BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Schalke 04- Galatasaray maçı Alman basınında

Dünya ikincisi milli futbolcular yurda döndü

Şampiyonlar Ligi'nde gecenin sonuçları

Galatasaray turu zora soktu

Almanya Başbakanı Merkel: Gerçek bir Avrupa ordusu

'Zeytinyağı, ceviz ve badem damarları gençleştiriy

Türk balı en çok Almanya'ya satıldı

'Geldikleri gibi giderler'in tanığı restore edildi

Marketlerde poşetler 25 kuruş oluyor

'Antibiyotik direnci yılda 10 milyondan fazla can

Avrupa'nın 5 büyük liginde görünüm

Fenerbahçe 6 hafta sonra kazandı

Beşiktaş'ta düşüş devam ediyor

Antalya'da hortum

Karagülün ünü ve kullanım alanı artıyor

Vodafone 40. İstanbul Maratonu'nunda Kenyalı atlet

Almanya Yahudiler Merkez Konseyi Başkanı Schuster:

Gülümsemenin Büyüsü

Deniz suyunun faydaları

Arrow
Arrow
ArrowArrow

Almanya Başbakanı Merkel: Gerçek bi

'Zeytinyağı, ceviz ve badem damarla

Türk balı en çok Almanya'ya satıldı

'Geldikleri gibi giderler'in tanığı

Marketlerde poşetler 25 kuruş oluyo

'Antibiyotik direnci yılda 10 milyo

Avrupa'nın 5 büyük liginde görünüm

Fenerbahçe 6 hafta sonra kazandı

Beşiktaş'ta düşüş devam ediyor

Antalya'da hortum

Karagülün ünü ve kullanım alanı art

Vodafone 40. İstanbul Maratonu'nund

Almanya Yahudiler Merkez Konseyi Ba

Gülümsemenin Büyüsü

Deniz suyunun faydaları

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Almanya Başbakanı Merkel: Gerçek bi

'Zeytinyağı, ceviz ve badem damarla

Türk balı en çok Almanya'ya satıldı

'Geldikleri gibi giderler'in tanığı

Marketlerde poşetler 25 kuruş oluyo

'Antibiyotik direnci yılda 10 milyo

Avrupa'nın 5 büyük liginde görünüm

Fenerbahçe 6 hafta sonra kazandı

Beşiktaş'ta düşüş devam ediyor

Antalya'da hortum

Karagülün ünü ve kullanım alanı art

Vodafone 40. İstanbul Maratonu'nund

Almanya Yahudiler Merkez Konseyi Ba

Gülümsemenin Büyüsü

Deniz suyunun faydaları

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Almanya Başbakanı Merkel: Gerçek bi

'Zeytinyağı, ceviz ve badem damarla

Türk balı en çok Almanya'ya satıldı

'Geldikleri gibi giderler'in tanığı

Marketlerde poşetler 25 kuruş oluyo

'Antibiyotik direnci yılda 10 milyo

Avrupa'nın 5 büyük liginde görünüm

Fenerbahçe 6 hafta sonra kazandı

Beşiktaş'ta düşüş devam ediyor

Antalya'da hortum

Karagülün ünü ve kullanım alanı art

Vodafone 40. İstanbul Maratonu'nund

Almanya Yahudiler Merkez Konseyi Ba

Gülümsemenin Büyüsü

Deniz suyunun faydaları

Arrow
Arrow
Slider

Almanya Başbakanı Merkel: Gerçek bi

'Zeytinyağı, ceviz ve badem damarla

Türk balı en çok Almanya'ya satıldı

'Geldikleri gibi giderler'in tanığı

Marketlerde poşetler 25 kuruş oluyo

'Antibiyotik direnci yılda 10 milyo

Avrupa'nın 5 büyük liginde görünüm

Fenerbahçe 6 hafta sonra kazandı

Beşiktaş'ta düşüş devam ediyor

Antalya'da hortum

Karagülün ünü ve kullanım alanı art

Vodafone 40. İstanbul Maratonu'nund

Almanya Yahudiler Merkez Konseyi Ba

Gülümsemenin Büyüsü

Deniz suyunun faydaları

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

Yerli sürücüsüz elektrikli araç gün yüzüne çıktı

Çin uzaya 'yapay Ay' görevi üstlenen uydu gönderec

Özbekistan'daki bilim kongresinin onur konuğu Aziz

Milli savaş uçağının prototipi 2023'te havalanacak

ESKİŞEHİR - EMRAH YAŞAR

O zamanki adı Eskişehir Demiryolu Fabrikaları olan Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayii AŞ'de (TÜLOMSAŞ), Cemal Gürsel'in talimatıyla 1961'de üretilen Devrim isimli 4 otomobilden biri olan araç, Cumhuriyet'in 95, üretiminin ise 57. yılında sergilendiği müzede ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.

Yapımı 4,5 ayda tamamlanan ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda, talimatı veren Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'e tanıtılan ilk milli ve yerli otomobil Devrim, üretildiği yıl, yine Gürsel'in talimatıyla trenle Ankara'ya götürüldü. 

Demiryolu kanunları gereği deposuna az akaryakıt konulan Devrim, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında Gürsel'in test amacıyla kullandığı sırada benzini bitip durdu. Bunun ardından trenle Ankara'dan Eskişehir'e getirilen Devrim, bir süre fabrika içinde kullanıldı.

Dönemin zor koşullarına rağmen 4,5 ay gibi kısa bir sürede yaklaşık 200 Türk mühendis ve işçisinin emeğiyle "siyah", "beyaz", "mavi boncuk" ve "gecekondu" isimleri verilerek 4 adet imal edilen otomobillerden günümüze kadar gelen ve adı daha sonra Devrim olarak belirlenen otomobil, TÜLOMSAŞ'ta sergileniyor. 

Ziyaretçilerin ilgi gösterdiği Devrim'in sergilendiği müzede, otomobilin yapımında kullanılan kaynak motoru, matkap ve torna tezgahları, yapım aşamalarının çekildiği fotoğraf makinesi, kumpas, pergel, cetvel, çizim masası, kireç taşından maketi, yedek parçalar, Sivas'ta demiryollarında dökülmüş orijinal motor bloku ve çalışmaların görselleri yer alıyor. 

Uzun ve kısa farları ayakla kumanda edilen, kontak anahtarıyla ve manuel olarak da çalıştırılabilen Devrim, bu özellikleriyle de dikkati çekiyor. Bin 250 kilogram ağırlığında ve saatte maksimum 140 kilometre hız göstergesine sahip Devrim'e güvenlik gerekçesiyle benzin konulmuyor, aküsü sökülüyor.

Devrim otomobilinin sergilendiği müze, ziyaretçilerin yoğun ilgisi göz önüne alınarak TÜLOMSAŞ tesislerinin farklı bir bölgesinde oluşturuldu. 8 ay önce açılan müze, yaklaşık 95 bin ziyaretçiyi ağırladı.

Devrim otomobilini görmek için ülkenin dört bir yanından gelen ziyaretçiler, ilk yerli tasarım araçla hatıra fotoğrafı çektiriyor.

"Bir başarı öyküsü"

Devrim'in mühendislerinden İsmail Hakkı Erdem'in oğlu Mümtaz Erdem, AA muhabirine yaptığı açıklamada, otomobilin yapımının gerçek bir başarı öyküsü bulunduğunu, büyük emeklerin harcandığına ailece tanık olduklarını söyledi.

Otomobilin yapımında yer alan ekibin başarılı mühendisler ve işçilerden seçildiğini ifade eden Erdem, şöyle konuştu:

"Bu insanlar zor koşullarda otomobil gibi teknolojik bir ürünü üretmeyi başardı. Dünyanın önemli markalarıyla boy ölçüşecek bir otomobili üretmek için büyük çaba gösterdiler. Cıvatasından motor pistonuna kadar her biri ayrı ayrı ekiplerin çalışmasıyla ortaya çıkan bu eserin, halen anahtarını çevirdiğinizde çalışıyor olması, o günkü benzin konulmama gibi mazeretin ne denli yanlış olduğunu bize gösteriyor. Bir başarı öyküsü yarattıkları için biz onları her zaman şükranla, minnet ve rahmetle anıyoruz." 

Ziyaretçilerde Devrim ilgisi

Hafta sonu tatili için Kocaeli'den Eskişehir'e gelen Kenan Balcı, Devrim otomobilini görmenin kendilerini gururlandırdığını belirterek, projenin geliştirilerek devam etmemesinin üzüntü verici olduğunu söyledi.

Eskişehir'de 1961 yılında böyle bir projenin hayata geçirilmesinin büyük bir onur kaynağı olduğuna değinen Balcı, "Tıpkı Devrim otomobili gibi yeniden yerli ve milli otomobillerimizin üretilmesi bizleri mutlu eder." dedi.

Manisa'dan ailesiyle Eskişehir turuna katılan 11 yaşındaki Arda Bilir de tarihi güzellikleri içinde barındıran müzede güzel vakit geçirdiğini belirterek, "Otomobilin çok ilginç bir hikayesi var. Bu araç bizim onur kaynağımız." dedi.

İstanbul'dan gelen emekli öğretmen Güzin Kaynar ise Devrim otomobilini gördüğünde çok duygulandığını, büyük bir savaştan çıkan ülkenin neleri başarabildiğine tanık olduklarını söyledi.

İSTANBUL - Musab Turan

AA muhabirinin edindiği bilgilere göre, Türkiye’de ilk defa kampüs içerisinde mobil uygulama ile çağrılan ve yolcunun seçtiği durağa otonom olarak giden tamamen elektrikli araçların ve ulaşım çağrı sisteminin tasarlandığı projenin ilk görselleri ve animasyonu paylaşıldı.

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Rektörlüğü’nün desteği ile İTÜ Ayazağa kampüsünde aralık ayında ilk denemeleri yapılacak Otomod ve ulaşım altyapısının, ileride, üniversite, hastane ve havaalanı gibi kampüslerde, yayaların kısa mesafe ulaşımlarını kolaylaştırma amacıyla kullanılması planlanıyor.

Üzerindeki sensör ve kameralar ile hem çevresindeki yaya ve araçları algılayacak hem de kendi konumunu belirleyecek akıllı araçlarda kontrol yazılımları tamamen yerli olanaklarla geliştiriliyor.

30 ayda tamamlanması planlanıyor

Yaya ve araç trafiğine açık kampüslerde sürücüsüz olarak otonom hareket edecek tamamen elektrikli araçlarda, direksiyon, gaz ve fren pedalları ise bulunmuyor. 4 yolcu kapasiteli sürücüsüz araçlar 45 km/saat maksimum hıza çıkabilecek.

"Kampüs İçi Yolcu/Yük Taşıyan Çok Fonksiyonlu Elektrikli Otonom Taşıt" isimli proje, TÜBİTAK TEYDEB 1511 Öncelikli Alanlar Araştırma Teknoloji Geliştirme ve Yenilik Projeleri Destekleme Programı kapsamında hibe desteği ile gerçekleştiriliyor.

Otonom sürüş, elektrikli araç, yazılım geliştirme, simülasyon, stil tasarım, bilgisayar destekli 3 boyutlu tasarım ve prototip üretimi dallarında uzman 20 Türk mühendisin görev aldığı projenin 30 ayda tamamlanması planlandı.

Otomod'un ilk denemeleri gelecek ay sonunda İTÜ Ayazağa Kampüsü’nde gerçekleştirilecek. İki prototip araç ve mobil uygulama çağrı sistemi ile hayata geçirilecek projenin ilk prototip aracı ise Kodeco’nun İzmir’deki prototip atölyesinde üretiliyor. 

"Türkiye’nin ihracatına önemli katkı sağlayacak" 

İTÜ ARI Teknokent firması FEV Türkiye Genel Müdürü Dr. Taner Göçmez, projelerine ilişkin yaptığı açıklamada, "Geleceğin teknolojileri olarak belirlenen çevrim içi bağlı, otonom, paylaşılan ve elektrikli araç teknolojilerini bünyesinde barındıran projemizde hedefimiz ulaşımı daha güvenli, kolay ve eğlenceli hale getirmek. Tamamen elektrikli ve otonom aracımızı geliştirirken en ileri teknolojileri kullandık. Projemiz dünya standartlarında bir mühendislik örneği olacak." ifadelerini kullandı.

Kodeco Kurucusu ve Genel Müdürü Kerem Odabaşı ise, "Kodeco olarak yaratıcı tasarım ve yenilikçi teknolojilerle geleceğin akıllı ve çevreci şehir ulaşımına yön verebilme hayalimiz var. Bu proje ile beraber hedefimize doğru çok önemli adımlar atıyoruz. Bir Türk markası olan Kodeco'nun çatısı altında ticarileştirilecek olan bu otonom kampüs araçları sadece Türkiye değil, dünya pazarında da müşteriler ile buluşarak Türkiye’nin ihracatına önemli katkı sağlayacak." dedi.

"Hedefimiz kısa mesafeli ulaşım ihtiyacına yeni ve yerli bir cevap vermek" 

Projenin dünyada yeni ulaşım konseptlerinin Türkiye’de ilk örneği olduğunu ifade eden proje yöneticisi FEV Türkiye Proje Müdürü Abdullah Umut Doğan da, "Hedefimiz dünya çapında ilk ve son kilometre olarak adlandırılan, toplu taşıma durağından çalışılan binaya ya da katlı otoparktan terminale olan kısa mesafeli ulaşım ihtiyacına yeni ve yerli bir cevap vermek. Bunu yaparken hem kampüs içi araç trafiğine olan ihtiyacı azaltarak hem de tamamen elektrikli bu araçları kullanarak hava kalitesini iyileştireceğiz.” diye konuştu.

Kodeco Silikon Vadisi'nde birinci olmuştu 

Ulusal araç ve motor endüstrisinde araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarına katkı sağlamayı hedefleyen FEV Türkiye, 2011'de kuruldu. Faaliyetlerine İTÜ ARI Teknokent ve Teknopark İstanbul ofislerinde devam eden şirket, 85'i aşkın uzman mühendis kadrosu ile otomotiv sanayine tasarım, simülasyon, motor/araç kalibrasyonu, yazılım geliştirme, hibrit ve elektrikli taşıtlar ile otonom sürüş sistemleri alanlarında mühendislik hizmeti veriyor.

Kodeco ise, enerji verimli ve akıllı özelliklere sahip hafif araçlar geliştirmek amacıyla TÜBİTAK tekno-girişim desteğini de alarak 2013 yılında kuruldu.

Merkezi Dokuz Eylül Teknoloji Geliştirme Bölgesinde (DEPARK) bulunan Kodeco, ilk olarak ECOTOUR isimli güneş enerjisinden kendini şarj etme özelliğinde yenilikçi bir kampüs aracı geliştirdi. Şirket, San Francisco'da bulunan Silikon Vadisi’nde, yenilikçi ve çevreci araç tasarımıyla Temiz Teknolojiler (CleanTech-GCIP) yenilenebilir enerji kategorisi birinciliğini kazanmıştı. 

Şinhua ajansının haberine göre, ülkenin güneyindeki Sıçuan eyaletine bağlı Çıngdu kentinde geliştirilecek uydunun yapımı 2020 yılına kadar tamamlanacak ve güneşin ışığını dünyaya yansıtmak için devasa aynalar taşıyacak.

Yapay Ay adlı uydudan üç tane üretilerek 2022’de uzaya gönderilmesi planlanıyor.

Kentteki Sistem Bilimi Araştırma Enstitüsü Başkanı Vu Çunfıng, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, gerçekleştirdikleri araştırma çerçevesinde yapay Ay’ın yörünge ayarı, açılma ve aydınlatma gibi kontrollerinin 2020’de tamamlanacağını söyledi.

Vu, uyduya dev aynaların yerleştirileceğini ve bu uyduların 24 saat boyunca sürekli aydınlanma sağlayacağını belirtti.

Gökyüzünde sadece bir yıldız şeklinde görünecek

Uydunun güneşten dünyaya yansıtacağı ışığın 3 bin 600 ila 6 bin 400 kilometrekarelik alanı aydınlatacağını ifade eden Vu, ışımanın yoğunluğunun Ay ışığından sekiz kat fazla parlak olmasını beklediklerini dile getirdi.

Vu, dünyadan 500 kilometre uzaklıktaki bir yörüngeye yerleştirilecek yapay Ay’ın ışık yoğunluğunun ayarlanabileceğini ve insanlar tarafından gökyüzünde sadece bir yıldız şeklinde görüneceğini ifade etti.

Söz konusu yapay Ay’ın özellikle sivil alanda kullanılacağına dikkati çeken Vu, uydunun 50 kilometrekarelik bir alanı aydınlatmak için kullanılması durumunda 1,2 milyar yüen tutarında elektrik masrafından tasarruf etme imkanı sağlayacağını ve deprem gibi doğal afetler meydana geldiğinde yeryüzünde karanlıkta kalan kör noktaları da aydınlatabileceğini belirtti.

Çin’in haricinde Rusya da daha önce yapay Ay çalışmaları denemiş ancak teknik sorunlar nedeniyle başarı sağlayamamıştı.

Muhabir: Fuat Kabakcı

 

Fenerbahçe 6 hafta sonra kazandı

Beşiktaş'ta düşüş devam ediyor

E-Spor nedir?

Türk takımları Avrupa sınavında

Schalke 04- Galatasaray maçı Alman

Dünya ikincisi milli futbolcular yu

Arrow
Arrow
Slider

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya parlamento seçimlerinin arafesinde Ekim sayımızda Martin Schulz’un Türkiye karşıtı popülist söylemlerle oy devşirme hevesini eleştirmiştim.

 

Kendimize en yakın hissettiğimiz SPD’nin Türk kökenli seçmenleri bu suretle ne kadar rencide ettiklerinden bahsetmiştim. Popülist söylemlere feda edilemeyecek kadar evrensel değerlere sahip olan sosyal demokrasinin ve SPD’nin bu işin vebalini nasıl üzerinden atacağını merak ediyorduk. Martin Schulz’un söylemleri ve eylemleri arasındaki tutarsızlık sadece bizim dikkatimizi çekmemiş nihayetinde. SPD parti tabanı da aynı tutarsızlığın azalan oy oranlarıyla farkına varmış. İşin Türkçesi zararın neresinden dönsek kardır dediler ve parti başkanlığı pozisyonuna son vererek hesabını sordular.

 

merkel 1.jpg

 

Peki Martin Schulz nasıl birisi acaba? Würsel’den gelen küçük bir kitabevi sahibi mi? TV konuşmalarında kendini halktan ve halk tarafını tutan, eğitimini yarıda bırakmış, zamanında alkolik olan basit bir insan olarak kendini lanse etmeyi ve sosyal adalete vurgu yapmayı seven biri. Eylül ayında yaptığı konuşmalarda Merkel ile yapılacak herhangi bir koalistonda bakan olarak yer almayı kesin olarak ret edeceğini bildirmişti.

 

Kendisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’la kişisel olarak düştüğü zıtlığı tüm Türkiye politikasına yansıtmış, Avrupa Birliği’ne katılma sürecini durdurmakla ve yardımları dondurmakla tehdit etmişti. Martin Schulz’un SPD başkanı olarak yanlış seçim olduğunu anlamak için, geçen bir yıl yeterli oldu. Bilmemiz gereken Schulz’un sahip olduğu milyonlarca Euroluk servetin kaynağı başarılı bir girişimcilikten ya da lotodan kazanılmış bir şey değil, Avrupalı vergi mükelleflerinin, özellikle de Alman vergi mükelleflerinin cebinden çıkan paralarla ödenmiş vergilerdir. Yani Martin Schulz son 5 yıl içerisinde Angela Merkel’den, Gerhard Schröder’den, Helmut Kohl’dan, Helmut Schmidt’den ya da Willy Brandt gibi Alman halkı için gerçekten büyük hizmetler vermiş kişilerden daha fazla kazanmış.

 

Berlin politik olarak çok ince hesapların yapıldığı bir başkent. Martin Schulz acımasız Alman politik işletmesini hafife almış, bu aralar değirmen taşında un gibi harcanmış vaziyette. Yıllarını Avrupa politikasına vermiş biri olarak Berlin’in Strazburg veya Brüksel kadar hafif bir lokma olmadığını bilmesi gerekirdi. Burada aklımıza şu soru takılıyor. Şayet Avrupa Parlamentosu’ndaki politikacıların en üst düzeyindekiler böyleyse, Avrupa ideali ve parlamentosu kimlerin eline kalmış diye korkmadan edemiyoruz.

 

Son olarak, yeni kurulan CDU-CSU-SPD koalisyon hükümetine başarılar, sorunları çözümlerinde kolaylıklar diliyoruz.

BALIKESİR - Suat Salgın

İstanbul'da özel bir tıp merkezinin kardiyoloji bölüm başkanlığını yürüten Prof. Dr. Timur Timurkaynak, bir etkinliğe katılmak üzere geldiği Balıkesir'de AA muhabirine yaptığı açıklamada, hareketsiz yaşamın kalp ve damar hastalıkları başta olmak üzere birçok rahatsızlığın en önemli nedenlerinden biri olduğuna işaret etti.

Timurkaynak, merdiven çıkmanın kalp dostu olduğunu, asansör yerine merdivenlerin kullanılması gerektiğini vurgulayarak, "Özellikle plaza gibi yerlerde çalışanlar spor ve egzersiz yapamamaktan şikayet ediyor. Bunlar bahane. Bulunduğunuz binada merdivenler varsa, bu kalbiniz için çok iyi bir spor olacaktır." ifadelerini kullandı.

"Merdiven kalp dostudur"

Çalıştığı iş yeri, bir binanın 10. katında bulunan kişinin, en azından 5 katı merdivenlerle çıkması gerektiğini ifade eden Timurkaynak, şöyle devam etti:

"İnerken asansöre binebilirsiniz ama çıkarken mutlaka merdivenle çıkın. Merdiven çıkma çok ciddi bir egzersizdir. Akciğer ve kalp kapasitenizi artıracaktır. Kondisyonunuzu yükseltecektir. Diyelim ki kalp hastalığınız var ve bundan sizin haberiniz yok. Merdiven çıkarken ortaya çıkacak ağrı ve nefes darlığı sizin için erken bir uyarı olacaktır. Bu yüzden de unutmayın ki merdivenler kalp dostudur."

Kalp ve damar sağlığı için sabahları bir çorba kaşığı erken hasat zeytinyağı ile güne başlama tavsiyesinde bulunan Timurkaynak, "Bir kaşık zeytinyağı ve üçer adet kavrulmamış badem, ceviz ve fındık yiyerek güne başlamak insan sağlığı için hem ciddi bir enerji kaynağı hem de ciddi bir tokluk hissini beraberinde getirir. Böylelikle bu formül kilo sorununu ortadan kaldırıp, damar yaşını da gençleştirir." değerlendirmesinde bulundu.

"İçindeki maddeler, damarı genç tutacaktır"

Timurkaynak, kendisinin de bu şekilde beslendiğini dile getirerek, şunları kaydetti:

"Zeytinyağı soframda yıllardır var ama sabahları içme işini 5 yıldan bu yana yapıyorum. Erken hasat sızması zeytinyağı kullanıyorum. Böylelikle çok daha genç görünüyorum. Çok daha dinamiğim, çok daha enerjiğim. Ben tüm gücümü ve kuvvetimi zeytinyağından alıyorum diyebilirim. Ayrıca işlemden geçmiş zeytinyağının içindeki yararlı maddelerin çoğu yok oluyor. Bu yüzden de özellikle erken hasat sızma zeytinyağı, kalp ve damar sağlığınız için son derece yararlıdır. İçindeki maddeler, damarı genç tutacaktır."

ANKARA - YEŞİM SERT KARAASLAN

İlaç Bilincini Geliştirme ve Akılcı İlaç Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Balık, gereksiz ya da yanlış kullanım sonucunda bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç geliştirdiğini ve tedaviyi olumsuz etkilediğini belirterek, "Direnç trendi böyle devam ederse 20-30 yıl içinde, yılda 10 milyondan fazla kişi dirençli bakteri enfeksiyonlarına bağlı ölecek." dedi.

İlaç Bilincini Geliştirme ve Akılcı İlaç Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Balık, 12-18 Kasım Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası dolayısıyla AA muhabirine yaptığı açıklamada, birçok hastalığın tedavisinde antibiyotiklerin önemli bir yer tuttuğunu belirtti.

Gereksiz ve yanlış antibiyotik kullanımının, antibiyotik direncine yol açtığını ve hastalıkların tedavi başarısını engellediğini ifade eden Balık, antibiyotik direncinin dünyanın en önemli halk sağlığı sorunlarından biri olduğunu söyledi.

Her geçen gün artan antibiyotik direncinin, dünyada ve Türkiye'de insanlığı tehdit etmeye başladığına dikkati çeken Balık, dirençli bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların, hastalık ve ölüm oranlarının artmasına ve hastanedeki yatış sürelerinin uzamasına yol açtığını bildirdi.

"Antibiyotiklerin yüzde 50'ye yakını yanlış ya da gereksiz kullanılıyor"

Balık, mikroorganizmaların hızla direnç kazanırken tedavide etkili olabilecek yeni antibiyotiklerin ise aynı hızla geliştirilemediğine işaret etti.

Antibiyotik direncine bağlı olarak Avrupa'da yılda 25 bin kişinin hayatını kaybettiğini aktaran Balık, şunları kaydetti:

"Dirençli bakterilere karşı 30 yıldır yeni bir antibiyotik grubu geliştirilememiştir. Boğaz ağrısı ve sinüzitlerin sadece yüzde 10-20'si antibiyotik tedavisi gerektirir. Halbuki bu şikayetlerin çoğuna antibiyotik reçetelenmektedir.

Türkiye'de aile hekimliği reçetelerinin yarısında antibiyotik yer almaktadır. Yapılan araştırmalar, antibiyotiklerin yüzde 50'ye yakın oranlarda yanlış ya da gereksiz kullanıldığını göstermektedir. Türkiye, Avrupa ülkeleri içinde antibiyotik direnç sorununun en fazla olduğu ülkelerden biridir. Antibiyotik direncine bağlı ekonomik kayıp sadece Avrupa'da 1,5 milyar avro."

Antibiyotiklerin yanlış ve gereksiz yere aşırı kullanılması durumunda bakterilerin, antibiyotiklere karşı direnç geliştirdiğinin altını çizen Balık, "Daha sonra bu dirençli bakteriler sadece antibiyotiği yanlış kullanan kişide değil, yayılarak başka kişilerde hatta başka ülkelerdeki insanlara da ve hatta hayvanlara da o antibiyotiğin işe yaramaz hale gelmesine sebep olur. Bakteriler, direnç geliştirdiklerinde benzetmek gerekirse hiçbir silah ile yok edilemeyen, uzay filmlerindeki hilkat garibesi canavarlara dönüşmektedir. Hiçbir antibiyotikle yok edilemeyen 'canavarlaşmış' bakterilerin sayısı her geçen gün artmaktadır." uyarısında bulundu.

"Artan ilaçlar içinde antibiyotikler ilk sırada"

Prof. Dr. Balık, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) önderliğinde tüm dünyada antibiyotiklere karşı direnci engellemek için bilinçlendirme faaliyetleri yapıldığını dile getirdi.

Avrupa'da antibiyotik direncini önlemek için "Antibiyotik Koruyucusu ol" aktivitesi başlatıldığını anlatan Balık, kampanya ile herkesin kendisini, ailesini, arkadaşlarını antibiyotik direncinin yayılmasına karşı "Antibiyotik koruyucusu" olmaya davet ettiğini söyledi.

Prof. Dr. Balık, evlerde çok sayıda ilacın bulunduğunu belirterek, sözlerine şöyle devam etti:

"Yapılan çalışmalar ülkemizde evlerde saklanan ve reçetede belirtildiği gibi kullanılmadığı için arta kalan ilaçların toplamının 1 milyar lirayı geçtiği ve bunların içinde antibiyotiklerin ilk sırayı aldığını göstermektedir. Halbuki antibiyotik tedavisi, şikayetler geçse bile sonuna kadar devam edilmeli.

Antibiyotiklerin artması ve evde saklanması normal değildir, artan ya da kullanılmayan antibiyotiği sonra tekrar kullanmak, başkasına vermek ve hatta çöpe atmak doğru değildir. Çünkü bu durum doğanın kirlenmesinin yanı sıra ciddi ekonomik kayıptır. 'Sıfır Atık' kampanyasına ilaç da eklenmeli. Bunun için Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi'nin himaye ve katkılarının çok değerli olacağını düşünüyoruz."

Balık, antibiyotiklerin kesinlikle başka kişilere önerilmemesi, evdeki antibiyotiklerin başkalarına verilmemesi gerektiğini vurgulayarak, antibiyotiklerin sadece ve sadece doktor önerisi ile kullanılması gerektiğini bildirdi.

"Antibiyotik leblebi değildir" kampanyası

Antibiyotiklerin, 1930'larda ilk devreye girdiği yıllarda, menenjit zatürre gibi sadece ciddi enfeksiyonlardan ölümleri engellemenin yanı sıra küçük operasyonlar ve yaralanmalara bağlı gelişen enfeksiyonlar sonucu milyonlarca ölümü de önlediğini anlatan Balık, "Ama antibiyotiklerin yıllar içerisinde yanlış kullanımının artmasıyla gelişen direnç sorunu insanlığı yine antibiyotik öncesi döneme girme riskini ortaya koymaktadır. Direnç trendi böyle devam ederse 20-30 yıl içinde, yılda 10 milyondan fazla kişi, tedavi edebilecek antibiyotik kalmayacağından dirençli bakteri enfeksiyonlarına bağlı ölecek." dedi.

Dernek Başkanı Balık, bunun önüne geçebilmek için antibiyotik kullanımında farkındalığın artırılması gerektiğinin altını çizerek, tüm dünyada her bireyin antibiyotik direnç savaşçısı olması gerektiğinin altını çizdi.

Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası nedeniyle çağrıda bulunan Balık, "Antibiyotikler yerinde kullanılmadığında ciddi yan etkilere de sebep olurlar. Yani leblebi gibi zararsız değildirler. Bu nedenle derneğimiz, bu yılın teması olarak sloganımızı 'Antibiyotikler leblebi değildir' olarak belirledi. Herkesi doktora danışmandan gereksiz ve gelişi güzel antibiyotik kullanımını önlemeye dönük aktif çabaya davet ediyoruz. Lütfen herkes doktora danışmadan antibiyotik kullanmak isteyeni 'Antibiyotik leblebi değildir' sloganı ile uyarsın." diye konuştu.

Prof. Dr. Balık, kampanyanın yeterli ve kalıcı etki oluşturabilmesi, topluma yayılabilmesi ve kabul görmesi için tanınan, politikacı, sanatçı, sporcuların kampanyaya medya ve sosyal paylaşımlar üzerinden destek vermesini istediklerini söyledi.

Balık, kampanya kapsamında alışveriş merkezlerinde stant kurularak, vatandaşlara akılcı antibiyotik kullanımını içeren broşürlerin dağıtılacağını, gönüllü doktorlar aracılığıyla halkla yüz yüze bilinçlendirme yapılacağını ve medya yoluyla da topluma antibiyotik bilincini geliştirme konusunda mesaj verileceğini kaydetti.

Yaz aylarını geride bırakırken birçoğumuz denizin serinliğine ve tuzlu suyun rahatlatıcı atmosferine kendimizi bıraktık. Eğlence ve dinlencenin yanı sıra deniz suyunun saymakla bitmeyen birçok faydası var.

 

Bağışıklık sistemini güçlendirir: Deniz suyu, vitaminler, mineral tuzları, elementler, amino grup asitler ve mikroorganizmalar içermektedir. Deniz suyundaki minerallerin emilmesi vücudun hastalıklara uğramasına neden olan toksinlerin atılmasını sağlamak için ciltteki gözenekleri açmaktadır. Böylece bağışıklık sistemini de güçlendirir.

Cildinizi güzelleştirir: Deniz suyunda bulunan magnezyum ve hidrat cildin genç görünmesi için önemli bir mineraldir. Ayrıca, ciltte bulunan kızarıklık, pürüzlülük ve iltihaplı durumlar için de iyileştirici bir etkiye sahiptir.

Uykusuzluğu tedavi eder: Deniz suyunda bulunan magnezyum içeriği oldukça verimli bir mineraldir. Kasları ve sinirleri sakinleştirerek stresi azaltmaya yardımcı olur. Bu mineraller içeriğinde uykusuzluk tedavisine yardımcı bazı doğal hipnotikleri bulunmaktadır.

Stres ve depresyonla mücadele eder: Deniz suyu depresyon, anksiyete, ilgisizlik ve benzeri gibi birçok duygusal bozuklukları tedavi etmek için etkilidir.

Üst solunum yollarına iyi gelir: Astım, şiddetli öksürük, balgam ve diğer solunum problemleri için deniz suyu en doğal tedavi yöntemidir.

Soğuk algınlığı ve gribe iyi gelir:  Deniz suyunda bulunan bileşenler antibiyotik etkiye sahiptir ve grip ile mücadele edebilmek için bağışıklığa destek olur.

Zihni tazeler:  Deniz suyu beyni etkileyerek zihni sakinleştirir.  Zihnin ve bedenin gençleştirilmesine yardımcı olur Ayrıca, denizde yüzmek vücudun kan pompalamasına etki eder. Taze kanın pompalanması zihnin daha aktif olmasını sağlar.

  • İletişimde gülümsemenin önemi.
  • Beden dilinde gülümseme.
  • Önyargılardan sıyrılmak.
  • Etkin iletişimin altın kuralları.
  • İletişim kazaları.
  • Diyaloglarımız aynamızdır.
  • Gülümsemek bize neler kazandırabilir?
  • Gülümsemek güven verir.
  • Gülümseyerek fark yaratın.
  • Fark yaratmak için “farkında" olun.
  • Farklı bakabilmenin önemi.
  • Gülümsemek karşınızdaki kişiye kendisini "değerli" ve "özel" hissettirir.
  • İnsanlar aldıkları hizmetten daha önce duygularını hatırlarlar.
  • Gülümsemek, iki insan arasındaki en kısa mesafedir.
  • Hayata Gülümseyin…

 

“İŞ DÜNYASINDA GÜLÜMSEMENİN BÜYÜSÜ”

İş dünyasında başarı için çok önemli olan iletişim becerileri, hizmet ve satış sektöründe her sektörden şüphesiz ki biraz daha önemli. Çünkü satılan ürün temelde "memnuniyet". Hizmet alan müşterilerin memnuniyetlerinin çok subjektif kriterlere dayanıyor olması da sektörün işini zorlaştıran bir diğer faktör. Ancak, öyle bir sihir var ki; müşterilerin o ürünü, aldıkları hizmetin kalitesinden veya beklentilerinden bağımsız olarak

“harika” olarak hatırlamasına yol açıyor. Bu sihrin adı; "Güleryüzlü Çalışanlar. ”

Bu çok basit ama başarıyı bir o kadar da garantileyen bilgiden hareketle oluşturulan "Gülümsemenin Büyüsü" eğitiminde temel hedef ;

  • Ekibinizin duygusal zekalarını, dolayısıyla ilişkisel farkındalıklarını arttırarak kendilerini tanımalarını sağlamak,
  • Etkin, içten ve rahat, ilişki kurmaları için onları cesaretlendirmek,
  • Güçlü Bir Takım olmanın güveni ve gücünü benimseyerek, takım arkadaşları ile uyum içerisinde aynı hedefe yönelik motive etmek,
  • En önemlisi ise, yaptığı işi daha fazla önemseyen, daha fazla seven ve sevdiği için de daha fazla hizmet etmeye, bunu yaparken de mümkün olduğunca yüzünde gülümsemesi eksik olmayan bir ekip yaratmak

 

Psikolog Kutay Ürkmen

Oğlunuza, nezaketi, merhameti, vicdan sahibi olmayı, yardımseverliği, iş paylaşımını, sorumluluk sahibi olmayı ve kibarlığı öğretip, ona, bu erdemlere sahip olduğu için teşekkür edip, iltifat etmeyi ihmal etmeyin.

 

Kuşkusuz ki bir erkek çocuğun ilk aşkı, annesidir. Çocuğun annesine gösterdiği ilgiyi aşk sanması ve babasına tepki göstermesi ise bu duygu durumunun doğal bir sonucudur. Kadın olsun, erkek olsun, kişilik temellerinin atıldığı 3-6 yaş arası dönem, gelişim psikolojisinde “ödipal dönem” olarak adlandırılır ve insan hayatının en önemli psikolojik evresi olarak kabul edilir. Bireyin yaşamı boyunca taşıyacağı tüm karakteristik yapısı, mizacı ve kişiliği, çok büyük oranda bu dönemde şekillenir.

 

Anneler ve kız çocuklarının, aynı cinsiyette oldukları için aralarında sıcak ve samimi bir ilişki kurmaları daha kolaydır. Ancak fiziksel, duygusal ve psikolojik olarak kendilerinden çok farklı olan erkek çocukları, çoğu zaman ilişkisel boyutta anneleri zorlar. Ve bu durum, yani anne/oğul arasındaki bu çatışma süreci, binlerce yıldır üzerine kafa yorduğumuz kadın erkek ilişkisinin temelini oluşturur aslına bakacak olursanız.

 

Maalesef günümüzde halen devam etmekte olan toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, annenin erkek çocuğunu kayırarak ona iyilik ettiğini zannetmesine yol açmaktadır. Erkek çocuğuna verilmeyen her sorumluluk, aslında hem onun sosyal ve duygusal gelişimi, hem de yardımlaşma ruhu için büyük bir dezavantaj oluşturur. Örneğin; doğup büyüdüğü evinde, ev işleri konusunda sorumluluk verilmeyen erkek çocukların, ileride bu işlerin “kadın işi” olduğu konusunda ön yargılı bir erkek olmaları kaçınılmaz olacaktır.

 

Oğlunuza, nezaketi, merhameti, vicdan sahibi olmayı, yardımseverliği, iş paylaşımını, sorumluluk sahibi olmayı ve kibarlığı öğretip, ona, bu erdemlere sahip olduğu için teşekkür edip, iltifat etmeyi ihmal etmeyin. Unutmayın ki; eğer anneler, sahip olmayı düşledikleri ideal eşi örnek alarak, oğullarını yetiştirmeyi tercih ederlerse, kızları çok daha mutlu evlilikler yapacak ve kadın/erkek ilişkileri çok daha sağlıklı olacaktır.

ANKARA - Ahmet Sertan Usul

Türk Uyku Tıbbı Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hikmet Yılmaz okulların açılmasıyla öğrencilerin uyku saatlerinin düzene sokulması gerektiğini belirterek, "Geç yatıp erken kalkmayla kısalan uyku süresi uyku yoksunluğuna yol açıyor. Bu yoksunluk çocuklarda olumsuz etki yaratıyor. Öğrenme becerisi azalan çocuklarda psikiyatrik problemler de ortaya çıkabiliyor." dedi.

Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin okul başarılarının olumsuz etkilenmemesi ve sağlıklı büyümeleri için büyüme hormonu salgısının artığı akşam saatlerinde düzenli uykunun şart olduğuna dikkati çekti.

Son 30 yılda yapılan birçok çalışmayla, uyku yoksunluğunun şiddetiyle mental beceri arasında güçlü bir ilişki olduğunun belirlendiğini ifade eden Yılmaz, "Çalışmalar, uyku yoksunluğunun artmasına paralel olarak problem çözme ve kavrama becerilerinin azaldığını gösteriyor. Olgularda, uyku yoksunluğuyla duygu durum bozukluğu arasında da benzer bir ilişki bulunduğu, uyku yoksunluğunun şiddetine paralel olarak depresyon ve sıkıntı hissinde artış olduğu gözleniyor." bilgisini verdi.

Yılmaz, gelişme çağındaki çocukların, özellikle derin uyku dönemlerinde salgılanan büyüme hormonunun fiziksel gelişim için önemine dikkati çekerek, "Büyüme hormonu, gecenin ilk yarısında yani 01.00-03.00 saatlerinde yoğun salgılanır. Ergenlik dönemindeki çocuklar, geç saatlere kadar uyumaz ve bu hormonun salgılandığı saatlerde uyanık kalırlarsa hormonun geliştirici etkisinden yoksun olur, çelimsiz, zayıf, serpilememiş olarak büyür." diye konuştu.

"Düzensiz uyku okul başarısını düşürür"

Yılmaz, uykunun "REM" dönemi denilen hızlı göz hareketlerinin olduğu ve rüyaların gözlendiği sürecinde, öğrenilen teorik bilgilerin pekiştirildiğini ve kalıcı belleğe yerleştirildiğini belirterek, sağlıklı ve yeterli bir uykuyla okul başarısı arasında güçlü bir ilişki olduğunu vurguladı.

Öğrencilerin hem okulda başarılı olmaları hem de sağlıklı büyüyebilmeleri için uyku saatlerini düzene koymaları gerektiğini söyleyen Yılmaz, "Eğer uyku düzeni bozuksa veya uyku yeterli değilse yani bir uyku yoksunluğu varsa, bu durum bilgilerin pekiştirilme sürecini aksatır. Öğrenci, öğrendiklerini kalıcı belleğe yerleştiremez ve unutur. İhtiyacı olduğunda, örneğin sınavlarda hatırlayıp o bilgiyi kullanamaz, başarısı düşer." değerlendirmesinde bulundu.

"İlkokul öğrencileri akşam 10'da yatmalı"

Prof. Dr. Yılmaz, uyku gereksiniminin yaşa göre değişkenlik gösterdiğinin altını çizerek, şunları kaydetti:

"Anaokuluna giden 3-5 yaş grubunda uyku gereksinimi 11-12 saat, ilkokul öğrencilerinde 10-11, ortaokul öğrencilerinde 9-10, lise öğrencilerinde 8-9, üniversite öğrencilerinde ise 7-8 saattir. Bu sürelerin altında uyunduğunda uyku yoksunluğunun olumsuz etkileri yaşanır.

Uyku yoksunluğu yaşanmaması için anaokuluna giden öğrencilerin saat 21.00, ilkokula gidenlerin 22.00, ortaokul ve liseye gidenlerin 23.00 gibi yatmaları, sabah da 7.00 gibi kalkmaları uygun olacaktır. Çocuklar okullarına öğlen bile gidecek olsalar uyku ritminin sağlığı için en geç 8.00-8.30 gibi kalkmaları uygundur."

Bilgisayar oyunlarına dikkat

Yılmaz, uyku yoksunluğunun önemli nedenlerinden birinin geç saatlere kadar oynanan bilgisayar oyunları olduğuna işaret ederek, "Bu oyunlar sırasında maruz kalınan radyasyon, ışık, oyunun neden olduğu uyarıcı etkinin bir yandan uyku yoksunluğu ile akademik başarıyı olumsuz etkilerken, öte yandan öğrencinin asıl çalışması ve zaman ayırması gereken derslerine konsantrasyonunu bozar." dedi.

Planlanan uyku zamanından önce rutin hale getirilecek eylemlerin, uykuya dalmayı kolaylaştıracağını kaydeden Yılmaz, "Uyumadan önce ılık bir duş alınması, kitap okunması, dişlerin fırçalanması, ertesi günün ders programına göre çantanın hazırlanması, yapılan ödevlerin kontrol edilmesi gibi birtakım alışkanlıklar uykuya dalmayı kolaylaştıracaktır." ifadesini kullandı.

"Eve geç gelen ebeveynlerin çocukları daha geç uyuyor"

Yılmaz, ebeveynlerin ilkokul ve ortaokul çağındaki çocukların uyku alışkanlığını yerleştirme konusunda taviz vermemesi gerektiğini söyledi.

Disiplinin, olumsuz baskı içeren bir yaklaşımla değil yumuşak, sakin ve ikna edici bir dil kullanarak sağlanması gerektiğinin altını çizen Yılmaz, aksi takdirde neden olunan stresin çocuklarda uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede sorunlara yol açabileceği uyarısında bulundu.

Ebeveynleri eve geç gelen anaokulu ve ilkokul öğrencilerinin uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede sorun yaşayabildiğini belirten Yılmaz, bu sorunun en sık gözlenen nedeninin anne veya babanın özlenmesine bağlı yoksunluk sendromu olduğunu söyledi.