18 Tem 2019
BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Buse Naz Çakıroğlu'ndan altın madalya

'Madalyamı şehit ailelerine armağan ediyorum'

Nuri Şahin Türk futboluna katkı sağlamayı hedefliy

'Profesyonel bokstaki ilk hedefim Avrupa şampiyonl

Sinop'ta arkeologları şaşırtan iskelet

Beyaz Saray ve Pentagon'dan Türkiye ve F-35 açıkla

'FETÖ Almanya için de tehdit'

Çavuşoğlu'ndan AB Komisyonu Başkanı seçilen Leyen'

AB Komisyonu'nun yeni başkanı von der Leyen oldu

Çavuşoğlu: Doğu Akdeniz'de üç gemimiz var, dördünc

NSU tehlikesi hiç olmadığı kadar mevcudiyetini kor

Almanya'da deneyim kazandı Türkiye'ye döndü ihraca

Federer'in rakibi Nadal

'Cami saldırılarını önleyeceksek failler muhakkak

Merkel: Endişeye gerek yok iyiyim

Hollanda ve Almanya'da camilere saldırı

Milli yüzücülerden havuzda tarihi başarı

Yunanistan'da Yeni Demokrasi Partisi tek başına ik

Deutsche Bank'tan 18 bin kişi işten çıkarılacak

Arrow
Arrow
ArrowArrow

Sinop'ta arkeologları şaşırtan iske

Beyaz Saray ve Pentagon'dan Türkiye

'FETÖ Almanya için de tehdit'

Çavuşoğlu'ndan AB Komisyonu Başkanı

AB Komisyonu'nun yeni başkanı von d

Çavuşoğlu: Doğu Akdeniz'de üç gemim

NSU tehlikesi hiç olmadığı kadar me

Almanya'da deneyim kazandı Türkiye'

Federer'in rakibi Nadal

'Cami saldırılarını önleyeceksek fa

Merkel: Endişeye gerek yok iyiyim

Hollanda ve Almanya'da camilere sal

Milli yüzücülerden havuzda tarihi b

Yunanistan'da Yeni Demokrasi Partis

Deutsche Bank'tan 18 bin kişi işten

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Sinop'ta arkeologları şaşırtan iske

Beyaz Saray ve Pentagon'dan Türkiye

'FETÖ Almanya için de tehdit'

Çavuşoğlu'ndan AB Komisyonu Başkanı

AB Komisyonu'nun yeni başkanı von d

Çavuşoğlu: Doğu Akdeniz'de üç gemim

NSU tehlikesi hiç olmadığı kadar me

Almanya'da deneyim kazandı Türkiye'

Federer'in rakibi Nadal

'Cami saldırılarını önleyeceksek fa

Merkel: Endişeye gerek yok iyiyim

Hollanda ve Almanya'da camilere sal

Milli yüzücülerden havuzda tarihi b

Yunanistan'da Yeni Demokrasi Partis

Deutsche Bank'tan 18 bin kişi işten

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Sinop'ta arkeologları şaşırtan iske

Beyaz Saray ve Pentagon'dan Türkiye

'FETÖ Almanya için de tehdit'

Çavuşoğlu'ndan AB Komisyonu Başkanı

AB Komisyonu'nun yeni başkanı von d

Çavuşoğlu: Doğu Akdeniz'de üç gemim

NSU tehlikesi hiç olmadığı kadar me

Almanya'da deneyim kazandı Türkiye'

Federer'in rakibi Nadal

'Cami saldırılarını önleyeceksek fa

Merkel: Endişeye gerek yok iyiyim

Hollanda ve Almanya'da camilere sal

Milli yüzücülerden havuzda tarihi b

Yunanistan'da Yeni Demokrasi Partis

Deutsche Bank'tan 18 bin kişi işten

Arrow
Arrow
Slider

Sinop'ta arkeologları şaşırtan iske

Beyaz Saray ve Pentagon'dan Türkiye

'FETÖ Almanya için de tehdit'

Çavuşoğlu'ndan AB Komisyonu Başkanı

AB Komisyonu'nun yeni başkanı von d

Çavuşoğlu: Doğu Akdeniz'de üç gemim

NSU tehlikesi hiç olmadığı kadar me

Almanya'da deneyim kazandı Türkiye'

Federer'in rakibi Nadal

'Cami saldırılarını önleyeceksek fa

Merkel: Endişeye gerek yok iyiyim

Hollanda ve Almanya'da camilere sal

Milli yüzücülerden havuzda tarihi b

Yunanistan'da Yeni Demokrasi Partis

Deutsche Bank'tan 18 bin kişi işten

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

'Dijital dünyanın dilini çocuklarınızdan önce siz

Amazon'un yeni cihazı insan duygularını anlayabile

"2-3 yaş öncesi çocuklar teknolojiyle tanıştırılma

"Canım sıkıldı NASA'yı hackledim"

Kocaeli

Almanya'da dünyanın önde gelen otomotiv şirketinde mühendis olarak iş hayatına atılan 34 yaşındaki Cihan Şahin, Türkiye'de 2012'de kurduğu robotik ve otomasyon çözümleri alanındaki firmasıyla endüstriyel yazılım ihracatı gerçekleştiriyor.

Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Mekatronik Mühendisliğini 2003 yılında kazanan Cihan Şahin (34), birinci sınıfı tamamlamasının ardından Almaya'daki Bochum Üniversitesine kayıt yaptırdı.

Şahin, üniversiteyi bitirmesinin ardından Almanya'da dünyanın önde gelen bir otomotiv firmasında iş hayatına başladı. Daha sonraki yıllarda Almanya'nın Troisdorf şehrinde kurduğu CDS Robotik Otomasyon firmasında çalışma hayatını sürdüren Şahin, bir süre sonra firmasını Türkiye'ye taşımaya karar verdi.

Şahin, ilk olarak Bolu, daha sonraki yıllarda sanayi kenti Kocaeli'ye taşıdığı firmasıyla başta Almanya olmak üzere Çin, Meksika, İtalya gibi otomotiv devlerinin bulunduğu ülkelere standart robotik yazılımları ihraç etti.

"Yılda 5-10 milyon avro ciro yapmaktayız"

CDS Robotik Otomasyon Genel Müdürü Cihan Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'de 7 yıldır robotlu kaynak teknolojileri, robotlu üretim teknolojileri, robotlu otomasyon alanları üzerinde çalıştıklarını söyledi.

Yenilikçi ve Ar-Ge tabanlı çalışmalar yaptıklarını anlatan Şahin, "2003 yılında Kocaeli Üniversitesi Mekatronik Mühendisliğini kazandım, burada okuduğum dönemde Almaya'ya ikinci diploma almaya gittim. Almanya'da üniversiteyi bitirdikten sonra Türkiye'deki üniversitemi de bitirdim. Daha sonra Almanya'daki firmalarda çalışmaya başladım." diye konuştu.

Otomotiv firmalarında robotlu kaynak teknolojilerinde uzmanlık kazandığını dile getiren Şahin, şunları kaydetti:

"Daha sonra Almanya'da çalıştığım firma beni Türkiye'deki bir firmaya iş yapmaya yolladı. O zaman şuna karar verdim, 'Türkiye'de işi biz yapıyoruz, Türk firma, Türk mühendis iş yapıyor ama aradan parayı Alman firma kazanıyor.' Bu nedenle 2012 yılında Almanya'dan Türkiye'ye kesin dönüş yapmaya karar verdim. 2012 yılında da Türkiye'de şirketimizi kurduk. İlk etapta 2 mühendisle başladığımız faaliyetlerimize şu an 14 tane Ar-Ge mühendisiyle devam ediyoruz. Yılda 5-10 milyon avro ciro yapmaktayız. Bu yıl Samsun'da Türkiye'nin en hızlı büyüyen 100 şirketi açıklandı. Biz Türkiye'de en hızlı büyüyen 7'nci firma olduk, gurur yaşadık. Ödülümüzü de Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank'ın elinden aldık."

"Memleket için bir şeyler yapmanın vakti geldi"

Türkiye'ye döndüğü için mutlu olduğunu dile getiren Şahin, "Memleket için bir şeyler yapmanın vakti geldiğini, memleket için yararlı olabileceğim bir seviyeye geldiğimizi düşündüğüm için Türkiye'ye dönme kararı aldım. İyi ki dönmüşüm, bence herkesin belirli bir seviyeye geldikten sonra memlekete faydalı olabilmek için dönmesi gerekiyor. Yurt dışında edindiği bilgi, birikim ve tecrübeleri Türkiye için kullanmak üzere gelmek zorunda herkes" diye konuştu.

Almanya'ya standart yazılımlar ihraç ettiklerini ifade eden Şahin, şunları kaydetti:

"2014 yılında Çin'e standart yazılımlar satmaya başladık. 2014 yılında İtalya'daki iki firmaya standart robotik yazımları sattık. Geçtiğimiz yıl Meksika'ya bir iş yaptık, buradan bir arkadaşımız yazılım yapmak için oraya gitti. Biz dünyaya yazılım yapmaya devam ediyoruz ama biz bunu bir adım öteye götürüp artık dünyaya hazır paket yazılım çözümleri sunmayı amaçlıyoruz. Hedeflerimizin aslında daha başında bile değiliz. Çok yüksek hedefler koymaya çalışıyoruz, bizim birincil hedefimiz dünyada var olmayan sistemler yapmak."

Eskişehir

Anadolu Üniversitesi (AÜ) Rektörü Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı, sanal ortamın özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki etkilerine ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Gerçek dünyada insanların konuştuğu dil ile sanal dünyadakiler arasında çok büyük farklar olduğunu vurgulayan Çomaklı, bu nedenle dijital ortamın dilini öğrenmek ve gelecek kuşaklara öğretmenin önemine işaret etti.

Çomaklı, dijital dünyanın dilini, kavramlarını, avantaj ve dezavantajlarını bilmeden bu ortama girenlerin "sudan çıkmış balığa döneceğini" dile getirerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu, bizim için geri dönülemez bazı neticelere de sebebiyet verebilir. Özellikle neslimizi kendi kontrolümüzün dışında bir dünyaya teslim etmiş oluruz. Her milletin kendine göre kültürel kodları, hareket noktaları vardır. Biz bu dünyada hakim olamazsak ki biz eğitim kurumu olarak burada yer almak istiyoruz, dijital dünyada yer alamazsak çocuklarımız bizim kültürel kodlarımızdan ve toplumsal değerlerimizden uzaklaşarak bu dünyada başkalarının yönlendirdiği şekilde yaşayacaktır ve düşünecektir. Elbette ki bu dünyadan vazgeçmek mümkün değil."

"Dilini bilmezsek bu dünyada sadece figüran oluruz"

Dijital dünyada, AÜ olarak eğitim alanında yer almak istediklerini anlatan Çomaklı, bu dünyanın dilini de topluma öğretmeyi hedeflediklerine değindi.

Çağın çocuklarının teknolojiyle tanıştıkları için avantajlı, bu dünyanın dilini bilmemelerinden dolayı ise dezavantajlı olduğunu kaydeden Çomaklı, "Olayı yalnızca oyun ve sosyal medyadaki bazı internet siteleri gibi görenler aldanır. Buralar bu olayın yalnızca yüzde 5-10'luk kısmı." ifadelerini kullandı.

Sanal ortamın oyun, dijital para gibi boyutları, birçok ekonomik alanda oluşmuş kavramsal konuları olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Çomaklı, "Bunları bilmeden bu dünyada yer alırsak yalnızca bu dünyada figüran oluruz, bu dünyanın hiçbir avantajından yararlanamayız, gelecek nesillere ve dünyanın gelişimine de katkıda bulunamayız. Nedeni ise bu dünyanın dilini bilemeyiz, bilmediğimiz için de kimseye faydamız olmaz." yorumunu yaptı.

"Çok büyük zararlar görebiliriz"

Çomaklı, ailelerin, yöneticiliğini sosyal medya ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Levent Eraslan'ın yaptığı Sosyal Medya ve Dijital Güvenlik Eğitim, Uygulama ve Araştırma Merkezinden destek alabileceğini belirtti.

"Üniversite olarak, ailelerin çocuklarından önce bu dijital dünyanın dilini, avantaj ve dezavantajlarını öğrenmelerini istiyoruz." diyen Çomaklı, merkez aracılığıyla panel ve çalıştaylar düzenleyerek ellerinden geldiğince dijital dünya ile ilgili bilgi vermeye çalışacaklarını aktardı.

AÜ Rektörü Prof. Dr. Çomaklı, şöyle konuştu:

"Eskiden mahalle aralarında çelik çomak, futbol gibi oyunlar oynanıyordu. Tetris denilen basit dijital malzeme bile sayılmayacak oyunlar da vardı. Bu oyunların dilini biliyorduk ancak dijital dünyanın dilini bilmediğimiz gibi bunların oyunlarının dilini ve neler getirip götürdüğünü bilmediğimizden dolayı çocuklar ölmeye başlıyor, depresyona giriyorlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Neticelerinin ne olacağını bilmedikleri için 'oyun' deyip girdiğimiz için dilini bilmediğimizden dolayı neticesinde ölümü, hastalığı her şeyi ile karşılaşıyoruz. Bahsettiğimiz husus burada ortaya çıkıyor. Dilini bilmediğimiz bir sahaya girdiğimiz andan itibaren işin içinde oyun olsa bile neticesinde çok büyük zararlar görebiliriz. Ne söylediğini, ne yapmak istediğini bildiğimiz bir dünyaya girersek orada her şeyi lehimize çevirebiliriz."

İSTANBUL (AA) - ABD'li e-ticaret şirketi Amazon, insan sesini dinleyerek duygularını anlayabilen bir cihaz üzerine çalışıyor. Cihazın başarılı olması halinde şirkete e-ticarette büyük avantaj sağlaması bekleniyor.

Bloomberg sitesinde yer alan habere göre Amazon'un üzerinde çalıştığı yeni cihaz, sahip olduğu mikrofon sayesinde insanların duygu durumlarını anlayabilecek. Sitenin proje üzerinde çalışan bir kişiye dayandırdığı bilgiye göre, cihazın beta sürümü şu anda test edilirken, deneme ürününde tam olarak hangi teknik özelliklerin olduğu bilinmiyor.

Yeni teknolojinin Amazon'a daha başarılı hedef odaklı reklam vermesi ve kullanıcılara ürün tavsiye etmesi konusunda büyük fırsat tanıması tahmin ediliyor. Halihazırda kullanıcaların kişisel verilerini toplaması nedeniyle çok fazla eleştiriye hedef olan şirketin, yeni teknolojiyi kullanıma almasıyla mahremiyet konusunda daha fazla gündeme geleceği düşünülüyor.

Yeni cihaz ayrıca insan sesinde olağan dışı bir değişiklik veya kişilerin burnunu çekmesi gibi bir durum tespit ettiğinde, hastalığı tahmin edip, o hastalığa uygun bir yemeğin tarifini verebilecek. 

Amazon'un yeni projesinin ne zaman kullanılmaya başlanacağı belirsizliğini korurken Alphabet ve Microsoft gibi dünyanın büyük şirketleri görüntü, ses ve diğer girdilerden insanların duygularını anlayabilmek için teknolojiler geliştiriyor. 

 

Muhabir Abdulkadir Günyol
Yayınlayan Cevat Kışlalı
 

Federer'in rakibi Nadal

Milli yüzücülerden havuzda tarihi b

En iyi savunma oyuncuları 4 numaray

Tesadüfen başladığı halterde antren

Buse Naz Çakıroğlu'ndan altın madal

'Madalyamı şehit ailelerine armağan

Arrow
Arrow
Slider

Alman emeklilik sigortası, yaklaşık 120 yıl önce imparatorluk döneminin Başbakanı Otto von Bismarck tarafindan tasarlanan dünyanın ilk resmi emeklilik sistemidir. Alman Sosyal Sigorta Sistemi diğer Avrupa ülkeleri tarafından örnek alınmıştır.

 

Dünyadaki birçok ülke tarafından da örnek alınan Alman emeklilik sistemi, nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesi gibi göstergeler ve gelecekte çalışacak nüfusun sayısının azalması sebebiyle baskı altına girerek parlak yapısından uzaklaşmaya başlamıştır.

 

2030 yılında Almanya'daki nüfus 2-3 milyon daha azalacak ve hatta 2050 yılında nüfusumuz 70 milyona düşecek. Belki daha da az olacağız. Bu neden böyle? Çünkü, ihtiyacımız olandan daha az çocuk yapmaktayız. Bu da tabii ki toplumdaki sağlıklı gelişmeyi engelleyen bir durum. Yaşlanmak tabii ki güzel bir kazanım. Çünkü bilgi, bir şeye muktedir olma ve yaşam kalitemizi her geçen gün artırıyor. Yaşlanmayı yaşamın güzel bir parçası olarak algılamalıyız ancak şu anda 65 yaş ve üstü insanlar toplumun yüzde 20'sini oluşturmaktadır. 2040 yılında ise bu oran yüzde 30'a çıkacak.  Eskiden Almanya'da 6 kişi çalışır ve bir emeklinin parasını öderdi ama bugün 3 kişi çalışıp, bir emeklinin maaşını ödeyebiliyor. 2030 yılında ise 2 kişi çalışıp, bir kişinin emeklilik parasını ödeyecek.

Yapılan hesaplamalara göre, 2025 yılına kadar 6 milyon insanın emekli olacağı ülkede, sorun 2030’lu yıllar sonrasında güvenlik sisteminden, çalışma piyasalarına kadar hemen her sahada çok daha büyük bir boyut alacak.

Uzmanlar 2050’li yıllara gelindiğinde her üç kişiden birinin 65 yaş üzerinde olacağı Almanya’da genç nüfusun ülkenin sosyal gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağından, buna paralel sosyal güvenlik sistemindeki dengenin bozulmasıyla sağlık ve bakım giderlerinin finansmanının çökeceğinden yola çıkıyor. Aşırı sağcılar dışında hemen tüm partiler, ekonomi uzmanları ve sanayi çevreleri Almanya’nın yaşlanma ve nüfus ile bağlantılı sorunlarını en azından kontrol altında tutabilmek için kalifiye göçmenleri ülkeye çekmekten başka seçenek olmadığı ve göç politikalarında radikal değişiklikler gerektiği konusunda hemfikirler. Biz Almanya’da yaşayan, yaşlanan Türklerin de bu sorunları önceden görerek emeklilik konusunda alternatif çözümler üzerine odaklanması elzemdir.

 

Kalifiye eleman sıkıntısına çare arayan Almanya’nın umudu son iki yılda Euro krizinden etkilenen ve işsizliğin rekora koştuğu İspanya ve İtalya oldu.

Alman Federal İstatistik Dairesi tarafından açıklanan verilere göre geçen yıl Almanya’ya gelenlerin sayısı son 20 yılın en yüksek rakamlarına ulaştı. Ancak Berlin Uyum Senatörü Dilek Kolat ülkede yaşayan çoğu Türk ve genç işsizleri kalifiye etmek yerine ülke dışından gelenlere iş piyasasında öncelik verilmesini gerilim yaratacak bir konu olarak görüyor. Almanya’daki Türklerin entegrasyon çabalarının boşa çıkmaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



Baden Haber

Ender Erdikici

Bazen çok incedir ayarlar. Bazen azı karar, çoğu zarar derler kısaca. Bazen pamuk ipliğine bağlıdır
hayatımız…
Hayatımızdaki en anlamlı kavramları düşündüğümde anahtar bir kelime: DENGE.
Evren’in işleyişinde muazzam bir şekilde varlığını hissettirir bize. Nefes bile alamayız onsuz. Sadece
basit bir kelime gibi gözükse de şu an hayatımızdaki yeri ve önemi bir kelimeden çok daha
önemlidir. Psikolojik bağlamda ele aldıktan sonra bilimsel verilerle daha bir somutlaştırıp politik
alanda hayatımıza olumsuz etkileriyle durumdan bir ders çıkaracağız hep birlikte. Size değişik bir
bakış açısıyla durumu daha iyi izah edebileceğimi düşündüm.
Denge hayatımızın her anında, her aşamasında vardır ve ağırlığını hissettirir. Önümüzde dağ gibi
aşılmaz görünen sorunlar ya da günlük hayatımızda sürekli ayağımıza bağ olan takıntılarımız,
geçmişin muhakemesi yapıldığında kendini daha bir belli eder.
DENGESİZLİK. Keşkelerin vicdanımızda bıraktığı acı, dengelerin düzeniyle derlenir, toparlanır,
hafifler. İlginin dozajı abartıldığında kıskançlık olarak algılanır. Denge bozulmaya başladığında
başlayan duygu karmaşasıdır bu.
Sevgi gibi kutsal bir duygu bile abartıldığında sıkar. Az gösterilirse ilgisizlik olarak kayda geçer.
Özel hayatımızda olduğu kadar toplumsal ilişkilerimizde de belli eder kendini. İlgi abartıldığında
bozulan dengenin adı fanatikliktir. İçinden çıkamadığımız düşünceler obsesyona, yani saplantıya
dönüşüp psikolojik dengemizi dolayısıyla günlük hayatımızı alt üst eder.
Alınan alkolün dozajı kaçarsa çakır-keyiflik sarhoşluğa, daha da abartılırsa alkolikliğe
dönüşüp hayatımızdaki dengeyi alt üst eder. Böyle bir bozulma, ailemizi ve yakın çevremizi
olumsuz etkiler ve neticede bozulan dengenin domino etkisine şahit oluruz.
Bireyselden toplumsala bir geçiş yapalım isterseniz. Yaşadığımız göç dalgalarında denge faktörünü
bir irdeleyelim. Endüstrileşen dünya, devletlerin atmosfere saldıkları gazlar, çevresel dengeleri
altüst ediyor ve oluşan sera etkisiyle kuraklaşan Afrika kıtası yaşanılmaz hale gelirken, göç ve
kaçış istikametleri bu olaya sebep olan ülkeler olunca yardıma muhtaç insanlara sırtlarını
dönüyorlar. Buna da egoizmin abartılmış hatta en dengesiz hali, yani bencillik adını verebiliriz.
Ortadoğu’da sahip oldukları yeraltı zenginliklerinden dolayı bozulan dengelere bir bakalım. Vicdani
terazinin dengesi ne halde dersiniz? Batı’nın sattığı ya da hibe ettiği silahlarla kan gölüne dönen bu
coğrafyadan, hayatlarını tehlikeye atıp kapısına dayandıkları Avrupa ve Amerika kapısı yüzlerine
çarpıldığında o insanların halini düşündükçe vicdan sahibi herkesin dengesi alt üst olmak
durumunda.
Hepimiz aynı bottayız, yani aynı dünyada yaşıyoruz. Batarsak hep beraber batarız. Dengemize
dikkat edelim.
Ender Erdikici

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya’da yaşayan Türkler olarak, buradaki 60-70 yıllık geçmişinde
yasalara ve toplumsal kurallara saygılı, uyumlu bir şekilde yaşamaktayız. Bu
tür saldırıları kesin bir dille kınıyoruz. Bir konunun altını çizmeden de
edemeyeceğim; yapılan saldırılar sadece Almanya’da yaşayan, çoğunlukla
Türklerin ibadet ettikleri camilere karşı gerçekleştirilen politik motivasyonlu
saldırılardır. Camiler politik değil, manevi ortamlardır. Hatırlatmak istediğimiz
ise aynı çatı altında; millet, ırk, dil ayrımı yapılmaksızın herkese açık bir
şekilde ibadet edilmektedir. O ortamda bir kişiye verilecek zarar, tüm insanlığa
verilecek zarardır. Temennimiz her dil, din ve milletten insanın bu demokratik
ortamda huzur içinde yaşamasıdır.

İSTANBUL (AA) - ZEYNEP RAKİPOĞLU - Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Ayşegül Ketenci, düzenli egzersizin faydalarına ilişkin, "Yüksek tansiyon, koroner kalp hastalıkları, inme, diyabet, meme ve kolon kanseri, depresyon ve düşme risklerini azaltır. Kemik ve kas sağlığımıza katkıda bulunur. Yorgunluğu azaltır. Vücut direncini arttırır ve enfeksiyonlara karşı koruma sağlar. Bunamayı geciktirir. Kilo kontrolünün temellerindendir. Metabolizmamızı düzenler." dedi. 

"Dünya Sağlık İçin Hareket Et Günü" kapsamında AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Ketenci, fiziksel aktivitenin, enerji harcayarak vücudun yer değiştirmesi ve bedenin hareket etmesi olarak tanımlanabileceğini, egzersiz yapmanın da bir çeşit fiziksel aktivite olduğunu söyledi. 

Hayatın hızlanması, iş yükünün artması, mesafelerin uzaması ve teknolojinin gelişmesinin insanların daha fazla hareketsiz kalmasına ve fiziksel aktivitenin azalmasına neden olduğuna dikkati çeken Ketenci, "Yapılan bilimsel araştırmalar, tüm dünyada hareketsizliğin hızla arttığını göstermektedir. Hareketsizlik sadece gelişmiş toplumlarda değil, her ülkede giderek artmaktadır. Araştırmalar, hareketsiz yaşam tarzının ülkemizde ne kadar hızla yükseldiğini ve önemli bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır." diye konuştu.

Sağlık Bakanlığınca 2011'de yapılan "Kronik Hastalıklar Risk Faktörleri Araştırması"na göre, Türkiye genelinde kadınların yüzde 87'sinin, erkeklerin ise yüzde 77'sinin yeterli ölçüde fiziksel aktivite yapmadığının belirlendiğinin altını çizen Ketenci, 65 yaş üzeri bireylerle yapılan bir çalışmada ise bireylerin sadece yüzde 30'unun yürüyüş yaptığının ortaya çıktığını aktardı. 

- "Fiziksel hareketsizlik dünyada ölüm nedenleri arasında 4. sırada

Hareketsizliğin meme ve kolon kanseri gelişiminde yüzde 21-25, diyabet gelişiminde yüzde 27, iskemik kalp hastalığı gelişiminde ise yüzde 30 oranında etki ettiğine dikkati çeken Ketenci, "Dünya Sağlık Örgütü, fiziksel hareketsizliğin dünyada ölüm nedenleri arasında 4. sırada yer aldığını bildirmektedir." dedi. 

Prof. Dr. Ketenci, düzenli ve yeterli fiziksel aktivitenin sağladığı faydaları, "Yüksek tansiyon, koroner kalp hastalıkları, inme, diyabet, meme ve kolon kanseri, depresyon ve düşme risklerini azaltır. Kemik ve kas sağlığımıza katkıda bulunur. Yorgunluğu azaltır. Vücut direncini arttırır ve enfeksiyonlara karşı koruma sağlar. Bunamayı geciktirir. Kilo kontrolünün temellerindendir. Metabolizmamızı düzenler." şeklinde sıraladı. 

- "Egzersizler 5-10 dakika ısınma ve soğuma içermeli"

Fiziksel aktivitelerin yoğunluklarına göre "düşük", "orta" ve "yüksek" olarak 3 ayrı şekilde değerlendirildiğini dile getiren Ketenci, şu bilgileri verdi:

"Egzersiz yaparken en önemli kriterlerden birisi kişinin kendi yaş ve hastalıklarına, vücuduna uygun egzersiz yapmasıdır. Ayrıca yapılan egzersizler mutlaka 5-10 dakika ısınma ve soğuma içermelidir. 1-4 yaş arası çocuklar gün içine bölünerek farklı yoğunlukta toplam 180 dakikalık fiziksel aktivite yapmalıdırlar. Bu aktiviteler ev içi ve dışında, onların hareket becerilerini geliştiren aktiviteler ile başlamalı ve en az 60 dakikalık enerji harcamayı gerektiren oyun aktivitelerine doğru ilerlemelidir. 5-11 yaş grubundaki çocuklar için ise her gün en az 60 dakika orta şiddette fiziksel aktiviteler tercih edilmelidir. Haftada en az 3 defa da yüksek şiddette aktivite yapılması önerilmektedir. 12-18 yaş arasındaki ergenler için günde 60 dakika, orta şiddetliden daha yüksek şiddetli aktivitelere doğru şiddeti değişen aktiviteler önerilmektedir. Aktivite tercihlerinin içerisinde haftada en az 3 defa yüksek şiddette aktiviteler ve en az 3 defa kas ve kemikleri güçlendiren kuvvet aktiviteleri yer almalıdır. Sağlıklı olmak için yetişkinlerde haftada 150 dakika orta yoğunlukta veya 75 dakika yoğun fiziksel aktivite yapmak gerekmektedir. Bu egzersizlerin büyük kas kitlelerini içeren, yürüyüş, hafif koşu, bisiklet veya yüzme gibi dayanıklılık aktivitelerinden oluşması, her bir egzersiz seansının en az 10 dakika olması ve haftanın en az 3-5 gününe yayılmış olması tercih edilmelidir."

Haftalık egzersizlere, esneklik ve denge gibi eklemlerin hareket genişliğini artıran ve düşmeleri önleyen aktivitelerin eklenmesi gerektiğinin altını çizen Ketenci, egzersiz süresinin arttırılmasının fiziksel aktiviteden sağlanan yararı en üst düzeye çıkaracağını belirtti.

- Kronik hastalara fiziksel aktivite önerileri

Kronik hastalıkları olan bireylerin fiziksel aktivite türü ve sürelerine ilişkin bilgi veren Prof. Dr. Ketenci, şu tavsiyelerde bulundu:

"Hipertansiyonu olan hastalarda uygun aktivite reçetesini belirlemek için önce hastaların risk analizlerinin yapılması ve egzersiz testleri yapılarak fonksiyonel kapasitelerinin belirlenmesi gerekir. Bu hastalarda fitnes, yürüyüş, yüzme ve bisiklete binme gibi egzersizler ve düşük dirençli kuvvetlendirme egzersizleri çok tekrarlı olarak önerilebilir. Araştırmalar yüksek şiddette yapılan aerobik egzersizlerin kan basıncını arttırabileceğini, hafif ve orta şiddetteki egzersizlerin ise kan basıncını düşürmek için daha uygun olduğunu göstermiştir. 3-20 dakikalık fiziksel aktivite süresi bile kan basıncını azaltabilmektedir. 
Diyabetik hastalarda ise egzersiz, ideal olarak son ana öğünden 1-3 saat sonra yapılmalı, uygun sıvı alımı sağlanmalıdır. Egzersiz öncesi güvenli kan şekeri 100-250 mg/dl arasında olmalıdır. Diyabetli hastalarda haftada en az üç gün olmak üzere 48 saatten fazla ara verilmeyecek şekilde toplamda 150 dakika orta-yoğun ağırlıklı aerobik egzersiz önerilir. Egzersizlere hafif şiddette başlamalı, orta şiddete yavaş yavaş ilerlenmelidir. Ayrıca aerobik egzersize ek olarak haftada en az 2-3 defa olacak şekilde orta derecede direnç egzersizi önerilmektedir." 

- "Bilinçsiz egzersiz bel fıtığına neden olabilir"

Sağlığın korunması ve geliştirilmesi için orta seviyede bir egzersizin yeterli olacağının altını çizen Ketenci, egzersiz şiddetinin artırılmasının kişinin fiziksel uygunluk özelliklerinin daha fazla geliştirmesini sağlayacağını vurguladı. 

Egzersizde orta şiddetin üzerine çıkmadan önce mutlaka doktor kontrolünden geçilmesi gerektiğine işaret eden Ketenci, "Eğer doktor tarafından daha yüksek şiddette egzersiz yapılmasına izin verilirse haftalık egzersiz orta ve yüksek şiddet kombinasyonu ile gerçekleştirilebilir. Egzersiz kontrolsüz yapıldığı takdirde kaslarda, bağlarda yaralanmalara, kalpte zorlanmaya neden olabilir. Uygun kıyafet ve ayakkabı giyilmediğinde ise ayaklarda deformitelere ve yaralanmalara yol açabilir. Özellikle bilinçsiz yapılan bazı egzersiz tipleri, bel fıtıklarına zemin hazırlayabilir." değerlendirmesini yaptı. 

Prof. Dr. Ketenci, egzersiz sırasında göğüs ağrısı, kalp ritminde bozulma, soluk almada giderek artan bir zorlanma, dikkat çeken bir morarma, baş dönmesi, göz kararması, egzersizi sürdüremeyecek düzeyde eklem ağrısı, halsizlik ve yorgunluk gibi durumlarda egzersizin bırakılması ve doktora danışılması önerisinde bulundu. 

Sağlıklı olmak için herkesin fiziksel aktivite yapması gerektiğinin altını çizen Ketenci, "Yürüyüş, evde yapılabilecek basit germe ve kuvvetlendirme egzersizleri her yaş grubunda bireyin birlikte ailece yapabileceği egzersizlerdir. Bu egzersizler ile sağlığımızı korumak ve mevcut hastalıklarımızın tedavisine katkıda bulunmak mümkündür." dedi.  

Hastalıkların önlenmesi ve tedavisinin en önemli bölümünün hareket etmek ve egzersiz olduğuna dikkati çeken Ketenci,  daha yoğun egzersiz yapmak veya spor salonunda ağırlıklarla çalışmak isteyenlerin sağlıklarına zarar vermemeleri için doktor kontrolünden geçerek, vücuduna uygun bir egzersiz reçetesi almaları gerektiğini belirtti. 

 

Muhabir Zeynep Rakipoğlu
Yayınlayan Hülya Çorakçı Ertan

MALATYA (AA) - EMRAH GÖKMEN - Birçok faydası bilimsel olarak kanıtlanan kayısının ramazan ayında iftar ve sahur sofralarında tüketilmesinin sağlığa faydalı olduğu bildirildi.

Türkiye'de "Antep baklavası" ve "Aydın inciri"nden sonra Avrupa Birliği tarafından coğrafi işaret alan üçüncü ürün olan "Malatya kayısısı", ramazan ayında ağızları tatlandırdığı gibi vücut direncini de arttırıyor.

Demir bakımından en zengin gıdalardan biri olan kayısı, demire ek olarak bakır da içerdiğinden, ruh halinin dengede kalmasına da yardımcı oluyor ve kan hücrelerinin üretimini artırıyor. Sindirim sisteminin çalışmasına da yardımcı olan meyve ayrıca en önemli potasyum kaynakları arasında yer alıyor.

- "Tansiyon düşüklüğünü engelliyor"

Malatya Turgut Özal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Aysun Bay Karabulut, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kentte üretilen ve dünyaya ihraç edilen kayısının faydalarının toplumun hemen hemen her kesimi tarafından artık bilindiğini belirtti.

Kayısının içerisinde yapılan analizler sonucunda potasyum bakımından çok zengin olduğuna dair bilimsel çalışmaların mevcut olduğunu dile getiren Karabulut, "Potasyum zenginliği demek şu ramazan ayında tuttuğumuz oruç sırasında yaşadığımız tansiyon düşüklüğünü engellemek demek gibi bir şey." diye konuştu.  

Prof. Dr. Karabulut, kayısıyı yılın her ayında önerdikleri gibi ramazanda da tüketilmesinden yana olduklarını ifade ederek, şunları kaydetti:

"Kayısı hem sindirimi kolaylaştırıyor hem de tok tutuyor. İçerisindeki şeker de diğer şekerlere göre fazla zararlı değil ve insülin direncini kırmaya yardımcı oluyor. İftarda şekerli, şerbetli tatlı yiyeceğinize kayısı tatlısını öneririm. Özellikle sahurda olabilir. İftarda bir kayısının yenmesi vücut için gayet faydalı olur. Deneyenler görecektir ki potasyumu yüksek tuttuğu için ramazandaki o tansiyon düşüklüğü, baş dönmesi duygusunu yaşatmıyor."

Muhabir Emrah Gökmen
Redaktör Volkan Kaşik
Yayınlayan Şükran Yücel

İSTANBUL (AA) - Medicana Internatıonal İstanbul Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Songül Şerefhanoğlu, löseminin kadınlara oranla erkeklerde daha sık görüldüğünü ve lösemiye özellikle beyaz ırkta, siyah ve sarı ırka göre daha fazla rastlandığını bildirdi.

Şerefhanoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, akut ve kronik lösemiler hakkında bilgi verdi.

Hematoloji kanserlerin (akut ve kronik lösemiler, lenfomalar ve Multiple Myeloma) hayatı tehdit eden erken tanı ve tedavi başlanması gereken kanserler arasında olduğunu belirterek, "Toplumda kan kanserinin türlerinden biri olarak bilinen lösemi, kemik iliğinden kaynağını alan ve kan üreten kök hücrelerinden birinin, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesi ile gelişiminin bir basamağında duraklaması ve kontrolsüz aşırı çoğalmaya başlamasıdır. Lösemi öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Vücudun kan üretim sistemi olan kemik iliği ve lenfatik sistemi etkileyen lösemi, tedavi edilmezse ilerleyici seyir gösteren kötü huylu kanserlerdendir." ifadelerini kullandı.

 

- "Halsizlik ve çabuk yorulma lösemi belirtisi olabilir"

 

Löseminin, olgunlaşmış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı oluşursa kronik ve yavaş seyirli olduğunu dile getiren Şerefhanoğlu, şunları kaydetti:

"Olgunlaşmamış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı gelişenler ise akut yani hızlı seyirli olarak tanımlanır. Hızlı seyirli olan kan kanserleri sıklıkla ani başlangıç gösterip özellikle 1-2 ay içerisinde klinik bulgu ve belirti verir. Bu nedenle kısa sürede tanı konulmalı ve en kısa sürede tedaviye başlanmalıdır. Löseminin tam olarak nedeni bilinmese de özellikle radyasyon, benzen gibi kimyasallara ve tarım ilaçlarına maruz kalmanın lösemi riskini artırdığı bilinmektedir.

Kan kanserlerinin en bilinenlerinden biri olan lösemi, hedefe yönelik akıllı ilaçların yanı sıra hastaya özel kök hücre nakil seçenekleri sayesinde başarıyla tedavi edilebilmektedir. Lösemi belirtileri diğer kan kanserlerinde gözlenen bazı bulgularla ortak özellikler gösterebilir. Kansızlığa bağlı olarak solukluk, halsizlik, çabuk yorulma, efor sırasında nefes darlığı gibi belirtiler gözlemlenir. Lösemi belirtileri arasında bağışıklık sisteminin zayıflaması nedeniyle gelişen enfeksiyonlar sonucu diş etleri, burun ve cilt altında beklenmeyen kanamalara, morarmalar ve toplu iğne başı büyüklüğünde, basmakla solmayan kırmızı döküntülere rastlanır."

 

- "Tedavi edilebilen bir hastalık"

 

Şerefhanoğlu, löseminin tedavi edilebilen bir hastlaık olduğuna dikkati çekti.

Akut lösemi belirtilerinde solukluk, halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemesi, sık tekrarlayan ateş, enfeksiyonlar, kemik ağrıları, cilt altında kanama, burun ve diş eti kanamaları, boyun ve koltuk altı lenf bezlerinde, karında şişlik ve diş etlerinde kabarma bulgularının görüldüğünü belirten Şerefhanoğlu, şöyle devam etti:

"Akut lösemi tanısını koymak çok da zor değildir. Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır. Yeni kemoterapötik ajanların keşfi, hedefe yönelik moleküler ilaçlar ve biyolojik ilaç tedavilerinin günlük kullanıma girmesi, gelişmiş radyoterapi cihazlarının geliştirilmesi, kemik iliği nakliyle ilişkili gelişmeler, hastaların yaşam sürelerinin uzatılmasında ve hastalığın tam olarak tedavi edilmesinde büyük aşamalar kat edilmesine sebep olmuştur.

Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi ilaçlarının tipi, dozu, uygulama yolu löseminin tipine göre farklılık gösterebilir. Yaklaşık 24 ay süren kemoterapi tedavisi dışında kemik iliği nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Ülkemizde lösemi tedavisinde ulaşılan başarı oranları, gerek kemoterapi gerekse kemik iliği nakliyle dünya standartlarındadır."

 

- "Lösemi teşhisi konan 10 çocuktan 8’i tedavi olabiliyor"

 

Löseminin kadınlara oranla erkeklerde daha sık görüldüğünü aktaran Şerefhanoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

"Özellikle beyaz ırkta, siyah ve sarı ırka göre daha fazla rastlanır. Yetişkinlerde lösemi tanısı sıklığı, çocukların 10 katından fazladır ve yaş ilerledikçe risk de artar. Çocukluk çağında lösemi 4 yaşın altında daha sıktır. Bazı lösemilerde genetik yatkınlık önemlidir. Down sendromu gibi genetik hastalıklarda akut lösemi türlerinin daha sık görüldüğü bilinmektedir. Akut lösemi yüzde 35’lik oranı ile çocukluk çağında en sık görülen kanser türüdür. Bir kadın veya erkeğe tüm yaşamı süresince lösemi tanısı konulma olasılığı yüzde 1,5 olarak tahmin edilmektedir. Günümüzde lösemi teşhisi konan hastaların 10 yıldan uzun yaşama oranı 70’li yıllara göre 4 kat artmıştır. Lösemi teşhisi konan 10 çocuktan 8’i tamamen tedavi olabilmektedir."

 

 


Muhabir Abdulselam Durdak
Yayınlayan Cevat Kışlalı

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Baltaş, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Psikolog ve yazar Prof. Dr. Acar Baltaş, „Potansiyelini Hayata Yansıtan Çocuklar Yetiştirmek“ başlıklı konferansta, çocukların kişiliklerini oluşturan farklı faktörler olduğunu belirterek, ekran başında geçirdikleri zaman arttıkça çocukların, özellikle ergenlik döneminde mutsuz olduğunu söyledi.

Özellikle sosyal medyada gerçekçi olmayan bir dünyanın sunulduğunu anlatan Baltaş, „Dolayısıyla ne kadar çok ekran zamanı o kadar derin mutsuzluk ve yalnızlık. Bu yüzden spor ve gönüllü faaliyetler çok önemli. Arkadaşlarla birlikte oluşturulan projeler çok önemli." diye konuştu.

Prof. Dr. Baltaş, çocukların hayat becerisi kazanması için çalışmaya teşvik edilmesinin önemine dikkati çekti. Her çocuğun kendi kişilik yapısına göre farklı becerilere yatkınlığının olduğunu dile getiren Baltaş, çocukları, başarılı olmaları için yatkın oldukları işlere yönlendirmenin önemine değindi.

Yeni Zelanda’da Cuma namazında Tanrı’nın huzurunda kurşunlanan Müslümanları hayret ve acıyla izledik hep beraber. Asırlardır süregelen açık kalan bir “Haçlı Hesaplaşmasını” dürmek istemişti bir cani, kendisince. Ama savaş meydanında değil de silahsız savunmasız Allah huzurundaki insanları, çocukları seçerek.

Ne kadar adi ne kadar alçakça bir eylem! Bu, sonuncusu değildi. Olmayacak da.

Suriye’deki savaş da ayni canilikle devam ediyor.

“Cennette yemek var!” diye seviniyor bir çocuk ve kendini ölüme hazırlıyor. Çektiği acıların dozu ölümün acısını algılamasını engelliyor. Tahayyül edilemez bir dram.

Musul’daki bir diğerine soruyorlar,

“Adın ne?”

“Bilmiyorum.” ...diyor. “En son ne yedin, kahvaltıda ya da öğlen” …gülümsemeye çalışıyor olmuyor. Adının ne olduğunu, en son ne yediğini unuttuğu gibi gülümsemeyi de unutmuş Melek. Tüm dünya insanlığını unutmuş zaten…bu çocuk da unutmuş çok mu?

Suçları neydi dersiniz. Avrupa’da ya da Amerika’da dünyaya gelmemesi miydi ya da Müslüman olarak doğması mıydı?

Martin Luther King’in “I have a dream.” diyerek rüyasının ırk ve renk ayrımı olmayan bir dünya olduğunu haykırmıştı milyonlarca insanın önünde. Peki Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Afro-Amerikalı insanların suçu neydi? Sahip oldukları ten renkleri mi?

Almanya’da 2. Dünya Savaşında Nazilerin ideolojik sapkınlıklarına kurban düşen milyonlarca savunmasız insanın suçu yanlış zamanda yanlış yerde olmak mıydı?

Anlaşılan o ki ari ırk haricinde herkes yanlış zamanda yanlış yerde olmaya devam ediyor.

Zwickau terör hücresi sanıklarının NSU yargı sürecinde adalet beklerken öldürülen 12 insanın suçu arı ırk mensubu olmamalarıydı.

Sonu gelmeyen bir ayrımcılık hikayesi. Nedir derdi bu insanoğlunun? Bulunduğu coğrafyada kendini ayrıcalıklı mı görmesi?

Herkesin kendine özgü bir hikayesi olduğu gibi ortak bir hikayesi de var aslında.

İnsanın özünde saklı, hem de yadsınmayacak, görmezden gelinmeyecek bir ortak hikâye. Hikâye de değil aslında, gerçekliğin ta kendisi. Hepimiz insanız.İnsanoğluyuz.

Gelecek analiz yazımda etik anlamda ele aldığım bu konuyu bilimsel anlamda ele alarak kaldığım yerden devam edeceğim.

 

Ender Erdikici

BW Journal

İstanbul

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital bağımlılığın çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik yansımalarına ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Teknolojinin özellikle Y ve Z kuşakları arasında yaygın kullanıldığını, bu durumunun, aşırı, kötü, tehlikeli ve zararlı kullanımları da beraberinde getirdiğini belirten Tarhan, öte yandan dijital mecranın toplumdaki ulaşılabilirliği arttırması, hayatı kolaylaştırması ve refah seviyesine ciddi katkılarda bulunması sebebiyle faydalı da olduğunu ifade etti. 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijital dünyayla fazla temasta bulunan kişilerin, bunu kötüye kullanıma yöneldiklerine ya da kullanımının zararlarını taşıdıklarına dikkat çekerek, bazı kişilerin de genetik olarak "bağımlılık risk grubunda" yer aldıkları için bağımlı olduklarını belirtti.

Bağımlılık ve bağlanma arasında, bir nedensellik bağı bulunduğunu aktaran Tarhan, şöyle devam etti:

"Bağlanma, sosyal bir varlık olan insan için temel özelliklerinden biri. Bağlanma duygusunda kişinin aileye ait hissetmesi hem de özgür olmayı başarması gerekiyor. Bazı kişiler bunu yapamıyorlar. Bireyselleşemiyorlar, özerk kararlarını veremiyorlar, bağlanmayı başaramıyorlar. Bağlanmayı bağımlılık haline dönüştürüyorlar. Bağımlılık aslında, kişinin bağlanma enerjisini yönetememesidir. Bağlanma enerjisini yönetiyorsa bir kişi bağımlı olmaz. Ancak dengeli bir bağlanma içerisine girer. Bağlanma tıpkı nükleer enerji gibidir. Doğru yerde kullanırsan insanın hayatına aydınlatır, kolaylık sağlar, enerji verir. Kötüye kullanırsan bomba gibi zarar verir. Bu nedenle dijital dünya da bu şekilde."

"Kişi, sanal dünyayı doğru yönetirse bağımlılık olmuyor"

Prof. Dr. Tarhan, doğuştan bağlanmaya yatkın olan ve özellikle riskli davranış geni taşıyan kişilerde, bağımlılık nesnelerine karşı aşırı kullanımlarının olduğunu ifade ederek, "Risk esnasında beyin dopamin salgılıyor. Dopamin salgıladığı için müthiş keyif alıyor. Keyif aldıkça daha çok ilgileniyorlar. Bağlılığı, bağlanmaya dönüştürüyorlar. Bunlar genellikle, kıpır kıpır, hareketli, yeniliği seven, deneyimlere açık, kolay aşık olan kişilerdir." dedi.

Herkesin dijital dünyayla iç içe olduğuna ancak bağımlılığın herkeste görülmediğine dikkat çeken Tarhan, özellikle beyninde serotonin ve dopamin hormonları az salgılanan insanların, depresyona girdiklerinde stres azaltma yöntemi olarak dijital dünyayla ilgilendiklerini kaydetti.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kişinin sanal dünyayı doğru yönetmesi takdirde bağımlı olmayacağının altını çizerek, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Onun için zamanını ve dikkatini yöneten kişiler kendilerini koruyabiliyorlar. Çocuklar ve gençler de bu konuda çok olgun değiller. Bu nedenle en büyük risk grubunu onlar oluşturuyor. Bağlanma her genç için bir risktir. Eğer stres azaltma tekniği gibi rahatlamak ve mutlu olmak için yapıyorsa hızla bağımlı hale gelir. Anneye ve babaya kızarsa, öç almak için yapabilir ya da kişi böyle bir durumda, duygularını yönetemediği için ilgi gösterenin etkisinde kalabilir. Genellikle mutluluk duygusunu tatmin edemeyen kişiler risk grubunda. Burada zayıf aileyi ve kötü arkadaşı görüyoruz. İki grupta da bağlılığı, bağımlılığa dönüştürüyorlar."

Çocuklar sanal dünyanın okuryazarı olursa ihtiyaçları kadar ilgileneceklerini ve ihtiyacı olmadığında bırakabileceklerini söyleyen Tarhan, "Bu onun hayatını kolaylaştırır, orada bilgiye ve arkadaş gruplarına ulaşır ama bunu tutku halinde yaparsa ve çocuğun tek ilgi alanı dijital dünyaysa tehlikede demektir. Ancak çocuğun tek ilgi alanı o değilse, arkadaşları varsa ama bilgisayarla da oynuyorsa bu çocuk bağlanma duygusunu yönetebiliyor demektir. Böyle durumlarda korkmamak gerekir." diye konuştu.

"Okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir"

Prof. Dr. Tarhan, çocuklarıyla dijital dünya hakkında yanlışı ve doğruyu konuşabilen ebeveynlerin, onları gözetim altında tutabildiğini ifade etti. Özellikle 6 yaş öncesinde, çocuğun ailenin denetimi olmadan bilgisayarın karşısına oturtulmaması gerektiğinin altını çizen Tarhan, çocukların dijital dünyayı planlı kullanmayı öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

Ailelerin, çocuklarının dijital alışkanlıklarının bağımlılığa dönüştüğünü nasıl anlayacaklarına ilişkin de bilgi veren Tarhan, şunları kaydetti:

"(Bağımlılığın) Bazı kriterleri var. Aşırı zihinsel uğraş varsa, bu olmadığı zaman kendini kötü hissediyor ve krize giriyorsa, yoksunluk belirtileri başlamış demektir. Bağımlılığıyla geçirdiği zaman beklenenden daha uzun oluyorsa, bağımlılık başladı demektir. Bir diğer özellik de başarısız bırakma girişimleridir. 'Çok kullanıyorum', 'Hayatımı mahvediyor' der, 'Bırakacağım' diye söz verir. Bakar ki, akşam yine bırakamamış ve bununla ilgili yalan söylemeye başlar. Çocuk internetle, bilgisayarla ilgili yalan söylemeye başladıysa, bağımlılığın ön belirtileri başladı demektir. Derslerini ihmal ediyorsa, bununla ilgileniyorsa, okul reddi varsa bağımlılık başladı demektir. Bütün bunlar varsa, anne ve baba çocuktaki bağımlılıkla ilgili ön belirtileri görüyordur ve hemen çocuğun ilgisini ve dikkatini çekecek yeni ilgi alanları bulmak gerekiyor."

Çocuklar ve gençler mutlu olursa, dijital dünyaya ihtiyaç duymayacağını belirten Tarhan, "Geneli mutsuz olan ya da eş geçimsizliği olan ailelerdeki çocuklar bu konuda risk grubunda. Evi seven, sohbeti seven, aile içerisinde paylaşım varsa, anne ve baba dert ortağıysa ya da dert ortağı olabilecek abla, abi, kardeş varsa o çocuklar kolaylıkla duygusal ihtiyaçlarını gideriyorlar. Duygusal boşluk içerisindeyse bir çocuk, sanal bağımlılıklara yöneliyor." dedi.

İnternet, akıllı telefon, televizyon "evin açık kapısı"

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, internet, akıllı telefon, televizyon gibi cihazlara "evin açık kapısı" dediklerini ifade ederek, çocukların evlerinin güvenli ortamındaki açık kapıda, yaşlarına uymayan şeylerle baş başa kaldığına dikkat çekti.

Çocukların fiziksel gelişimlerine ve ruhsal yapılarına uygun olmayan bilgilere maruz kaldıklarını vurgulayan Tarhan, "Erotik, pornografik materyallerden tutun da, yaşının algılayamayacağı şiddet, ölüm, yaralama olayları... Çocuğun kavramsal ve sembolik dünyası gelişmediğinde, bu bilgilere maruz kalması kişiliğini ve gelişen ruhunu zedeler." dedi.

Prof. Dr. Tarhan, burada çocukların ailelerinden sonra, rol model aldıkları öğretmenlerine de birçok görev düştüğünü dile getirerek, sanal kullanım ile ilgili çocuğa karşı herkesin ortak bir dil kullanması gerektiğini söyledi.

Devletin güvenli internet konusundaki çalışmalarına da değinen Tarhan, "Güvenli internette, internet kilitleri ve şifreleri oluşturuluyor. Çocuğuyla baş edemeyen anne ve babalar, bu yolu kullanabilir. Devletin bu konudaki toplumu bilgilendirme çalışmalarına ihtiyaç var. Üniversitelerdeki bilimsel bilgiyi, topluma mal etmeye çalışmalıyız." diye konuştu.