21 Eki 2019
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Hayallerinin peşinden İtalya'ya gidiyor

TFF Süper Kupa sahibini buluyor

Havuzda boğulma korkusu rekor getirdi

Voleybolda kadın milliler olimpiyat bileti peşinde

UEFA'nın çifte standardı

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Trump'a yanıt

Türkiye-ABD anlaşmasının detayları

Almanya'da Türklere yönelik 17 saldırı gerçekleşti

Barış Pınarı Harekatı'nda 702 terörist etkisiz hal

Almanya'ya tekvandocu olarak gitti, döner fabrikat

Enver Cenk Şahin kadro dışı bırakıldı

Türkiye liderliğini sürdürdü

Barış Pınarı Harekatı'nda etkisiz hale getirilen t

Terör örgütü yandaşları Almanya'da Türk derneği ve

Türkiye'den Avrupa'ya 'PKK eylemlerine karşı tedbi

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Barış Pınarı Harek

MSB: Barış Pınarı Harekatı'nda toplamda 228 teröri

Barış Pınarı Harekatı'nda 2. gün

Almanya'da aşırı sağcılara operasyon

Arrow
Arrow
ArrowArrow

UEFA'nın çifte standardı

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Trump'a y

Türkiye-ABD anlaşmasının detayları

Almanya'da Türklere yönelik 17 sald

Barış Pınarı Harekatı'nda 702 terör

Almanya'ya tekvandocu olarak gitti,

Enver Cenk Şahin kadro dışı bırakıl

Türkiye liderliğini sürdürdü

Barış Pınarı Harekatı'nda etkisiz h

Terör örgütü yandaşları Almanya'da

Türkiye'den Avrupa'ya 'PKK eylemler

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Bar

MSB: Barış Pınarı Harekatı'nda topl

Barış Pınarı Harekatı'nda 2. gün

Almanya'da aşırı sağcılara operasyo

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

UEFA'nın çifte standardı

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Trump'a y

Türkiye-ABD anlaşmasının detayları

Almanya'da Türklere yönelik 17 sald

Barış Pınarı Harekatı'nda 702 terör

Almanya'ya tekvandocu olarak gitti,

Enver Cenk Şahin kadro dışı bırakıl

Türkiye liderliğini sürdürdü

Barış Pınarı Harekatı'nda etkisiz h

Terör örgütü yandaşları Almanya'da

Türkiye'den Avrupa'ya 'PKK eylemler

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Bar

MSB: Barış Pınarı Harekatı'nda topl

Barış Pınarı Harekatı'nda 2. gün

Almanya'da aşırı sağcılara operasyo

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

UEFA'nın çifte standardı

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Trump'a y

Türkiye-ABD anlaşmasının detayları

Almanya'da Türklere yönelik 17 sald

Barış Pınarı Harekatı'nda 702 terör

Almanya'ya tekvandocu olarak gitti,

Enver Cenk Şahin kadro dışı bırakıl

Türkiye liderliğini sürdürdü

Barış Pınarı Harekatı'nda etkisiz h

Terör örgütü yandaşları Almanya'da

Türkiye'den Avrupa'ya 'PKK eylemler

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Bar

MSB: Barış Pınarı Harekatı'nda topl

Barış Pınarı Harekatı'nda 2. gün

Almanya'da aşırı sağcılara operasyo

Arrow
Arrow
Slider

UEFA'nın çifte standardı

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Trump'a y

Türkiye-ABD anlaşmasının detayları

Almanya'da Türklere yönelik 17 sald

Barış Pınarı Harekatı'nda 702 terör

Almanya'ya tekvandocu olarak gitti,

Enver Cenk Şahin kadro dışı bırakıl

Türkiye liderliğini sürdürdü

Barış Pınarı Harekatı'nda etkisiz h

Terör örgütü yandaşları Almanya'da

Türkiye'den Avrupa'ya 'PKK eylemler

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Bar

MSB: Barış Pınarı Harekatı'nda topl

Barış Pınarı Harekatı'nda 2. gün

Almanya'da aşırı sağcılara operasyo

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

'Dijital dünyanın dilini çocuklarınızdan önce siz

Amazon'un yeni cihazı insan duygularını anlayabile

"2-3 yaş öncesi çocuklar teknolojiyle tanıştırılma

"Canım sıkıldı NASA'yı hackledim"

Kocaeli

Almanya'da dünyanın önde gelen otomotiv şirketinde mühendis olarak iş hayatına atılan 34 yaşındaki Cihan Şahin, Türkiye'de 2012'de kurduğu robotik ve otomasyon çözümleri alanındaki firmasıyla endüstriyel yazılım ihracatı gerçekleştiriyor.

Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Mekatronik Mühendisliğini 2003 yılında kazanan Cihan Şahin (34), birinci sınıfı tamamlamasının ardından Almaya'daki Bochum Üniversitesine kayıt yaptırdı.

Şahin, üniversiteyi bitirmesinin ardından Almanya'da dünyanın önde gelen bir otomotiv firmasında iş hayatına başladı. Daha sonraki yıllarda Almanya'nın Troisdorf şehrinde kurduğu CDS Robotik Otomasyon firmasında çalışma hayatını sürdüren Şahin, bir süre sonra firmasını Türkiye'ye taşımaya karar verdi.

Şahin, ilk olarak Bolu, daha sonraki yıllarda sanayi kenti Kocaeli'ye taşıdığı firmasıyla başta Almanya olmak üzere Çin, Meksika, İtalya gibi otomotiv devlerinin bulunduğu ülkelere standart robotik yazılımları ihraç etti.

"Yılda 5-10 milyon avro ciro yapmaktayız"

CDS Robotik Otomasyon Genel Müdürü Cihan Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'de 7 yıldır robotlu kaynak teknolojileri, robotlu üretim teknolojileri, robotlu otomasyon alanları üzerinde çalıştıklarını söyledi.

Yenilikçi ve Ar-Ge tabanlı çalışmalar yaptıklarını anlatan Şahin, "2003 yılında Kocaeli Üniversitesi Mekatronik Mühendisliğini kazandım, burada okuduğum dönemde Almaya'ya ikinci diploma almaya gittim. Almanya'da üniversiteyi bitirdikten sonra Türkiye'deki üniversitemi de bitirdim. Daha sonra Almanya'daki firmalarda çalışmaya başladım." diye konuştu.

Otomotiv firmalarında robotlu kaynak teknolojilerinde uzmanlık kazandığını dile getiren Şahin, şunları kaydetti:

"Daha sonra Almanya'da çalıştığım firma beni Türkiye'deki bir firmaya iş yapmaya yolladı. O zaman şuna karar verdim, 'Türkiye'de işi biz yapıyoruz, Türk firma, Türk mühendis iş yapıyor ama aradan parayı Alman firma kazanıyor.' Bu nedenle 2012 yılında Almanya'dan Türkiye'ye kesin dönüş yapmaya karar verdim. 2012 yılında da Türkiye'de şirketimizi kurduk. İlk etapta 2 mühendisle başladığımız faaliyetlerimize şu an 14 tane Ar-Ge mühendisiyle devam ediyoruz. Yılda 5-10 milyon avro ciro yapmaktayız. Bu yıl Samsun'da Türkiye'nin en hızlı büyüyen 100 şirketi açıklandı. Biz Türkiye'de en hızlı büyüyen 7'nci firma olduk, gurur yaşadık. Ödülümüzü de Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank'ın elinden aldık."

"Memleket için bir şeyler yapmanın vakti geldi"

Türkiye'ye döndüğü için mutlu olduğunu dile getiren Şahin, "Memleket için bir şeyler yapmanın vakti geldiğini, memleket için yararlı olabileceğim bir seviyeye geldiğimizi düşündüğüm için Türkiye'ye dönme kararı aldım. İyi ki dönmüşüm, bence herkesin belirli bir seviyeye geldikten sonra memlekete faydalı olabilmek için dönmesi gerekiyor. Yurt dışında edindiği bilgi, birikim ve tecrübeleri Türkiye için kullanmak üzere gelmek zorunda herkes" diye konuştu.

Almanya'ya standart yazılımlar ihraç ettiklerini ifade eden Şahin, şunları kaydetti:

"2014 yılında Çin'e standart yazılımlar satmaya başladık. 2014 yılında İtalya'daki iki firmaya standart robotik yazımları sattık. Geçtiğimiz yıl Meksika'ya bir iş yaptık, buradan bir arkadaşımız yazılım yapmak için oraya gitti. Biz dünyaya yazılım yapmaya devam ediyoruz ama biz bunu bir adım öteye götürüp artık dünyaya hazır paket yazılım çözümleri sunmayı amaçlıyoruz. Hedeflerimizin aslında daha başında bile değiliz. Çok yüksek hedefler koymaya çalışıyoruz, bizim birincil hedefimiz dünyada var olmayan sistemler yapmak."

Eskişehir

Anadolu Üniversitesi (AÜ) Rektörü Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı, sanal ortamın özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerine ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Gerçek dünyada insanların konuştuğu dil ile sanal dünyadakiler arasında çok büyük farklar olduğunu vurgulayan Çomaklı, bu nedenle dijital ortamın dilini öğrenmek ve gelecek kuşaklara öğretmenin önemine işaret etti.

Çomaklı, dijital dünyanın dilini, kavramlarını, avantaj ve dezavantajlarını bilmeden bu ortama girenlerin "sudan çıkmış balığa döneceğini" dile getirerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu, bizim için geri dönülemez bazı neticelere de sebebiyet verebilir. Özellikle neslimizi kendi kontrolümüzün dışında bir dünyaya teslim etmiş oluruz. Her milletin kendine göre kültürel kodları, hareket noktaları vardır. Biz bu dünyada hakim olamazsak ki biz eğitim kurumu olarak burada yer almak istiyoruz, dijital dünyada yer alamazsak çocuklarımız bizim kültürel kodlarımızdan ve toplumsal değerlerimizden uzaklaşarak bu dünyada başkalarının yönlendirdiği şekilde yaşayacaktır ve düşünecektir. Elbette ki bu dünyadan vazgeçmek mümkün değil."

"Dilini bilmezsek bu dünyada sadece figüran oluruz"

Dijital dünyada, AÜ olarak eğitim alanında yer almak istediklerini anlatan Çomaklı, bu dünyanın dilini de topluma öğretmeyi hedeflediklerine değindi.

Çağın çocuklarının teknolojiyle tanıştıkları için avantajlı, bu dünyanın dilini bilmemelerinden dolayı ise dezavantajlı olduğunu kaydeden Çomaklı, "Olayı yalnızca oyun ve sosyal medyadaki bazı internet siteleri gibi görenler aldanır. Buralar bu olayın yalnızca yüzde 5-10'luk kısmı." ifadelerini kullandı.

Sanal ortamın oyun, dijital para gibi boyutları, birçok ekonomik alanda oluşmuş kavramsal konuları olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Çomaklı, "Bunları bilmeden bu dünyada yer alırsak yalnızca bu dünyada figüran oluruz, bu dünyanın hiçbir avantajından yararlanamayız, gelecek nesillere ve dünyanın gelişimine de katkıda bulunamayız. Nedeni ise bu dünyanın dilini bilemeyiz, bilmediğimiz için de kimseye faydamız olmaz." yorumunu yaptı.

"Çok büyük zararlar görebiliriz"

Çomaklı, ailelerin, yöneticiliğini sosyal medya ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Levent Eraslan'ın yaptığı Sosyal Medya ve Dijital Güvenlik Eğitim, Uygulama ve Araştırma Merkezinden destek alabileceğini belirtti.

"Üniversite olarak, ailelerin çocuklarından önce bu dijital dünyanın dilini, avantaj ve dezavantajlarını öğrenmelerini istiyoruz." diyen Çomaklı, merkez aracılığıyla panel ve çalıştaylar düzenleyerek ellerinden geldiğince dijital dünya ile ilgili bilgi vermeye çalışacaklarını aktardı.

AÜ Rektörü Prof. Dr. Çomaklı, şöyle konuştu:

"Eskiden mahalle aralarında çelik çomak, futbol gibi oyunlar oynanıyordu. Tetris denilen basit dijital malzeme bile sayılmayacak oyunlar da vardı. Bu oyunların dilini biliyorduk ancak dijital dünyanın dilini bilmediğimiz gibi bunların oyunlarının dilini ve neler getirip götürdüğünü bilmediğimizden dolayı çocuklar ölmeye başlıyor, depresyona giriyorlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Neticelerinin ne olacağını bilmedikleri için 'oyun' deyip girdiğimiz için dilini bilmediğimizden dolayı neticesinde ölümü, hastalığı her şeyi ile karşılaşıyoruz. Bahsettiğimiz husus burada ortaya çıkıyor. Dilini bilmediğimiz bir sahaya girdiğimiz andan itibaren işin içinde oyun olsa bile neticesinde çok büyük zararlar görebiliriz. Ne söylediğini, ne yapmak istediğini bildiğimiz bir dünyaya girersek orada her şeyi lehimize çevirebiliriz."

İSTANBUL (AA) - ABD'li e-ticaret şirketi Amazon, insan sesini dinleyerek duygularını anlayabilen bir cihaz üzerine çalışıyor. Cihazın başarılı olması halinde şirkete e-ticarette büyük avantaj sağlaması bekleniyor.

Bloomberg sitesinde yer alan habere göre Amazon'un üzerinde çalıştığı yeni cihaz, sahip olduğu mikrofon sayesinde insanların duygu durumlarını anlayabilecek. Sitenin proje üzerinde çalışan bir kişiye dayandırdığı bilgiye göre, cihazın beta sürümü şu anda test edilirken, deneme ürününde tam olarak hangi teknik özelliklerin olduğu bilinmiyor.

Yeni teknolojinin Amazon'a daha başarılı hedef odaklı reklam vermesi ve kullanıcılara ürün tavsiye etmesi konusunda büyük fırsat tanıması tahmin ediliyor. Halihazırda kullanıcaların kişisel verilerini toplaması nedeniyle çok fazla eleştiriye hedef olan şirketin, yeni teknolojiyi kullanıma almasıyla mahremiyet konusunda daha fazla gündeme geleceği düşünülüyor.

Yeni cihaz ayrıca insan sesinde olağan dışı bir değişiklik veya kişilerin burnunu çekmesi gibi bir durum tespit ettiğinde, hastalığı tahmin edip, o hastalığa uygun bir yemeğin tarifini verebilecek. 

Amazon'un yeni projesinin ne zaman kullanılmaya başlanacağı belirsizliğini korurken Alphabet ve Microsoft gibi dünyanın büyük şirketleri görüntü, ses ve diğer girdilerden insanların duygularını anlayabilmek için teknolojiler geliştiriyor. 

 

Muhabir Abdulkadir Günyol
Yayınlayan Cevat Kışlalı
 

Perdenin İstanbul'da kapanacağı Şam

A Milli Erkek Basketbol Takımı ABD

Galatasaray'ın 6. Kolombiyalı futbo

Sırtı yere gelmeyen başpehlivan: Al

Hayallerinin peşinden İtalya'ya gid

TFF Süper Kupa sahibini buluyor

Arrow
Arrow
Slider

Alman emeklilik sigortası, yaklaşık 120 yıl önce imparatorluk döneminin Başbakanı Otto von Bismarck tarafindan tasarlanan dünyanın ilk resmi emeklilik sistemidir. Alman Sosyal Sigorta Sistemi diğer Avrupa ülkeleri tarafından örnek alınmıştır.

 

Dünyadaki birçok ülke tarafından da örnek alınan Alman emeklilik sistemi, nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesi gibi göstergeler ve gelecekte çalışacak nüfusun sayısının azalması sebebiyle baskı altına girerek parlak yapısından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

2030 yılında Almanya'daki nüfus 2-3 milyon daha azalacak ve hatta 2050 yılında nüfusumuz 70 milyona düşecek. Belki daha da az olacağız. Bu neden böyle? Çünkü, ihtiyacımız olandan daha az çocuk yapmaktayız. Bu da tabii ki toplumdaki sağlıklı gelişmeyi engelleyen bir durum. Yaşlanmak tabii ki güzel bir kazanım. Çünkü bilgi, bir şeye muktedir olma ve yaşam kalitemizi her geçen gün artırıyor. Yaşlanmayı yaşamın güzel bir parçası olarak algılamalıyız ancak şu anda 65 yaş ve üstü insanlar toplumun yüzde 20'sini oluşturmaktadır. 2040 yılında ise bu oran yüzde 30'a çıkacak.  Eskiden Almanya'da 6 kişi çalışır ve bir emeklinin parasını öderdi ama bugün 3 kişi çalışıp, bir emeklinin maaşını ödeyebiliyor. 2030 yılında ise 2 kişi çalışıp, bir kişinin emeklilik parasını ödeyecek.

Yapılan hesaplamalara göre, 2025 yılına kadar 6 milyon insanın emekli olacağı ülkede, sorun 2030’lu yıllar sonrasında güvenlik sisteminden, çalışma piyasalarına kadar hemen her sahada çok daha büyük bir boyut alacak.

Uzmanlar 2050’li yıllara gelindiğinde her üç kişiden birinin 65 yaş üzerinde olacağı Almanya’da genç nüfusun ülkenin sosyal gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağından, buna paralel sosyal güvenlik sistemindeki dengenin bozulmasıyla sağlık ve bakım giderlerinin finansmanının çökeceğinden yola çıkıyor. Aşırı sağcılar dışında hemen tüm partiler, ekonomi uzmanları ve sanayi çevreleri Almanya’nın yaşlanma ve nüfus ile bağlantılı sorunlarını en azından kontrol altında tutabilmek için kalifiye göçmenleri ülkeye çekmekten başka seçenek olmadığı ve göç politikalarında radikal değişiklikler gerektiği konusunda hemfikirler. Biz Almanya’da yaşayan, yaşlanan Türklerin de bu sorunları önceden görerek emeklilik konusunda alternatif çözümler üzerine odaklanması elzemdir.

 

Kalifiye eleman sıkıntısına çare arayan Almanya’nın umudu son iki yılda Euro krizinden etkilenen ve işsizliğin rekora koştuğu İspanya ve İtalya oldu.

Alman Federal İstatistik Dairesi tarafından açıklanan verilere göre geçen yıl Almanya’ya gelenlerin sayısı son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaştı. Ancak Berlin Uyum Senatörü Dilek Kolat ülkede yaşayan çoğu Türk ve genç işsizleri kalifiye etmek yerine ülke dışından gelenlere iş piyasasında öncelik verilmesini gerilim yaratacak bir konu olarak görüyor. Almanya’daki Türklerin entegrasyon çabalarının boşa çıkmaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



Baden Haber

Ender Erdikici

Bazen çok incedir ayarlar. Bazen azı karar, çoğu zarar derler kısaca. Bazen pamuk ipliğine bağlıdır
hayatımız…
Hayatımızdaki en anlamlı kavramları düşündüğümde anahtar bir kelime: DENGE.
Evren’in işleyişinde muazzam bir şekilde varlığını hissettirir bize. Nefes bile alamayız onsuz. Sadece
basit bir kelime gibi gözükse de şu an hayatımızdaki yeri ve önemi bir kelimeden çok daha
önemlidir. Psikolojik bağlamda ele aldıktan sonra bilimsel verilerle daha bir somutlaştırıp politik
alanda hayatımıza olumsuz etkileriyle durumdan bir ders çıkaracağız hep birlikte. Size değişik bir
bakış açısıyla durumu daha iyi izah edebileceğimi düşündüm.
Denge hayatımızın her anında, her aşamasında vardır ve ağırlığını hissettirir. Önümüzde dağ gibi
aşılmaz görünen sorunlar ya da günlük hayatımızda sürekli ayağımıza bağ olan takıntılarımız,
geçmişin muhakemesi yapıldığında kendini daha bir belli eder.
DENGESİZLİK. Keşkelerin vicdanımızda bıraktığı acı, dengelerin düzeniyle derlenir, toparlanır,
hafifler. İlginin dozajı abartıldığında kıskançlık olarak algılanır. Denge bozulmaya başladığında
başlayan duygu karmaşasıdır bu.
Sevgi gibi kutsal bir duygu bile abartıldığında sıkar. Az gösterilirse ilgisizlik olarak kayda geçer.
Özel hayatımızda olduğu kadar toplumsal ilişkilerimizde de belli eder kendini. İlgi abartıldığında
bozulan dengenin adı fanatikliktir. İçinden çıkamadığımız düşünceler obsesyona, yani saplantıya
dönüşüp psikolojik dengemizi dolayısıyla günlük hayatımızı alt üst eder.
Alınan alkolün dozajı kaçarsa çakır-keyiflik sarhoşluğa, daha da abartılırsa alkolikliğe
dönüşüp hayatımızdaki dengeyi alt üst eder. Böyle bir bozulma, ailemizi ve yakın çevremizi
olumsuz etkiler ve neticede bozulan dengenin domino etkisine şahit oluruz.
Bireyselden toplumsala bir geçiş yapalım isterseniz. Yaşadığımız göç dalgalarında denge faktörünü
bir irdeleyelim. Endüstrileşen dünya, devletlerin atmosfere saldıkları gazlar, çevresel dengeleri
altüst ediyor ve oluşan sera etkisiyle kuraklaşan Afrika kıtası yaşanılmaz hale gelirken, göç ve
kaçış istikametleri bu olaya sebep olan ülkeler olunca yardıma muhtaç insanlara sırtlarını
dönüyorlar. Buna da egoizmin abartılmış hatta en dengesiz hali, yani bencillik adını verebiliriz.
Ortadoğu’da sahip oldukları yeraltı zenginliklerinden dolayı bozulan dengelere bir bakalım. Vicdani
terazinin dengesi ne halde dersiniz? Batı’nın sattığı ya da hibe ettiği silahlarla kan gölüne dönen bu
coğrafyadan, hayatlarını tehlikeye atıp kapısına dayandıkları Avrupa ve Amerika kapısı yüzlerine
çarpıldığında o insanların halini düşündükçe vicdan sahibi herkesin dengesi alt üst olmak
durumunda.
Hepimiz aynı bottayız, yani aynı dünyada yaşıyoruz. Batarsak hep beraber batarız. Dengemize
dikkat edelim.
Ender Erdikici

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde
yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu
tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz. Bir konunun altını çizmeden de
edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla
Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu
saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz
ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir
şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa
verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik
ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

Ankara

Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Murat Akkocaoğlu, ağız enfeksiyonlarının sebeplerini ve enfeksiyonlardan nasıl korunmak gerektiğini AA muhabirine anlattı. 

Ağızdaki enfeksiyonların birçok soruna yol açabileceğini belirten Akkocaoğlu, bunun diş ve diş eti enfeksiyonu şeklinde başlayabileceği gibi çevre dokulardan da meydana gelebileceğini söyledi. Başka bir bölgedeki enfeksiyonun anatomik boşluklarla birbiri içine geçebileceğini belirten Akkocaoğlu, "Örneğin, dişlerdeki enfeksiyonlar sinüs bölgesine yayıldığı gibi baş boyun bölgesindeki damarlar vasıtasıyla beyne kadar ilerleyebilir. Özellikle 'fossa kanina apsesi' dediğimiz bir apse çeşidi üst çenedeki köpek dişleri bölgesinden başlayıp, arterler yoluyla beyne kadar ulaşabilir. Çok şiddetli bir şekilde beyne ulaşmış bu enfeksiyon, ölümcül olabilir." dedi.

Akkocaoğlu, son dönemlerde tıp doktorlarının, cerrahi işlemler sonrasında ilgili bölgede enfeksiyon geliştiğini fark ettiklerini, bunun odağını bulamadıklarını ancak daha sonra dişlere yöneldiklerini anlatarak "Mesela doktorlar bir kalça, diz, kalp kapağı protezi yaptığında öncelikle ağızda hiçbir diş ve diş eti enfeksiyonu olmayacak halde hastaların kendilerine teslimini istediler çünkü ağız en önemli fokal enfeksiyon odağı olduğu için." diye konuştu.

Akkocaoğlu, kişilerin ağız hijyenine dikkat etmesi ve dişlerin günde en az 2-3 kez fırçalanması önerisinde bulundu. Akkocaoğlu, diş fırçalandıktan sonra beslenmeye devam edilmemesi gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:

"Fırçalamanın hemen akabinde beslenmeye devam edersek yani belli öğünlerimiz olmazsa ve öğün sonlarında fırçalama yapmazsak yeniden çürükler oluşma ve diş eti hastalıklarına bağlı enfeksiyonlar mutlaka gelişecektir. Burada ailelerin bilinçlenmesi de çok önemli. Biz çocuklarımıza anne babalar olarak örnek olmalıyız."

Her ağız tipinin farklı olduğunu, dolayısıyla her ağızın günlük bakımının da farklılık göstereceğini aktaran Akkocaoğlu, şunları kaydetti:

"Diş ipi, düzenli olarak ağız solüsyonu kullanmak elbette ki faydalı ama herkese diş ipi gerekir mi herkese ara yüz fırçası gerekir mi? Hiçbir ağız birbirinin aynısı olmadığı gibi ağzın sağ tarafıyla sol tarafı da birbirinin aynısı değil. Aralıklı olan bölgelerde ara yüz fırçaları, çok sıkı olan yerlerde diş ipi, cerrahi bir tedavi geçirdiğinizde ağız gargarası kullanmanız lazım ama ağız gargarasını devamlı olarak kullanırsanız bu sefer bir cerrahi işlem bölgesinin enfekte olmasını engelleyeyim derken uzun süreli ağız gargarası kullanımında ağız içinde rutin olarak yaşayan mikroorganizmaların oranlarında değişikliğe sebep olursunuz. Bu durumda orada yaşaması gereken mikroorganizmaların belli bir kısmının kolonisi azaldığı için zamanla fırsatçı bakteriler ortaya çıkar. Bu da özellikle mantar enfeksiyonu oluşumuna sebep olabilir. Ülkemizdeki mantar enfeksiyonlarının en önemli nedeni aşırı ve gereksiz antibiyotik ile antiseptik yani ağız gargaraları kullanımıdır. Uzun süre kullandığınızda gereksiz yere florayı değiştiriyorsunuz."

Ordu

Türk Alman Jinekoloji Eğitim, Araştırma ve Hizmet Vakfı (TAJEV) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Cem Demirel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gebelikte ilk üç ayın önemine değinerek, "İlk üç ay bebeğin gelişmeye, organlarının oluşmaya başladığı ve bundan sonraki gebeliğin geri kalan kısmını nasıl gideceğini gösteren çok değerli bir zaman." diye konuştu. 

Gebeliğin ilk üç ayında bazı kanama ve düşük tehlikesi gibi sağlık sorunlarının oluşabileceğine değinen Demirel, bunların sonucu olarak annenin müdahaleye maruz kalabildiğine dikkati çekti.

Prof. Dr. Demirel, ilk üç ayın annenin gebeliğe alışmaya başladığı ve aynı zamanda da bazen problemlerin ortaya çıkabildiği bir dönem olduğuna vurgu yaparak, "Bu dönem ayrıca bebekte ciddi problemler olup olmadığını anladığımız bir dönem. Sağlıklı bir bebek mi, genetik yapısı normal bir bebek mi? Bunları bu dönemde yaptığımız testlerle anlıyoruz. Dolayısıyla gebelikte ilk üç ay bizim için çok değerli bir dönem." ifadesini kullandı.

Bu dönemde en büyük sorunun düşük tehlikesi olduğuna vurgu yapan Demirel, kadınların yüzde 20'sinde böyle sorunların ortaya çıkabildiğini, bunun aynı zamanda önemli bir sağlık problemi olduğunu aktardı.

Demirel, gebelikte yaşanan ciddi sağlık sorunlarının anne ölümlerine yol açabildiğine dikkati çekerek, "Yıllar içerisinde ülkemizde anne ölümlerde ciddi bir azalma oldu. 1900'lülerin başında yüz binde 48-50 ile iken bu oran şimdi bu yüzde 20'lere kadar düştü. Bunun daha da düşmesini bekliyoruz. Çünkü her annenin yaşamaya hakkı var ve gebelik nedeniyle bu hakkın elinden gitmesi en büyük insan hakkı ihlalidir. O yüzden bizim hedefimiz bu oranı en aşağıya indirmek." açıklamasında bulundu.

Demirel, anne ölümlerinde en önemli hususun gebelikte yaşanabilecek kanamalar olduğunun altını çizerek, "Kanamaları önlemek için ya da etkin müdahale edebilmek için bu konuda tüm sağlık çalışanlarının önleyici tedbirlerden haberdar olması gerekiyor." dedi.

Bu süreçte kan bankası hizmetlerin çok iyi organize edilmesi gerektiğine dikkat çeken Demirel, "Bu konuda ülkemizde çok büyük gelişmeler oldu. Artık birçok noktada kana rahatlıkla ulaşabilir durumdayız. Birçok noktada anneye müdahale eden hekimlerimiz çoğaldı. Hekimler artık bu konuda daha tecrübeli. Bu durumlar anne ölümlerini ciddi şekilde azalttı." değerlendirmesinde bulundu.

Gebelikte beslenmeye dikkat

Prof. Dr. Demirel, gebelikte sağlıklı beslenmenin anne ve çocuk için son derece önemli olduğuna değinerek, "Anne bu süreçte yeterince protein ve vitaminlerini alacak. Sebze ve meyve tüketerek mineralleri alacak. Yine aynı şekilde et ve süt ürünleri tüketerek protein alacak. Biz bu süreçte balık ürünlerini tüketmesi çok önemli. Çünkü balık omega içerdiği için bu bebeğin zihinsel gelişimi için çok önemli." dedi.

Karadeniz Bölgesi'nde fındık yetiştirildiğine ve gebelik sırasında da fındık tüketiminin önemli olduğuna dikkat çeken Demirel, "Bebeğin gelişimi için çok faydalı olan vitaminler fındık ve ceviz gibi ürünlerde oldukça fazla zengin oluyor. Bir anne günde 10 tane fındık yerse hiç dışarıdan omega, vitamin almasına gerek yok. Anne gerekli omegayı fındıktan almış oluyor. Bu konuda fındığı kesinlikle öneriyoruz." diye konuştu.

"Hastalarımıza fındığı tavsiye ediyoruz"

Demirel, hastalarına fındık tüketmeleri tavsiyesinde bulunduğunu dile getirerek, "Bazı anneler, 'Doktor Bey bana omega yazmadınız' diyor. Bende kendilerine günde 10 tane fındık yazıyorum diyorum. Her gün 10 tane fındık yiyin. Bu fındık sizin omega ihtiyacını karşılar diyorum." ifadesini kullandı.

Gebelik sırasında annelerin alkol ve sigaradan kesinlikle kaçınmalarını da isteyen Demirel, bunun yanı sıra gazlı içecek ve şekerli içeceklerden annelerin uzak durması uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Demirel, anne adayların hamileliğinin 24. haftasından sonra mutlaka şeker testi yaptırmalarını isteyerek, "Bebekte şeker hastalığı çıkarsa bunu gebelik sırasında tedavi etmemiz lazım. Çünkü o çocuğun 50 yaşında kalp hastalığına yakalanıp yakalanmayacağına o anki hadise belirliyor. Anne şekeri bunlardan birisi. Bu nedenle annelerin hamilelikte şeker tarama testi yaptırıp böyle bir şey olup olmadığını açığa çıkarmaları lazım." sözlerine yer verdi.

Demirel, anne adaylarının sosyal medyada ya da internet ortamında okuduğu bazı bilgilere göre değil, doktor tavsiyesine göre hareket etmeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

Edirne

Uyku bozukluklarının nedenlerine yönelik araştırmalar yürüten Trakya Üniversitesi (TÜ) Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Öztürk, , AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin uzun tatil döneminde uyku düzenini değiştirdiğini söyledi.

Gençlerin bu süreçte daha geç yatma eğiliminde olduğunu belirten Öztürk, "Okullar başlar başlamaz erken yatma ve erken kalkma düzenine geçiş yapmaları gerekecek. Bu noktada uyumsuzluklar, sabah kalkmada zorlanmalar ve okula geç gitme gibi sorunlar yaşanabilir. Burada bazı kurallara dikkat edildiği takdirde geçiş ve uyum süreci daha kolay olabilir." diye konuştu.

Beynin, kaydedilen uyku düzenine uyduğunu anlatan Öztürk, şöyle devam etti:

"Uyandıktan sonra gözümüzden içeri parlak aydınlık ışık girmesi önemli bir ayarlayıcı faktördür. Bu nedenle kalkma saatimiz kaçsa, örneğin sabah 07.00'ye saatimizi kurduk ve sabah kalktık. Kalkar kalkmaz gözümüzden içeri aydınlık ışık girmesini sağlamalıyız. Bu ışık, beyinden salgılanan melatonin hormonunu baskılayarak 'senin kalkma saatin budur' ayarını ve sinyalini verecektir. Beyin bunu kaydettiği zaman, saat çalmadan önce aynı saatte kalkmak mümkün olabilecektir. Yataktan kalktıktan sonra yapmamız gerekenler var. Gözümüzden içeri 5-10 dakika aydınlık ışık girmesi ve yatakta oyalanmamak, yani kalkar kalkmaz yatağı terk etmek. Öğrencilerimiz yatağı uyandığı gibi terk edip hemen günlük faaliyetlerine başlamalıdır."

"Pijama, süt uyku için iyi bir hazırlık olur"

Uykuya rahat dalabilmek için çeşitli uygulamalar yapılabileceğini dile getiren Öztürk, şunları kaydetti:

"Uyku saatinden 5-6 saat önce egzersiz yapmak, yarım saat yürüyüş, bisiklete binme, açık havada spor, akşam yemeğini 18.00 civarında yemek ve uyku saatine 2 saat kala fiziksel aktif işlerden uzak durmak, uykuya hazırlık sürecidir. Uykuya yarım saat kala pijamaların giyilmesi, yarım bardak ılık süt içilmesi gibi hazırlıklar da beynimize 'senin yatma saatin budur' mesajını veriyor. Bu hareketleri gören beyin uykuya geçiş hazırlıklarını yapıyor."

"Yatma saatine yakın parlak ekrandan uzak durun"

Aile ve öğrencileri teknoloji bağımlılığı konusunda uyaran Öztürk, şu önerilerde bulundu:

"Teknoloji bağımlılığı psikiyatri kitaplarında tanı olarak yerini aldı. Özellikle tablet ve cep telefonlarının parlak ekranlarına uykuya yakın saatlerde maruz kalındığında, uykuya dalışı geciktirici veya engelleyici özellik taşır. Parlak ekran uyarıcıdır. O aydınlık ışık nasıl ki sabah kalktığımızda uykudan kalkma sinyali olacaktı, sabah kalktığımızda melatonin hormonunu baskılayacaktır, gece de uykumuzun daha sağlam ve sağlıklı olması için bu melatonin hormonunun salgılanması gerekiyor.

Melatonin hormonu karanlıkta salgılanan bir hormon. Telefon ve tabletlerdeki o parlak ışık bunun salgılanmasını baskılayınca bizim uyku stabilitesi dediğimiz durumu olumsuz etkiler. O nedenle çocuklarımıza önerimiz, özellikle yatma saatine yakın televizyon, telefon ve tablet gibi parlak ekranlardan uzak durmalarıdır."

Son yazısında Uzman Psikolog Mine Kocaballı kaygı ve sebeplerinden bahsetmişti. Bu yazıda siz değerli okuyucularımıza kaygıyı azaltacak pratik önerilerde bulunuyor. 

 

  1.     Olumlu düşünme halini alışkanlık haline getirmek. Karşılaşmak durumunda olduğunuz veya girmeyi tercih ettiğiniz sınavı/sunumu/toplantıyı ölüm kalım savaşı haline getirmeyiniz. Sizden beklentiler de yüksek olabilir. İşte sırf bu nedenlerle fazlasıyla yoğun kaygı ve panik de yaşıyor olabilirsiniz.  

Bu sınav/sunum ve sonucu hayatınızın tek ve son amacı değildir. Bu durumlar sonrasında alacağınız sonucun hayatınızdaki tek seçeneğiniz olmadığını kabul ediniz. Gerçek olan budur.

  1.  Kendilik değerinizi düşüren olumsuz düşünce cümleleri (mesela  “Ben aptalım, ben hiçbir şey yapamam, kazanamazsam mahvolurum,  sınavı kazanamazsam rezil olurum ) yerine; “bu her şeyin sonu değil, başarabilirim, yeterince hazırlandım, elimden geleni yaptım vb.”)  olumlu cümleleri tekrarlamayı alışkanlık haline getiriniz.
  1.  Sunuma/Toplantıya/Sınava hazırlanırken geçmişte başardıklarınızı listeleyin ve o listeyi görebileceğiniz bir yere asın ve her gün okuyun.
  1. Daha önceki başarısızlık olarak gördüğünüz durumlar öncesinde sizi olumsuz etkilediğini düşündüğünüz sebepleri araştırarak, bu sebepleri hayatınızda en aza indirmeye çabalayın. ”Mesela evde çalışma ortamı çalışmanıza yeterli değilse çalışma ortamını düzenlemeye çabalayın ya da bu mümkün değilse dışarıda ders çalışma ortamlarına yöneliniz”
  1.  Sınavlar/mülakatlar/sunumlar kişilik değerlendirmesi değildir. Kendilik değerinizi sınav sonuçlarına göre değerlendirmeyiniz. İstenmeyen bir sonuç aldıysanız, bu bilgileri iyi öğrenemediginiz sonucunu ortaya cıkacaktır.
  1. Sınavı kazanma şansınız çok yüksek bile olsa, kendinize farklı amaçlar düşününüz. Bu amaçların da size kazandıracakları üzerinde durun . Hayatta her zaman A planınız dışında alternatif  B ve C planlarınız olmasına dikkat ediniz. Hayatınız da diğer planlarınıza yönelecek olmanız hayatın sonu değil, yeni başka kapılara açılan anahtarlarınızdır.
  1. Sınav kaygısının Bedensel/ düşünsel belirtilerini hafifletmek veya tamamen ortadan kaldırmak için Derin nefes alıp vermeyi alışkanlık haline getiriniz.
  1.     Darlık, bunalti hali yoğunlaştığında ortam değiştiriniz, yürüyüs veya ılık bir duş gibisi yoktur.
  2.     Herşeyi doğru ve mükemmel yapmak mümkün değildir, hata yapsanız da birkaç soruyu kaçırabilirsiniz, yine de iyi bir puan alabilirsiniz.
  3.   Her tavsiyeye rağmen başa çıkamadığınız durumlarda ısrarcı olarak o kaygıların içinde kalarak enerjinizi ve zamanınızı tüketmek yerine uzman bir psikologdan psikolojik destek alınması fayda sağlayacaktır.
  •       Son olarak, hayatımızda her anımız yaşama devam etmek için bir sınav gibidir. Ve kaygı yaratıcıdır. Azimle nefes alır ve her adımımızda iyiye ve hayatta kalmaya yönelik olarak hareket ederiz.
  •       Mükemmele odaklı adımlar bizi her düştüğümüzde zayıflatacağından; bu tarz en cümlelerden uzak olup, her düştüğümüzde gülümsemek ve ayağa kalktığımızda bizi tekrar düşürebilecek olasılıkları düşünerek temkinli yürümek, bu olasılığın varlığına odaklanmadan anın kıymetini hissederek yaşama devam etmek bize güç vericidir.                   

Mine KOCABALLI

Uzman Psikolog

e-mail:This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazan: Uzman Psikolog Mine Kocaballı

 

Hayatımızın değişik dönemlerinde farklı yaşlarda o dönem ve yaşlara özgü hedefler, sorumluluklar, beklentilerin yanısıra korku, stres ve kaygılarla da karşı karşıya kalırız. Hele ki hedeflerimiz için girip de başarılı olmamız gereken bir sınavımız varsa kaygı diye tanımlayacağımız bir sürecin içine düşmüş buluruz kendimizi. 

Öncelikle Kaygı dediğimizde aklımıza ilk ne geliyor? 

KAYGI nedir?

Kaygı insanın en temel duygularından birisi olarak hepimizin zaman zaman yaşadığı ve yaşamımızı çeşitli şekillerde etkileyen bir durumdur. Kaygı, en küçük sorunlara karşı gösterilen hafif endişelerden başlayarak, insanın bir konuda düşüncelerini toplamaktan, belleğini kullanmaktan yoksun kılacak duruma kadar yoğunlaşabilir. 

Kaygı genel olarak olumsuz bir durum olarak değerlendirilse de aslında hayatımızı sürdürmemiz için son derece gereklidir. Bir miktar kaygı duymazsak ne ders çalışırız, ne sınava gireriz. Kısaca, kaygının az miktarı yaşamsal öneme sahiptir. Ancak insanın kaygıları sürekli olursa insanı uyumsuzluğa, başarısızlığa sürükler, işlerini yapamaz hale getirir.

İlgili resim

 

Kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar ve kendileriyle olumsuz bir diyalog içine girerler. Gerçek dışı ve karamsar bir düşünce tarzını seçerler. 

Normal düzeyde kaygı yaşayan kişiler, kaygılı hallerini performanslarını göstermede bir ipucu ve fırsat olarak algılarlar. Bu seviyede kaygı bizim dostumuzdur

Belli bir seviyeden sonrasında her duygu gibi kaygı da kişiye yaşattığı aşırı endişe hali ve sıkıntılı durumlar yüzünden zorluklarla karşılaşır, dikkat dağınıklığı, hafıza zayıflığı vb. durumlarla karşılaşabilirler. 

 SINAV/PERFORMANS KAYGISI

Kaygının en yaygın olanı,  çocukların ve gençlerin akademik başarısını da düşürebilen, potansiyellerini tam anlamıyla ortaya koymalarına engelleyen, yaşantısal ve mesleki kararlarını olumsuz etkileyen sınav/performans kaygısı ise; performans gerektiren durumlar öncesinde/ o anda ortaya çıkan  özellikle başarısızlıkla ilgili olumsuz duygu, düşünce ve davranışlardan kaynaklanır. Örneğin;“kendimi veremiyorum”, “okuduklarımı anlamıyorum”, “ya bu sınavdan iyi sonuç alamazsam?”, ben zaten yeteneksiz, beceriksiz biriyim” gibi içsel cümlelerdir.  

Sınav/performans kaygımızın varlığını anlamak bu kaygının belirtilerini tarif etmekle de mümkün olabilir. Bunlar;

Düşünsel belirtiler;  Dikkatini vermede zorlanma,  Dikkat dağınıklığı, Kontrolünü yitirme kaygısı, Bedensel tepki-Olumsuz Düşünce döngüsü kaygıyı bu döngüye ekler.

Davranışsal belirtiler ise; Kaygı yaratan durumlardan  yani burada konumuz sınav olduğu için “Sınavdan kaçınma davranışı”; sınava girmeme, geç kalmak için bilinç dışı çabalama  psikosomatik rahatsızlıkların fiziksel gerçekliği yoktur ve  temeli psikolojiktir. Mesela karın ağrısı, şiddetli baş ağrısı vb.) Bir diğer davranışsal belirti ise “Sınav anında dona kalma” halidir.

 

Gelecek ay Uzman Psikolog Mine Kocaballı’nın kaygıyı azaltacak pratik önerilerini siz değerli okuyucularımız ile paylaşacağız.

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Baltaş, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Acar Baltaş, „Potansiyelini Hayata Yansıtan Çocuklar Yetiştirmek“ başlıklı konferansta, çocukların kişiliklerini oluşturan farklı faktörler olduğunu belirterek, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Özellikle sosyal medyada gerçekçi olmayan bir dünyanın sunulduğunu anlatan Baltaş, „Dolayısıyla ne kadar çok ekran zamanı o kadar derin mutsuzluk ve yalnızlık. Bu yüzden spor ve gönüllü faaliyetler çok önemli. Arkadaşlarla birlikte oluşturulan projeler çok önemli." diye konuştu.

Prof. Dr. Baltaş, çocukların hayat becerisi kazanması için çalışmaya teşvik edilmesinin önemine dikkati çekti. Her çocuğun kendi kişilik yapısına göre farklı becerilere yatkınlığının olduğunu dile getiren Baltaş, çocukları, başarılı olmaları için yatkın oldukları işlere yönlendirmenin önemine değindi.