfomalar ve Multiple Myeloma) hayatı tehdit eden erken tanı ve tedavi başlanması gereken kanserler arasında olduğunu belirterek, "Toplumda kan kanserinin türlerinden biri olarak bilinen lösemi, kemik iliğinden kaynağını alan ve kan üreten kök hücrelerinden birinin, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesi ile gelişiminin bir basamağında duraklaması ve kontrolsüz aşırı çoğalmaya başlamasıdır. Lösemi öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Vücudun kan üretim sistemi olan kemik iliği ve lenfatik sistemi etkileyen lösemi, tedavi edilmezse ilerleyici seyir gösteren kötü huylu kanserlerdendir." ifadelerini kullandı.

 

- "Halsizlik ve çabuk yorulma lösemi belirtisi olabilir"

 

Löseminin, olgunlaşmış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı oluşursa kronik ve yavaş seyirli olduğunu dile getiren Şerefhanoğlu, şunları kaydetti:

"Olgunlaşmamış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı gelişenler ise akut yani hızlı seyirli olarak tanımlanır. Hızlı seyirli olan kan kanserleri sıklıkla ani başlangıç gösterip özellikle 1-2 ay içerisinde klinik bulgu ve belirti verir. Bu nedenle kısa sürede tanı konulmalı ve en kısa sürede tedaviye başlanmalıdır. Löseminin tam olarak nedeni bilinmese de özellikle radyasyon, benzen gibi kimyasallara ve tarım ilaçlarına maruz kalmanın lösemi riskini artırdığı bilinmektedir.

Kan kanserlerinin en bilinenlerinden biri olan lösemi, hedefe yönelik akıllı ilaçların yanı sıra hastaya özel kök hücre nakil seçenekleri sayesinde başarıyla tedavi edilebilmektedir. Lösemi belirtileri diğer kan kanserlerinde gözlenen bazı bulgularla ortak özellikler gösterebilir. Kansızlığa bağlı olarak solukluk, halsizlik, çabuk yorulma, efor sırasında nefes darlığı gibi belirtiler gözlemlenir. Lösemi belirtileri arasında bağışıklık sisteminin zayıflaması nedeniyle gelişen enfeksiyonlar sonucu diş etleri, burun ve cilt altında beklenmeyen kanamalara, morarmalar ve toplu iğne başı büyüklüğünde, basmakla solmayan kırmızı döküntülere rastlanır."

 

- "Tedavi edilebilen bir hastalık"

 

Şerefhanoğlu, löseminin tedavi edilebilen bir hastlaık olduğuna dikkati çekti.

Akut lösemi belirtilerinde solukluk, halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemesi, sık tekrarlayan ateş, enfeksiyonlar, kemik ağrıları, cilt altında kanama, burun ve diş eti kanamaları, boyun ve koltuk altı lenf bezlerinde, karında şişlik ve diş etlerinde kabarma bulgularının görüldüğünü belirten Şerefhanoğlu, şöyle devam etti:

"Akut lösemi tanısını koymak çok da zor değildir. Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır. Yeni kemoterapötik ajanların keşfi, hedefe yönelik moleküler ilaçlar ve biyolojik ilaç tedavilerinin günlük kullanıma girmesi, gelişmiş radyoterapi cihazlarının geliştirilmesi, kemik iliği nakliyle ilişkili gelişmeler, hastaların yaşam sürelerinin uzatılmasında ve hastalığın tam olarak tedavi edilmesinde büyük aşamalar kat edilmesine sebep olmuştur.

Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi ilaçlarının tipi, dozu, uygulama yolu löseminin tipine göre farklılık gösterebilir. Yaklaşık 24 ay süren kemoterapi tedavisi dışında kemik iliği nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Ülkemizde lösemi tedavisinde ulaşılan başarı oranları, gerek kemoterapi gerekse kemik iliği nakliyle dünya standartlarındadır."

 

- "Lösemi teşhisi konan 10 çocuktan 8’i tedavi olabiliyor"

 

Löseminin kadınlara oranla erkeklerde daha sık görüldüğünü aktaran Şerefhanoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

"Özellikle beyaz ırkta, siyah ve sarı ırka göre daha fazla rastlanır. Yetişkinlerde lösemi tanısı sıklığı, çocukların 10 katından fazladır ve yaş ilerledikçe risk de artar. Çocukluk çağında lösemi 4 yaşın altında daha sıktır. Bazı lösemilerde genetik yatkınlık önemlidir. Down sendromu gibi genetik hastalıklarda akut lösemi türlerinin daha sık görüldüğü bilinmektedir. Akut lösemi yüzde 35’lik oranı ile çocukluk çağında en sık görülen kanser türüdür. Bir kadın veya erkeğe tüm yaşamı süresince lösemi tanısı konulma olasılığı yüzde 1,5 olarak tahmin edilmektedir. Günümüzde lösemi teşhisi konan hastaların 10 yıldan uzun yaşama oranı 70’li yıllara göre 4 kat artmıştır. Lösemi teşhisi konan 10 çocuktan 8’i tamamen tedavi olabilmektedir."

 

 


Muhabir Abdulselam Durdak
Yayınlayan Cevat Kışlalı

ANKARA (AA) - DUYGU YENER - Kalın bağırsak kanserinin karaciğere sıçraması nedeniyle ameliyat yapılamayacak durumda olan Sırp akademisyen, Türkiye'de uygulanan ve tıp literatürüne giren yöntemle şifa buldu.

Sırbistan'da kriminal alanındaki sayılı akademik çalışmalara imza atan 42 yaşındaki profesör Zoran Kesic, 3 yıl önce kansere yakalandı.

Donörüyle Türkiye'ye gelen Kesic, Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Organ Nakli Bölümü'nde, Prof. Dr. Deniz Balcı, Prof. Dr. Kaan Karayalçın, Prof. Dr. Meltem Koloğlu, Prof. Dr. Ali Abbas Yılmaz başkanlığındaki ekip tarafından yapılan başarılı operasyonla karaciğer nakli oldu.

AÜ Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Genel Cerrahi ve Organ Nakli Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Deniz Balcı, nakil operasyonuna ilişkin AA muhabirine açıklamada bulundu.

Kalın bağırsak kanserine yakalanan Kesic'in "karaciğerine sıçrayan çok sayıda tümör bulunduğu, ülkesinde her iki organından ameliyat olduğu" bilgisiyle hastanelerine geldiğini anlatan Balcı, ayrıca sağlık belgelerinde "ameliyatın üzerinden bir yıl geçtikten sonra hastanın karaciğerindeki tümörün yeniden ortaya çıktığının" yer aldığını söyledi.

Balcı, "Zoran bunun üzerine Sırbistan'da kemoterapi almış, ardından bir ameliyat daha olmuş. Kemoterapilerle takip edilmiş. Bu esnada da karaciğerinde tekrar tümör saptanıyor. Karaciğerine radyoembolizasyon işlemleri uygulanıyor ve ondan da yanıt alınamıyor. Safra yollarına baskı yapması üzerine sarılık gelişiyor ve bu sarılık ilerliyor. Bu süreçte de sürekli enfeksiyon geçiyor ve drenaj işlemleri uygulanıyor." diye konuştu.

- "Tedavi yeni bir umut olacak"

İbn-i Sina Hastanesi'ne karaciğer nakli için başvuran Kesic'in durumunu Transplantasyon Konseyinde değerlendirdiklerini ve Organ Nakli Etik Kurulundan onay aldıklarını belirten Balcı, şöyle devam etti:

"Böyle bir ameliyat hem karaciğer yetmezliği hem de tümörleri uzaklaştırma potansiyeline sahipti. Yoksa hastamız hayatını kaybedecek kadar ağır durumdaydı. Karaciğer dışında vücutta başka yerde tümörünün olmadığını yapılan tetkiklerde saptadıktan sonra ilk aşamada karaciğerin çevresindeki lenf nodlarını çıkardık ve temiz olduklarını görüp ertesi gün nakil yapabileceğimize karar verdik. Daha sonra başarılı bir nakil yaptık. Önemli özelliği, kolorektal kanser dediğimiz kalın bağırsak kanserlerinin metastaz yapması. Yaklaşık olarak her iki hastanın ömürlerinin bir noktasında karaciğere sıçramasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bunlar ameliyat edilemediğinde, yaşam şansı çok düşük oluyor. Bu tedavi yöntemi, ameliyat edilemeyen karaciğer metastazı olan hastalar için yeni bir umut. Uluslararası Karaciğer Nakli Derneğinin kılavuzuna da giren yöntemin üniversitemizdeki ilk vaka olması özelliğiyle de mutluyuz."

- "Artık 'sarı adam' değilim"

Kesic ise Sırbistan'da kanserle mücadelesi sırasında uygulanan tedavilerden sonuç alınamadığını belirterek, "İlk kez kanserle savaşımda bir umudum var. Kendimi iyi hissediyorum. Bu umudum gerçekleşmeseydi, bundan sonrası benim için görünmüyordu. Şimdi umutla yeniden hayata başlıyorum." ifadelerini kullandı.

Sırbistan'da da çok iyi doktorlar bulunduğunu ifade eden Kesic, ancak yüksek teknolojili cihazlar ve hastaneler olmadığından tanı ve tedavi işlemlerinde zorluk yaşandığını söyledi.

Amerika'da yaşayan bir doktor arkadaşının "Türkiye'de sağlık sisteminin iyi, hastanelerdeki tıbbi teknolojinin ileri seviyede iyi olduğunu" belirtmesi üzerine burada tedavi görmeye karar verdiğini dile getiren Kesic, doktor arkadaşı aracılığıyla Ankara'ya geldiğini kaydetti.

Kesic, ameliyatın ardından kendini çok iyi hissettiğini anlatarak, "Buradaki tüm doktorlara ve sağlık personeline teşekkür ediyorum. Kızım bana sürekli 'sarı adam' diyordu, artık 'sarı adam' değilim. Beni çok farklı görecek." diye konuştu.

 

 


Muhabir Duygu Yener Redaktör Ferhat Demircan
Yayınlayan Esra Altınmakas

ANTALYA (AA) - AYŞE YILDIZ - Türkiye Parkinson Hastalığı Derneği Başkanı Prof. Dr. Raif Çakmur, parkinson hastalığında egzersiz yapmanın tedavi kadar etkili olduğunu belirterek, "Ayaklarını sürüyen, yavaş yürüyen, mimiklerinde azalma olan, düğme iliklemekte zorluk çeken, yürürken kollarını sallamayan, özellikle bir kolunu sallamadan yürüyen insanlarda parkinson olabilir." dedi.

Antalya'daki Turizm Belek Merkezi'nde düzenlenen "13'üncü Ulusal Parkinson Hastalığı ve Hareket Bozuklukları Kongresi"ne katılan Çakmur, parkinson hastalığını tümden önleyen bir yöntemin olmadığını dile getirdi.

Parkinson hastalığını durdurmaya, önlemeye yönelik çalışmaların devam ettiğini dile getiren Prof. Dr. Çakmur, hastalığı engellemek için egzersiz yapmak, Akdeniz tipi beslenerek sağlıklı yaşamak gerektiğini aktardı.

Parkinsonun el titremesi gibi bulgularının tedavi edilebildiğini dile getiren Çakmur, şunları kaydetti:

"Bulgular için çok da tedavi seçeneği var. İlaçlarla tedavi edebiliyoruz. İlaçlarla zorlandığımız yerde daha girişimsel yöntemlerimiz var. Örneğin mideden, bağırsaktan iğne şeklinde ilaç vererek tedavi edebiliyoruz. Ya da cerrahi yöntemlerimiz mevcut. Parkinson hastalığı tümden durdurulamasa da bulguları tedavi edilebiliyor. Aynı şeker hastalığı, hipertansiyon gibi. Hastalık orada ama siz bunun bulgularını tedavi edebiliyorsunuz. Böylece insanların yaşam kalitelerini yüksek tutabiliyorsunuz, amaç bu."

- "Boks ve dans yapmak iyi geliyor"

Sadece ilaçlarla, cerrahi yöntemlerle bu hastalığın yönetilemeyeceğini aktaran Çakmur, hastalığın tedavisinde hasta ve hasta yakınlarının da işin içinde olması gerektiğini söyledi.

"Hastalar beslenmelerine dikkat ederek, egzersiz yaparak, ilaçlarını zamanında alarak, hekimleriyle kontrollerini iyi sürdürerek tedavinin parçası olabilir." diyen Raif Çakmur, egzersiz yapmanın da hastalığın tedavisinde önemli olduğunu belirtti.

Hareket etmez, egzersiz yapılmaz ise parkinson hastalarının yaşam kalitesinin hızla düşeceğini bildiren Çakmur, şöyle konuştu:

"Çünkü egzersizin, değişik sporların, dansların parkinsonun bulgularını olumlu yönde etkilediğini gösteren çalışmalar var. Parkinson her yaşta görülebilen bir hastalık. Yaşlanmayla sıklığı artıyor ama her yaş grubunda görülebiliyor. Genç yaşta görülenlerin büyük bir kısmı genetik oluyor. Yüzde 10 kadarı 40-50 yaşından önce, yüzde 90'ı 40-50 yaşından sonra başlıyor."

- "Tanı geciktiğinde yaşam kalitesi düşüyor"

Hastanın tanısı gecikince tedavi olamayacağını dile getiren Prof. Dr. Çakmur, 10 parkinson hastasının 3'ünde titreme olmayabildiğini, bunun da tanıyı zorlaştırdığını vurguladı.

Tanı geciktiğinde yaşam kalitesinin düştüğünü bildiren Çakmur, "Yürürken ayaklarını sürüyen, yavaş yürüyen, mimiklerinde azalma olan, düğme iliklemekte zorluk çeken, yürürken kollarını sallamayan, özellikle bir kolunu sallamadan yürüyen insanlarda parkinson olabilir. Yürürken kollarını sallamamak aslında önemli bir belirti. Bunların erken tanınması tedaviyi erken almaları, yaşam kalitesini yükseltir. Hastalar bir an önce egzersize, sağlıklı beslenmeye başlasın, tam zamanı. İlaçlarınızı zamanında alın. Boks, dans yapmak, değişik egzersizler parkinsona iyi geliyor." şeklinde konuştu.

Muhabir Ayşe Yıldız
Redaktör Murat Eğilmez
Yayınlayan Bekir Nazım Ada

Yeni Zelanda’da Cuma namazında Tanrı’nın huzurunda kurşunlanan Müslümanları hayret ve acıyla izledik hep beraber. Asırlardır süregelen açık kalan bir “Haçlı Hesaplaşmasını” dürmek istemişti bir cani, kendisince. Ama savaş meydanında değil de silahsız savunmasız Allah huzurundaki insanları, çocukları seçerek.

Ne kadar adi ne kadar alçakça bir eylem! Bu, sonuncusu değildi. Olmayacak da.

Suriye’deki savaş da ayni canilikle devam ediyor.

“Cennette yemek var!” diye seviniyor bir çocuk ve kendini ölüme hazırlıyor. Çektiği acıların dozu ölümün acısını algılamasını engelliyor. Tahayyül edilemez bir dram.

Musul’daki bir diğerine soruyorlar,

“Adın ne?”

“Bilmiyorum.” ...diyor. “En son ne yedin, kahvaltıda ya da öğlen” …gülümsemeye çalışıyor olmuyor. Adının ne olduğunu, en son ne yediğini unuttuğu gibi gülümsemeyi de unutmuş Melek. Tüm dünya insanlığını unutmuş zaten…bu çocuk da unutmuş çok mu?

Suçları neydi dersiniz. Avrupa’da ya da Amerika’da dünyaya gelmemesi miydi ya da Müslüman olarak doğması mıydı?

Martin Luther King’in “I have a dream.” diyerek rüyasının ırk ve renk ayrımı olmayan bir dünya olduğunu haykırmıştı milyonlarca insanın önünde. Peki Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Afro-Amerikalı insanların suçu neydi? Sahip oldukları ten renkleri mi?

Almanya’da 2. Dünya Savaşında Nazilerin ideolojik sapkınlıklarına kurban düşen milyonlarca savunmasız insanın suçu yanlış zamanda yanlış yerde olmak mıydı?

Anlaşılan o ki ari ırk haricinde herkes yanlış zamanda yanlış yerde olmaya devam ediyor.

Zwickau terör hücresi sanıklarının NSU yargı sürecinde adalet beklerken öldürülen 12 insanın suçu arı ırk mensubu olmamalarıydı.

Sonu gelmeyen bir ayrımcılık hikayesi. Nedir derdi bu insanoğlunun? Bulunduğu coğrafyada kendini ayrıcalıklı mı görmesi?

Herkesin kendine özgü bir hikayesi olduğu gibi ortak bir hikayesi de var aslında.

İnsanın özünde saklı, hem de yadsınmayacak, görmezden gelinmeyecek bir ortak hikâye. Hikâye de değil aslında, gerçekliğin ta kendisi. Hepimiz insanız.İnsanoğluyuz.

Gelecek analiz yazımda etik anlamda ele aldığım bu konuyu bilimsel anlamda ele alarak kaldığım yerden devam edeceğim.

 

Ender Erdikici

BW Journal

İstanbul

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital bağımlılığın çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik yansımalarına ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Teknolojinin özellikle Y ve Z kuşakları arasında yaygın kullanıldığını, bu durumunun, aşırı, kötü, tehlikeli ve zararlı kullanımları da beraberinde getirdiğini belirten Tarhan, öte yandan dijital mecranın toplumdaki ulaşılabilirliği arttırması, hayatı kolaylaştırması ve refah seviyesine ciddi katkılarda bulunması sebebiyle faydalı da olduğunu ifade etti. 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital dünyayla fazla temasta bulunan kişilerin, bunu kötüye kullanıma yöneldiklerine ya da kullanımının zararlarını taşıdıklarına dikkat çekerek, bazı kişilerin de genetik olarak "bağımlılık risk grubunda" yer aldıkları için bağımlı olduklarını belirtti.

Bağımlılık ve bağlanma arasında, bir nedensellik bağı bulunduğunu aktaran Tarhan, şöyle devam etti:

"Bağlanma, sosyal bir varlık olan insan için temel özelliklerinden biri. Bağlanma duygusunda kişinin aileye ait hissetmesi hem de özgür olmayı başarması gerekiyor. Bazı kişiler bunu yapamıyorlar. Bireyselleşemiyorlar, özerk kararlarını veremiyorlar, bağlanmayı başaramıyorlar. Bağlanmayı bağımlılık haline dönüştürüyorlar. Bağımlılık aslında, kişinin bağlanma enerjisini yönetememesidir. Bağlanma enerjisini yönetiyorsa bir kişi bağımlı olmaz. Ancak dengeli bir bağlanma içerisine girer. Bağlanma tıpkı nükleer enerji gibidir. Doğru yerde kullanırsan insanın hayatına aydınlatır, kolaylık sağlar, enerji verir. Kötüye kullanırsan bomba gibi zarar verir. Bu nedenle dijital dünya da bu şekilde."

"Kişi, sanal dünyayı doğru yönetirse bağımlılık olmuyor"

Prof. Dr. Tarhan, doğuştan bağlanmaya yatkın olan ve özellikle riskli davranış geni taşıyan kişilerde, bağımlılık nesnelerine karşı aşırı kullanımlarının olduğunu ifade ederek, "Risk esnasında beyin dopamin salgılıyor. Dopamin salgıladığı için müthiş keyif alıyor. Keyif aldıkça daha çok ilgileniyorlar. Bağlılığı, bağlanmaya dönüştürüyorlar. Bunlar genellikle, kıpır kıpır, hareketli, yeniliği seven, deneyimlere açık, kolay aşık olan kişilerdir." dedi.

Herkesin dijital dünyayla iç içe olduğuna ancak bağımlılığın herkeste görülmediğine dikkat çeken Tarhan, özellikle beyninde serotonin ve dopamin hormonları az salgılanan insanların, depresyona girdiklerinde stres azaltma yöntemi olarak dijital dünyayla ilgilendiklerini kaydetti.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kişinin sanal dünyayı doğru yönetmesi takdirde bağımlı olmayacağının altını çizerek, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Onun için zamanını ve dikkatini yöneten kişiler kendilerini koruyabiliyorlar. Çocuklar ve gençler de bu konuda çok olgun değiller. Bu nedenle en büyük risk grubunu onlar oluşturuyor. Bağlanma her genç için bir risktir. Eğer stres azaltma tekniği gibi rahatlamak ve mutlu olmak için yapıyorsa hızla bağımlı hale gelir. Anneye ve babaya kızarsa, öç almak için yapabilir ya da kişi böyle bir durumda, duygularını yönetemediği için ilgi gösterenin etkisinde kalabilir. Genellikle mutluluk duygusunu tatmin edemeyen kişiler risk grubunda. Burada zayıf aileyi ve kötü arkadaşı görüyoruz. İki grupta da bağlılığı, bağımlılığa dönüştürüyorlar."

Çocuklar sanal dünyanın okuryazarı olursa ihtiyaçları kadar ilgileneceklerini ve ihtiyacı olmadığında bırakabileceklerini söyleyen Tarhan, "Bu onun hayatını kolaylaştırır, orada bilgiye ve arkadaş gruplarına ulaşır ama bunu tutku halinde yaparsa ve çocuğun tek ilgi alanı dijital dünyaysa tehlikede demektir. Ancak çocuğun tek ilgi alanı o değilse, arkadaşları varsa ama bilgisayarla da oynuyorsa bu çocuk bağlanma duygusunu yönetebiliyor demektir. Böyle durumlarda korkmamak gerekir." diye konuştu.

"Okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir"

Prof. Dr. Tarhan, çocuklarıyla dijital dünya hakkında yanlışı ve doğruyu konuşabilen ebeveynlerin, onları gözetim altında tutabildiğini ifade etti. Özellikle 6 yaş öncesinde, çocuğun ailenin denetimi olmadan bilgisayarın karşısına oturtulmaması gerektiğinin altını çizen Tarhan, çocukların dijital dünyayı planlı kullanmayı öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

Ailelerin, çocuklarının dijital alışkanlıklarının bağımlılığa dönüştüğünü nasıl anlayacaklarına ilişkin de bilgi veren Tarhan, şunları kaydetti:

"(Bağımlılığın) Bazı kriterleri var. Aşırı zihinsel uğraş varsa, bu olmadığı zaman kendini kötü hissediyor ve krize giriyorsa, yoksunluk belirtileri başlamış demektir. Bağımlılığıyla geçirdiği zaman beklenenden daha uzun oluyorsa, bağımlılık başladı demektir. Bir diğer özellik de başarısız bırakma girişimleridir. 'Çok kullanıyorum', 'Hayatımı mahvediyor' der, 'Bırakacağım' diye söz verir. Bakar ki, akşam yine bırakamamış ve bununla ilgili yalan söylemeye başlar. Çocuk internetle, bilgisayarla ilgili yalan söylemeye başladıysa, bağımlılığın ön belirtileri başladı demektir. Derslerini ihmal ediyorsa, bununla ilgileniyorsa, okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir. Bütün bunlar varsa, anne ve baba çocuktaki bağımlılıkla ilgili ön belirtileri görüyordur ve hemen çocuğun ilgisini ve dikkatini çekecek yeni ilgi alanları bulmak gerekiyor."

Çocuklar ve gençler mutlu olursa, dijital dünyaya ihtiyaç duymayacağını belirten Tarhan, "Geneli mutsuz olan ya da eş geçimsizliği olan ailelerdeki çocuklar bu konuda risk grubunda. Evi seven, sohbeti seven, aile içerisinde paylaşım varsa, anne ve baba dert ortağıysa ya da dert ortağı olabilecek abla, abi, kardeş varsa o çocuklar kolaylıkla duygusal ihtiyaçlarını gideriyorlar. Duygusal boşluk içerisindeyse bir çocuk, sanal bağımlılıklara yöneliyor." dedi.

İnternet, akıllı telefon, televizyon "evin açık kapısı"

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, internet, akıllı telefon, televizyon gibi cihazlara "evin açık kapısı" dediklerini ifade ederek, çocukların evlerinin güvenli ortamındaki açık kapıda, yaşlarına uymayan şeylerle baş başa kaldığına dikkat çekti.

Çocukların fiziksel gelişimlerine ve ruhsal yapılarına uygun olmayan bilgilere maruz kaldıklarını vurgulayan Tarhan, "Erotik, pornografik materyallerden tutun da, yaşının algılayamayacağı şiddet, ölüm, yaralama olayları... Çocuğun kavramsal ve sembolik dünyası gelişmediğinde, bu bilgilere maruz kalması kişiliğini ve gelişen ruhunu zedeler." dedi.

Prof. Dr. Tarhan, burada çocukların ailelerinden sonra, rol model aldıkları öğretmenlerine de birçok görev düştüğünü dile getirerek, sanal kullanım ile ilgili çocuğa karşı herkesin ortak bir dil kullanması gerektiğini söyledi.

Devletin güvenli internet konusundaki çalışmalarına da değinen Tarhan, "Güvenli internette, internet kilitleri ve şifreleri oluşturuluyor. Çocuğuyla baş edemeyen anne ve babalar, bu yolu kullanabilir. Devletin bu konudaki toplumu bilgilendirme çalışmalarına ihtiyaç var. Üniversitelerdeki bilimsel bilgiyi, topluma mal etmeye çalışmalıyız." diye konuştu.

Yeni yılın ilk günlerinde, hemen hemen hepimizin yaptığı bir şeydir; “bir önceki yılın muhasebesi.” Bu hesaplaşma, ne kadar para kazanıp, ne kadar harcadığınızdan ziyade, ne kadar insan kazanıp, ne kadar insan tarafından harcandığınızla ilgilidir çoğu zaman. Sizi harcayan dostlarınızın, kardeş bildiklerinizin, sırtınızı yasladıklarınızın, giderayak size son bir iyilikleri dokunmuştur aslında hiç farkında olmasalar da. Size, “affetmemenin dayanılmaz hafifliğini” öğretmişlerdir, sırtınızdaki bıçak darbelerinin her birisiyle...

 

Affetmek, affeden için her zaman doğru bir davranış mıdır? Ya da affetmek her zaman büyüklük müdür? Ya da ne bileyim, affetmek, psikolojimizdeki savunma mekanizmalarımızın da yardımıyla, kendimizi kandırıp, avutmak mıdır aslında?

 

HER İNSAN VE HER HATA AFFEDİLMEYE DEĞER Mİ?

 

Biliyorum, affetmek konusunda bu kadar toz pembe, bu kadar bilgece tavsiyelerin uçuştuğu bir ortamda, koşulsuz affedebilmenin, kişisel gelişimin temel unsurlarından birisi olarak dayatıldığı günümüzde, şeytanın avukatlığını yaparak, yukarıdaki sorularla biraz aklınızı karıştırmış olabilirim. Aslında çok uzun zamandır zihnimi meşgul eden bu sorulara, eğer izin verirseniz, edinmek zorunda bırakıldığım  “engin tecrübelerime” ve kendi iç hesaplaşmalarım neticesinde vardığım sonuçlara göre yanıt vermeye çalışayım.

 

Yukarıdaki sorulara yanıt bulmak için, öncelikle affetmeniz beklenen olayın, yanlışlıkla mı yoksa kasıtlı olarak mı gerçekleştiğini bilmeniz çok önemlidir. Yani karşınızda istemeden, yanlışlıkla sizi kıran ve bu hatasından dolayı da mahcup olan bir insan mı var, yoksa, bilerek ve isteyerek sizi inciten, ötekileştiren ve yok sayan bir insan mı? Ve daha da kötüsü, özür dilemek bir yana, her karşınıza çıktığında, hiç bir şey yokmuş gibi, pervasızca size elini uzatan bir ikiyüzlü mü? Unutmayın ki; affetmenin ön koşulu, hatalı olan tarafın pişmanlığını fark etmesi, bunu dile getirmesi ve özür dilemesidir. Bunun dışındaki affedişler, kişinin kendisini “bağışlayıcı” olarak görüp, bu duygusundan beslenme çabasından öteye gidemez ve ne yazık ki kişinin kendi öz saygısına büyük ölçüde zarar verir.

 

İnsanların “Sevgi Pıtırcığı” haline getirilmeye çalışıldığı günümüzde, hatalı affedişleriniz, (başkalarından çok daha fazlasıyla) kendinize karşı duymanız gereken saygıyı hiç fark etmeseniz de, büyük ölçüde zedeler. Ve yine unutmayın ki; en büyük bağışlayıcı olarak bilinen Tanrı, hiç koşulsuz ve her seferinde affediyor olsaydı, “cehennem” diye bir kavram olmazdı herhalde.

 

Yani özetle, sizi bilerek ve isteyerek “harcayan” (eski) dostlarınızı, kardeş bildiklerinizi, affedebilmeye ilişkin harcayacağınız sabrı ve enerjiyi, sizi hak eden gerçek dostlarınıza harcayın. Az ama “öz” olsunlar hayatınızda. Maskeleri düşenlerin maskelerini, kendi ellerinizle bir daha takıp, sizi üzmelerine bir kez daha izin vermeyin. Her zaman için hayatta sizin için en değerli olanın, “siz” olmanız gerektiğini, sevginizi, zamanınızı, dostluğunuzu, kardeşliğinizi, hoşgörünüzü, sizi hak edebilenlerle paylaşmanızın ise, mutluluğunuzun mutlak şartı olduğunu her daim anımsayın. Unutmayın ki; sizi hak etmeyenlere değer vermek, size değer verenlere haksızlık etmekten başka bir işe yaramaz. Sağlıklı günler dilerim...


Psikolog Kutay Ürkmen