BT Content Showcase - модуль joomla Книги

Galatasaray Porto deplasmanında

Avrupa'nın 5 büyük liginde görünüm

Türkiye modern statlarıyla EURO 2024'ü istiyor

Galatasaray Manisa'dan mağlup dönüyor

Almanya’da ırkçılık protesto edildi

Mersin'de tedavi edilen deniz kaplumbağaları suyla

Türk lokumu İngilizlerin ağzını tatlandırıyor

Cami saldırısı Almanya'da protesto edildi

İkiz tekvandocuların hedefi Avrupa şampiyonluğu

'Mimikleriyle cümle kuran son meddah: Erol Günaydı

Almanya'daki NSU davasının maliyeti 30 milyon avro

Arda Turan'dan kavga açıklaması

ABD'li Brunson, Almanya'ya gitti

Fenerbahçe Kulübü Başkanı Koç: Antrenman verileri

'Türkiye ile yaptığımız anlaşmayı Afrika ile de ya

Frankfurt Kitap Fuarı kapılarını 70. kez açtı

Dövizdeki hareketlenme ve sonuçları

Bu pasaportun sahipleri 190 ülkeye vizesiz giriyor

Avrupa’da kültür ve kurumsallık arasına sıkıştırıl

Arrow
Arrow
ArrowArrow

Almanya’da ırkçılık protesto edildi

Mersin'de tedavi edilen deniz kaplu

Türk lokumu İngilizlerin ağzını tat

Cami saldırısı Almanya'da protesto

İkiz tekvandocuların hedefi Avrupa

'Mimikleriyle cümle kuran son medda

Almanya'daki NSU davasının maliyeti

Arda Turan'dan kavga açıklaması

ABD'li Brunson, Almanya'ya gitti

Fenerbahçe Kulübü Başkanı Koç: Antr

'Türkiye ile yaptığımız anlaşmayı A

Frankfurt Kitap Fuarı kapılarını 70

Dövizdeki hareketlenme ve sonuçları

Bu pasaportun sahipleri 190 ülkeye

Avrupa’da kültür ve kurumsallık ara

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Almanya’da ırkçılık protesto edildi

Mersin'de tedavi edilen deniz kaplu

Türk lokumu İngilizlerin ağzını tat

Cami saldırısı Almanya'da protesto

İkiz tekvandocuların hedefi Avrupa

'Mimikleriyle cümle kuran son medda

Almanya'daki NSU davasının maliyeti

Arda Turan'dan kavga açıklaması

ABD'li Brunson, Almanya'ya gitti

Fenerbahçe Kulübü Başkanı Koç: Antr

'Türkiye ile yaptığımız anlaşmayı A

Frankfurt Kitap Fuarı kapılarını 70

Dövizdeki hareketlenme ve sonuçları

Bu pasaportun sahipleri 190 ülkeye

Avrupa’da kültür ve kurumsallık ara

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider

Almanya’da ırkçılık protesto edildi

Mersin'de tedavi edilen deniz kaplu

Türk lokumu İngilizlerin ağzını tat

Cami saldırısı Almanya'da protesto

İkiz tekvandocuların hedefi Avrupa

'Mimikleriyle cümle kuran son medda

Almanya'daki NSU davasının maliyeti

Arda Turan'dan kavga açıklaması

ABD'li Brunson, Almanya'ya gitti

Fenerbahçe Kulübü Başkanı Koç: Antr

'Türkiye ile yaptığımız anlaşmayı A

Frankfurt Kitap Fuarı kapılarını 70

Dövizdeki hareketlenme ve sonuçları

Bu pasaportun sahipleri 190 ülkeye

Avrupa’da kültür ve kurumsallık ara

Arrow
Arrow
Slider

Almanya’da ırkçılık protesto edildi

Mersin'de tedavi edilen deniz kaplu

Türk lokumu İngilizlerin ağzını tat

Cami saldırısı Almanya'da protesto

İkiz tekvandocuların hedefi Avrupa

'Mimikleriyle cümle kuran son medda

Almanya'daki NSU davasının maliyeti

Arda Turan'dan kavga açıklaması

ABD'li Brunson, Almanya'ya gitti

Fenerbahçe Kulübü Başkanı Koç: Antr

'Türkiye ile yaptığımız anlaşmayı A

Frankfurt Kitap Fuarı kapılarını 70

Dövizdeki hareketlenme ve sonuçları

Bu pasaportun sahipleri 190 ülkeye

Avrupa’da kültür ve kurumsallık ara

Arrow
Arrow
ArrowArrow
Slider
 

Dünya'ya en yakın öte gezegen 'yaşanabilir' görünü

Yapay zeka beyin hasarlarını tanımlayacak

Japonya 2020 yılında uçan araba üretecek

Üniversiteden yüzde 95'i yerli üretim elektrikli o

SAMSUN 

Savunma Sanayii Başkan Yardımcısı Celal Sami Tüfekçi, Türkiye'nin kendi savaş uçağını üretmesinin hedeflendiği Milli Muharip Uçak (MMU) Projesi ile ilgili çalışmaların sürdüğünü belirterek, "Milli Muharip Uçağı'nın ilk prototip uçuşunu 2023'te yapmayı hedefliyoruz." dedi.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Havacılık ve Uzay Teknolojileri Araştırma ve Uygulama Merkezi'ni (UZAYTEM) ziyaret eden Tüfekçi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, son yıllarda savunma sanayi alanında Türkiye'de yaşanan gelişmelere dikkat çekti.

Türkiye'nin son 15 yıldır savunma sanayinde kaydettiği gelişmelerle adından söz ettiren bir ülke haline geldiğini belirten Tüfekçi, savunma sanayisinde milli projelerin devam ettiğini söyledi.

Bu projelerden birinin de Milli Muharip Uçak Projesi olduğunu ifade eden Tüfekçi, Savunma Sanayii Başkanlığı tarafından yürütülen projeyle, Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterinde bulunan ve 2030'lu yıllardan itibaren kademeli devreden çıkartılması düşünülen F-16 uçaklarının yerini alabilecek yurt içi imkan ve kabiliyetlerle tasarlanan modern uçakların üretilmesinin amaçlandığını dile getirdi.

Milli Muharip Uçak Projesi'nin, "F-35 projesinde sıkıntı yaşanır veya yaşanmaz" düşüncesinin tamamen dışında geliştirilen bir proje olduğunu belirten Tüfekçi, şöyle devam etti:

''Mili Muharip Uçak Projemiz, 'F-35 projesinde sıkıntı yaşarız veya yaşamayız, oraya tamamen bağımlıyız' düşüncesinin tamamen dışında, bu teknolojilere kendimiz hakim olmamız gerektiği düşünülerek başlatılmış bir projedir. Proje gayet de iyi gidiyor. İnşallah kendi muharip uçağımızı yapacağız. Burada bizim stratejik planımızda da belirttiğimiz, teknolojik derinlik ve küresel etkinlik teması önemli. Biz dışarıya teknoloji anlamında bağımlı olmak istemiyoruz. Zaten teknolojiniz elinizde olduktan sonra istediğiniz şeyi istediğiniz yere ürettirebiliyorsunuz. Altyapımız olmasaydı bu cesareti kendimizde bulamazdık. Tabii bu altyapının seviyesi, gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında nerededir ayrı bir tartışma konusu ama bizim ciddi bir altyapımız var. Bu altyapıyla savunma sanayini bugünlere getirdik zaten."

Prototip uçuşu 5 yıl sonra

Tüfekçi, Milli Muharip Uçağı'nın ilk prototip uçuşunu 2023'te yapmasını hedeflediklerini söyledi. Tüfekçi, "5 yıl gibi çok az süre kaldı. Uçağın, bütün özelikleriyle altıncı nesil bir savaş uçağına dönüşmesi belli bir süreç alacaktır ama bu yola baş koyduğumuz için bunu da layıkıyla ve beklediğimizin de ötesinde hızlı şekilde yapacağımıza inanıyorum." diye konuştu.

İhracat hedefleri de bulunduğunu anlatan Tüfekçi, şunları kaydetti:

"Birincil olarak kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere bunu yaptık ama savunma sanayinin maliyet etkin olabilmesi için illaki ihracat yapmanız gerekiyor. İhracat planı en baştan beri vardı. Kendi ihtiyaçlarımız için sınırlı sayıda gemi yapmak, uçak yapmanın maliyetleri yükselteceği aşikar ama aynı zamanda şöyle düşünmek gerekiyor, bu teknoloji elinde olan ülkeler size bunu vermiyorlar. Maliyeti ne olursa olsun biz bunu yapmaya baş koymuştuk ama en başından beri ihraç etmek ve buradan da gelir elde etmek, üretim sayısını artırarak fiyatı düşürmek hedefimizdi."

Teknolojide dışa bağımlı olmak istemediklerini yineleyen Tüfekçi, ''Başlatılan milli teknolojileri geliştirme kapsamında MİLGEM, Atak helikopterimiz, Anka insansız hava aracı, Altay tankı gibi markalar bugün hayat bulmuştur. Bu müthiş bir siyasi iradenin, çalışkan Türk mühendislerinin gayretleriyle ortaya çıkan sonuçtur. Sayın Cumhurbaşkanımıza 5 yıl önce, T625 helikopterinin 6 Eylül'de sabah saat 6.00'da uçacağı sözünü vermiştik. Bugün sözümüzü tutabildik.'' dedi. 

Muhabir: Mehmet Kumcağız

 

ANKARA

LiveScience'ın haberine göre, Dünya'da iklim değişikliğinin incelendiğine benzer bilgisayar simülasyonlarını kullanan bilim adamları, 2016'da keşfedilen Proxima Centauri b'nin yüzeyinde çok çeşitli koşullar altında yüksek miktarda sıvı halde su bulunabileceği, dolayısıyla canlı organizmalara ev sahipliği yapıyor olabileceği sonucuna vardı.

Yüzeyinin bazı kesimlerinde açık okyanus bulunuyor

Bilim adamları, dev kıtalar, ince atmosferler, farklı atmosfer bileşenleri ve okyanusta tuz miktarında değişiklikler gibi birçok etkeni dahil ederek 18 farklı senaryonun simülasyonunu yaptı, hemen her model çalışmasında Proxima Centauri b'nin, yüzeyinin en azından bazı kesimlerini kaplayan açık okyanusa sahip olduğu neticesi elde edildi.

ABD Havacılık ve Uzay Dairesinin (NASA) Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsünden gezegen bilimci Anthony Del Genio, simülasyonların, öte gezegende yaşam şansının yüksek olduğunu ortaya koyduğunu söyledi.

Proxima Centauri b'nin cüce yıldızı Proxima Centauri, Güneş'ten 4,2 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Gezegenin yıldızına uzaklığı bakımından yaşama uygun bir konumda olduğu belirlenmişti.

Muhabir: Gamze Türkoğlu Oğuz

PEKİN

Çin'de bilim insanları ve doktorların birlikte geliştirdiği yapay zeka sistemi, beyin hasarlarının tanımlanmasında kullanılacak.

Şinhua ajansının haberine göre, Çin Bilimleri Akademisinden bilim insanları ve Çin Halk Kurtuluş Ordusundan doktorların 5 yıldır üzerinde çalıştıkları yapay zeka sistemi, beyin hasarı oluşan kişilerde bunun tanımlanması ve değerlendirilmesinde doktorlara yardım edecek.

Özellikle bilinç kaybı ve bozukluğu (DOC) yaşayan hastaların, bilinçlerini yeniden kazanmasında önemli rol oynaması beklenen sistem, beynin farklı bölümlerindeki yapıların birbiriyle iletişim kurmak için oluşturduğu ağları görüntüleyerek bu görüntüye dayalı kıymetlendirme yapıyor.

Yapay zeka, bugüne kadar bilinç bozukluğu yaşayan 63 hastadan 10 binlerce görüntüyü inceledi, bilinci geri gelebilecek ve gelemeyecek hastaları yüzde 88 oranında doğru teşhis edebildi.

Çalışmayı yöneten Song Ming, beynin çalışması sırasında birçok bölgenin birlikte hareket ettiğini ve iletişim ağları oluştuğunu dile getirdi.

"Beyin yaralanmaları konusunda ön bilgi sağlayabilmesini umuyoruz"

Doktorların beyindeki iletişim ağlarının bilinç bozukluğu ile doğrudan bağlantısını göremediğini ve yapay zekanın bu hastalığı anlamak için yeni ipuçları sağlayabileceğini aktaran Song, yapay zekanın, tam değerlendirme yapmasını ve beyin yaralanmaları konusunda ön bilgi sağlayabilmesini umduklarını bildirdi.

Song, bununla birlikte, yapay zeka modelinin geçerli ve güvenilir bir sistem olabilmesi için daha fazla veriye ihtiyaç duyulduğuna dikkati çekti.

Çalışma uluslararası eLife dergisinde yayınlandı.

Bilinç bozukluğu yaşadıktan sonra bir kısım hastalar, yatalak kalabiliyor veya bitkisel hayata girebiliyor.

Çin’de beyin travması, darbe alma ve diğer beyin hastalıklarının neden olduğu 500 binden fazla hastanın kronik DOC yaşadığı belirtiliyor. Bununla birlikte her yıl 70 bin ila 100 bin yeni vakanın ortaya çıktığı kaydediliyor. 

Muhabir: Fuat Kabakcı

 

İkiz tekvandocuların hedefi Avrupa

Fenerbahçe Kulübü Başkanı Koç: Antr

Türk futboluna VAR etkisi

Türk okçuluğunun altın yılı

Galatasaray Porto deplasmanında

Avrupa'nın 5 büyük liginde görünüm

Arrow
Arrow
Slider

Avrupa’nın lokomotifi Almanya yine yeni bir koalisyon hükümetiyle yöneltilmek durumunda. Bu koalisyonun önünde de her yeni kurulan hükümetlerde olduğu gibi ciddiyet ve çaba gerektiren sorunlar sıra dağlar gibi aşılmayı bekliyor. Hepimiz zaten aşinayız onlara. Nitekim bu sorunlar hepimizin hayatını zorlaştırmaktalar. Kısaca değinelim isterseniz. Soluduğumuz havadaki atık gazlardan başlayalım.

 

Endüstrileşmiş ülkeler vatandaşlarına bir çok nimetler sunduğu gibi üretime odaklanan ve aşırı dönen endüstri çarkları akabinde sadece ürün değil, nereye koyacaklarını kara kara düşündükleri atık ürünler de üretiyorlar. Nükleer atıklardan tutun da, fabrikaların ve manipüle edilen araçların saldıkları gazlara kadar çevremizdeler ve hayatımızın istenmeyenleri haline gelmiş durumdalar. Almanya’nın endüstriyi diğer Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya pek niyeti yok. Havayı kirleten gaz salınım oranı 2018’in Ocak ayında her kubikmetreye 80 mikrograma çıkmış. Kabul edilen en yüksek oran ise 50 mikrogram imiş. E hal böyle olunca kendi dumanımızda boğuluyoruz maalesef. Hiç mantıklı görünmeyen bir gelişmişlik...

 

Sonuç şaşırtıcı mı?

 

 toxic-waste-2089779_1920.jpg

 

        Bence hiç de değil. Prensip basit. Hepimizin bildiği gibi hızlı giden araçlar daha fazla atık gaz üretirler. Endüstrileşmiş ülkeler daha hızlı dönen endüstri çarkları vesilesiyle daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve maalesef bunların atık ürünleriyle de haşır neşir olmak durumundadırlar. Yani Türkçemizdeki güzel deyimle özetleyecek olursak; bu ürünleri atsalar atılmaz, satsalar satılmaz. Amma velakin bir şekilde çözmek zorundalar. Nasıl mı? Biz de merak ediyoruz. Beklemek istemiyoruz ama elimiz mahkum bekleyeceğiz, soluyacağız. Ama çözüm pek ufukta görünmüyor gibi.

 

İşin bir de psikolojik boyutu var tabii ki, üretim koşuşturmacasıyla yaşadığı anı kaçıran, stres boyutu çok ağır basan, varlığının anlamını algılayamayan bir toplum. İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre (OECD) özellikle Almanya’da antidepresan tüketimi çok hızlı bir şekilde artmış. Ve aynı kaynak verilerine göre her yıl yaklaşık 100.000 intihar teşebbüsünden 9000’ı ölümle sonuçlanıyor.

 

 

 

 

 

thumbs_b_c_5afb280b72b34487b356f7d0cb9743c2.jpg

 Acil çözüm bekleyen diğer bir sorun ise mülteci akımı. 2015’de 476.649, 2016’da 745.545 olan mülteci başvurusu, Türkiye’yle yapılan ortak çalışma sonucu 222.683’e gerilemiş (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge resmî verileri). Dış politikadaki pasiflik, bölgesel ve Ortadoğu’daki olaylarda Avrupa Birliği’nin inisiyatif alamaması işin tuzu biberi oluyor. Türkiye’yle yakınlaşılıp göç dalgasının önüne geçileceğine, Ortadoğu’da bölgesel gerginliği artıracak girişimlerin ardı arkası kesilmiyor.

 Üstüne üstlük çözüm bekleyen bu sorunlara yani artan atık gazlara, mülteci göçü ve istihdam artışıyla beraber ortaya çıkan nüfus artışına birde yıllardır ihmal edilen yaşam alanları yapılamaması eklenince ortaya bir başka problem çıkmış, yani yükselen kiralar ve emlak fiyatları. Emlak artış oranı metrekare birim fiyatı Münih’te 2012’de 4,61€ ilken 2017 de 7,48€’ya yükselmiş. Freiburg ise 2012’de 4,29 ilken 2017 de 5€’ya yükselmiş. Bu verilerin hepsi bir yap boz’un parçaları gibi; birleştirildiğinde bütün daha da belirginleşiyor.

 

Bu hususları görmek hükümetlerin görevidir. bu tür sorunları önceden görerek icraat yapması için seçilmişlerdir. Peki bu saydığımız sorunlardan hangisi sürprizdi? Hepsi göz göre göre geldi. Atık gazlar mı sürprizdi? Endüstrileşmenin Almanya’ya yoğunlaşmasıyla birlikte artan nüfus ve akabinde artan yaşam alanları ihtiyacımı? Artan göç ve mülteci akımı mı? Sorun, Almanya’nın ve Avrupa’nın gerek iç gerekse dış politikasında aksayan şeyleri işaret ediyor.

 Sorun göç dalgasıysa kaynağına bakalım isterseniz. Ortadoğu ve Afrika politikasında daha aktif rol oynanılmalı diye düşünüyorum. Neden mülteci akımından en çok etkilenen Avrupa, en az etkilenen USA ve Rusya kadar aktif bir rol izlemiyor diye soruyorum kendime. Onların çatışmayı körükleyen silah ticaretini artırmak, yeraltı kaynaklarını sömürmek odaklı vicdan dışı yaklaşımlarına alternatif, çözüm odaklı daha insancıl bir dış politika daha etkili olmaz mıydı? Herkes yerinden yurdundan olmaz, binlerce km uzağa göçmezdi, göç sorunu da olmazdı.

 Yanlış anlamayın. Ukalalık etmek istemiyorum. Bu yazdıklarımın Almanya ya da Avrupa parlamentolarında politik ajandada yer almayacağını biliyorum. Politik bir doktrin olarak ders kitabı olarak basılması da ihtimal dahilinde değil. Kimseye akıl vermekte istemiyorum, sadece sıradan bir vatandaş olarak kendi kendime düşünüyorum ve aklımdan geçenleri sizlerle paylaşıyorum.

 

Ender Erdikici

Almanya parlamento seçimlerinin arafesinde Ekim sayımızda Martin Schulz’un Türkiye karşıtı popülist söylemlerle oy devşirme hevesini eleştirmiştim.

 

Kendimize en yakın hissettiğimiz SPD’nin Türk kökenli seçmenleri bu suretle ne kadar rencide ettiklerinden bahsetmiştim. Popülist söylemlere feda edilemeyecek kadar evrensel değerlere sahip olan sosyal demokrasinin ve SPD’nin bu işin vebalini nasıl üzerinden atacağını merak ediyorduk. Martin Schulz’un söylemleri ve eylemleri arasındaki tutarsızlık sadece bizim dikkatimizi çekmemiş nihayetinde. SPD parti tabanı da aynı tutarsızlığın azalan oy oranlarıyla farkına varmış. İşin Türkçesi zararın neresinden dönsek kardır dediler ve parti başkanlığı pozisyonuna son vererek hesabını sordular.

 

merkel 1.jpg

 

Peki Martin Schulz nasıl birisi acaba? Würsel’den gelen küçük bir kitabevi sahibi mi? TV konuşmalarında kendini halktan ve halk tarafını tutan, eğitimini yarıda bırakmış, zamanında alkolik olan basit bir insan olarak kendini lanse etmeyi ve sosyal adalete vurgu yapmayı seven biri. Eylül ayında yaptığı konuşmalarda Merkel ile yapılacak herhangi bir koalistonda bakan olarak yer almayı kesin olarak ret edeceğini bildirmişti.

 

Kendisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’la kişisel olarak düştüğü zıtlığı tüm Türkiye politikasına yansıtmış, Avrupa Birliği’ne katılma sürecini durdurmakla ve yardımları dondurmakla tehdit etmişti. Martin Schulz’un SPD başkanı olarak yanlış seçim olduğunu anlamak için, geçen bir yıl yeterli oldu. Bilmemiz gereken Schulz’un sahip olduğu milyonlarca Euroluk servetin kaynağı başarılı bir girişimcilikten ya da lotodan kazanılmış bir şey değil, Avrupalı vergi mükelleflerinin, özellikle de Alman vergi mükelleflerinin cebinden çıkan paralarla ödenmiş vergilerdir. Yani Martin Schulz son 5 yıl içerisinde Angela Merkel’den, Gerhard Schröder’den, Helmut Kohl’dan, Helmut Schmidt’den ya da Willy Brandt gibi Alman halkı için gerçekten büyük hizmetler vermiş kişilerden daha fazla kazanmış.

 

Berlin politik olarak çok ince hesapların yapıldığı bir başkent. Martin Schulz acımasız Alman politik işletmesini hafife almış, bu aralar değirmen taşında un gibi harcanmış vaziyette. Yıllarını Avrupa politikasına vermiş biri olarak Berlin’in Strazburg veya Brüksel kadar hafif bir lokma olmadığını bilmesi gerekirdi. Burada aklımıza şu soru takılıyor. Şayet Avrupa Parlamentosu’ndaki politikacıların en üst düzeyindekiler böyleyse, Avrupa ideali ve parlamentosu kimlerin eline kalmış diye korkmadan edemiyoruz.

 

Son olarak, yeni kurulan CDU-CSU-SPD koalisyon hükümetine başarılar, sorunları çözümlerinde kolaylıklar diliyoruz.

İSTANBUL - ZEHRA MELEK ÇAT

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet İlkin Naharcı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yaşlanma ile beslenme alışkanlıklarında değişiklikler olduğunu hatırlatarak, hastalıklar, tat ve koku alma duyusunun azalması, diş kaybı, yiyecek temininde problemler, engellilik ve hareket kısıtlılıkları, çok sayıda ilaç kullanma, bunama ve depresyon gibi hastalıklar ile beslenme ile ilgili bilinen yanlış inanışların beslenme bozukluğu riskini arttırdığını söyledi.

Yaşlıların beslenme bozukluğu neticesinde gelişebilecek hastalıklara gençlere göre daha duyarlı olduğunu belirten Naharcı, şöyle devam etti:

"65 yaş üstü bireylerde, hemen hemen her 5 yaşlının birinde beslenme problemi görülebilmektedir. Yaşlılık döneminde, kronik hastalıklar ve beslenme sorunları arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. İyi beslenememe sonucu zayıflık, enerji ve protein alımında azalmaya bağlı ortaya çıkmaktadır. Bu durum, hastalıkların ortaya çıkışını kolaylaştırır, vücut direncini azaltır, kemik kırıkları riskini arttırır ve sonuçta yaşam kalitemizi düşürebilir. Aşırı beslenme neticesinde gelişebilecek şişmanlık ise şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları ve kanser gibi kronik hastalıklara yol açabilir, ayrıca hareket kısıtlılığı ile beraber kazalara ve düşmelere neden olabilmektedir."

Naharcı, sıvı kaybının yaşlılarda sıklıkla görülebildiğini ifade ederek, bu durumun yetersiz sıvı alımı veya fazla kayıp neticesinde gelişebildiğini, yaşlılık döneminde susama duygusunun azalması, kaybedilen suyun yerine yeteri kadar geri alınmaması ile ölüme kadar varabilen ciddi sağlık problemleri oluşabildiğini söyledi.

Su kaybının genelde enfeksiyonlar, kabızlık ilaçları ve idrar söktürücü ilaçların kullanımı neticesinde oluşabildiğini dile getiren Naharcı, yetersiz sıvı alımının bunama hastalığı, aşırı idrara çıkıp altına kaçırma korkusu ve fiziksel kısıtlılıklar gibi hallerde görülebildiğini belirtti.

Naharcı, yaşlılarda vitamin eksikliklerine sıklıkla rastlandığını vurgulayarak, şunları kaydetti:

"Yaşlılık döneminde dengeli beslenebilmek için günlük öğünler atlanılmamalıdır. 3 ana öğün haricinde, 3 ara öğün yapılmalıdır. Bu sayede, öğünlere düşen yiyecek miktarları azaltılarak sindirim güçlüklerinin önlenmesi sağlanabilir. Her ana öğünde et ve süt ürünleri, sebze, meyve ve tahıl bulunmalı, besin çeşitliliğinin sağlanmasına çalışılmalıdır. Salata en az 1 öğüne eklenmelidir. Posalı gıdaların tüketilmesine çalışılmalıdır. Beyaz ekmek yerine kepekli veya tam tahıllı ekmek, pirinç pilavı yerine bulgur pilavı tercih edilmelidir. Günde en az 8-10 bardak su tüketilmelidir. Kalsiyum içeriği yüksek gıdalar (süt, peynir, yoğurt) öğünlerde bulunmalıdır Omega-3 yağ asiti içeren balık haftada en az 2 kez, fındık, keten tohumu, semiz otu ve ceviz beslenmeye eklenmelidir. Katı yağların tüketiminden uzak durulmalı, zeytinyağı tüketimi arttırılmalıdır. Aşırı tuz tüketiminin yüksek tansiyon ve damar hastalıkları sorunlarına neden olabileceği için tuz tüketimi sınırlı olmalıdır. Tatlı olarak, az şekerle hazırlanmış sütlü ve meyveli tatlılar tercih edilmelidir. Fast food türü yiyeceklerden uzak durulmalıdır. Kefir, yoğurt ve probiyotik ürünler bağışıklık sistemini güçlendirdikleri, hastalık yapıcı mikroorganizma yapımının engelledikleri için günlük beslenmede yer verilmelidir. Özellikle ana öğünleri tüketirken aile bireyleri ile beraber olunması, yalnız başına kalınmaması yaşlıda beslenmeye önemli katkı sağlamaktadır."

"Her 3 yaşlının 1'inde çok ilaç kullanımı var"

Naharcı, yaşlı bireylerde çoğu hastalıkların tedavisinde ve önlenmesinde ilaç kullanımı gerektiğini, bu durumun yaşlı bireylerin "çok ilaç kullanımına" (Polifarmasi) maruz kalma risklerini de arttırdığını ifade ederek, kronik hastalıkların çokluğu ve farklı doktorlar tarafından muayene edilmenin, yaşlılarda "çok ilaç kullanımına" yol açabildiğini belirtti.

Genellikle 5 ve üzeri ilaç kullanımının "çok ilaç kullanma" olarak kabul edildiğini söyleyen Doç. Dr. Naharcı, "Birçok yaşlı hasta, anlaşılması ve uyum sağlaması güç ilaç doz uygulamaları ile karşı karşıya kalmaktadır. Yaşlı bireyin birden fazla hekime muayene için başvurması ve bu hekimlerin birbirleriyle iletişiminin olmaması, ilaç listelerinin hastalarda veya elektronik ortamda bulunmaması ve kişinin fazla ilaç kullanmaya istekli olması altta yatan sebeplerdir. Ülkemizde yapılan çalışmalarda, 65 yaş üstü her 3 yaşlının 1’inde çok ilaç kullanımı var." ifadelerini kullandı.

Naharcı, ilaç sayısının fazla olmasının, ilaçların yan etki riskini ve birbirleriyle etkileşime girebilecek ilaçların birlikte kullanım oranlarını arttırabileceğini sözlerine ekledi.

KONYA

Konya'da içerisinde şüpheli kişilerin bulunduğu otomobili kovalayan motosikletli polis ekibinin ağaca çarpması sonucu ağır yaralanan ve kaldırıldığı hastanede şehit olan İsmail Yalçın'ın organları, nakil bekleyen hastalara umut olacak.

Merkez Karatay ilçesi Doğuş Mahallesi'nde meydana gelen kazada yaralanan ve kaldırıldığı hastanede dün yaşamını yitiren polis memuru İsmail Yalçın'ın organları, ailesi tarafından bağışlandı.

Şehit Yalçın'ın iki böbreği ve karaciğeri Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde operasyonla alınarak, Antalya'daki çeşitli hastanelerde nakil bekleyen hastalara gönderildi.

Öte yandan şehit Yalçın'ın naaşı, bugün Musalla Mezarlığı'nda ikindi namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Polis Şehitliği'ne defnedilecek.

Merkez Karatay ilçesi Doğuş Mahallesi'nde 26 Eylül'de yaşanan olayda, 42 A 4832 plakalı motosikletle devriye görevini sürdüren polis memurları İsmail Yalçın ve Onur Gözübüyük, şüphe üzerine bir otomobili durdurmak istemiş, araçtaki şüpheliler "dur" ihtarına uymayıp kaçmaya başlamıştı.

Kovalamaca sırasında motosikletin kaldırımdaki ağaca çarpması sonucu polis memurları Yalçın ve Gözübüyük ağır yaralanmış, hastaneye kaldırılan yaralılardan Yalçın, dün hayata gözlerini yummuştu.

Olayla ilgili polise teslim olan ve ifadesi alınan bir kişi serbest bırakılmış, kazada yaralanan diğer polis memuru Onur Gözübüyük ise tedavisinin ardından taburcu edilmişti.

Muhabir: Savaş Güler

İSTANBUL - Hatice Şenses Kurukız

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Sağlıklı Yaşlanma Araştırma ve Uygulama Merkez Müdürü Doktor Öğretim Üyesi Hilal Özkaya, Dünya Yaşlılar Günü dolayısıyla AA muhabirine yaptığı açıklamada, giderek yaşlanmakta olan dünya nüfusunun, buna yönelik eylem planları yapılmasını, sosyoekonomik, tıbbi önlem ve uygulamaların hızla hayata geçirilmesini zorunlu kıldığını söyledi. 

Küresel bir halk sağlığı sorunu olan bu duruma dikkati çekmek için Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Sağlık Örgütü ve diğer uluslararası kuruluşların pek çok girişimde bulunduğunu aktaran Özkaya, bunlardan birinin de 1990'da BM tarafından genel kurulda kabul edilen Dünya Yaşlılar Günü olduğunu aktardı.

Hilal Özkaya, her yıl 1 Ekim'de çeşitli etkinliklerle sağlıklı, başarılı yaşlanma konusunun gündeme taşındığına işaret ederek, artan yaşlı nüfusla beraber, yaşlandıkça artan kronik hastalıkların ve başkasının yardımına, bakımına ihtiyaç duyma halinin, yaşlanmakta olanları, yöneticileri ve sağlık profesyonellerini endişelendirdiğini vurguladı.

Sağlıklı yaşlanmayla ilgili yapılan bilimsel çalışma ve analizlerin, sağlık teknolojilerinde ilerlemelerin, sağlıklı erişkinlerin yaşlılıklarını da sağlıklı geçirmesine katkıda bulunabildiğini ifade eden Özkaya, şunları kaydetti:

"Yaşlanmak, hastalık, başkasına bağımlı hale gelme ve yalnızlıkla eşdeğer bir durum olarak kabul edilmemelidir. Bu amaçla kullanılan 'Başarılı Yaşlanma' uygun bir tabir olup, yaşlının sosyoekonomik, fiziksel ve zihinsel esenliğini içermektedir. Yaşlının hayata fiziksel ve sosyal olarak aktif katılımı, tüm bunlar içinde belki en önemli başarılı yaşlanma faktörlerindendir. Artan yaşla beraber, bazı fiziksel ve sosyal kısıtlılıklar kaçınılmaz olsa da yaşlılıkta oluşan fizyolojik değişikliklere uygun fiziksel aktiviteler geliştirmek, yaşlılığın getirdiği sosyal izolasyon durumuna yenik düşmeyip komşu, akraba görüşmeleri gibi küçük sosyal çevresinde ve dernek faaliyetleri, sosyal organizasyonlar gibi toplum yararına daha büyük sosyal organizasyonlarda yer almak beynin, kalbin düzenli çalışmasını ve vücut kaslarının aktif kalmasını, psikososyal iyilik halinin devamını sağlamaktadır. Yaşlı ebeveynler, ömürlerinin sonuna dek hayatın içinde bulunmalı veya tutulmalıdır."

"Kendi evinde yaşamak ve evli olmak başarılı yaşlılığı olumlu etkiliyor"

Doktor Öğretim Üyesi Hilal Özkaya, üniversitelerinde gerçekleştirdikleri bir çalışmanın ilk sonuçlarında, kendi evinde yaşamanın ve evli olmanın, başarılı yaşlanma alt kategorilerinden olan sorunlarla mücadele etmeyi, uyumsal başa çıkmayı ve hayata bağlılığı olumlu, evlatların evinde yaşamanın ve eş vefatının ise olumsuz etkilediğinin görüldüğünü aktardı.

"Aslında evladın evinde kalmak, daha sosyal, kalabalık bir ortamın getireceği olumlu bir uygulama gibi gözükse de burada olumsuz gözüken sonucun, yaşlının çocuklarının evinde yaşarken kendi evindeki gibi bağımsız hareket edememesi, pasifize olması veya edilmesinden kaynaklandığını düşünmekteyiz." diyen Özkaya, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bir şeyleri başarabiliyor olma ve üretken kalma mutluluğunun' yaşlıyı da iyi hissettiren bir duygu halidir. Yaşla beraber görülme sıklığı artan osteoartroz (eklemlerde kireçlenme), osteoporoz (kemik erimesi) gibi aktiviteyi kısıtlayan durumlarda, gerekli ve uygun tıbbi müdahalelerden 'bunlar yaşlılığa bağlı, hastalığınla yaşamalısın' denilerek kaçınılmamalıdır. Yaşlı olmanın tedavinin esirgenmesini gerektirmediği, sağlık ekonomisi açısından genç hasta kadar yaşlıya da uygun tedavi veya tıbbi müdahalenin uygulanmasının evrensel bir insan hakkı olduğu unutulmamalıdır."

"Başarılı yaşlanmanın etkenlerinden biri de fiziksel iyilik hali"

Özkaya, yaşlının düzenli bir günlük rutini ile yemek ve su içme saatlerinin düzenli olmasının, uyku saatlerine riayet edilmesinin en az genç yetişkinlerdeki kadar önemli olduğunu vurgulayarak, "Fiziksel olarak aktif bir gün geçiren yaşlının gece kaliteli bir uyku uyuması da beklenen bir sonuçtur. Ancak gündüzü pasif ve durağan geçiren, devamlı dinlenme pozisyonunda, oturan bir yaşlıda gece uykusuzluğu sürpriz değildir." diye konuştu.

Yaşlılıkta sağlıklı bir uyku süresinin genç erişkinlerle hemen hemen aynı olduğunu, yaşlıların daha erken uyuyup erken uyanmasının ise aradaki farklılığı oluşturduğunu anlatan Özkaya, yaşlının gece uykusundaki bu değişime özen gösterilmesini gerektiğini belirterek, gündüz yaklaşık 1 saat kadar ara uykusu uyunabileceğini, uzun süren gündüz uykuları için ise gerekirse hekime başvurulmalısını önerdi.

SBÜ Sağlıklı Yaşlanma Araştırma ve Uygulama Merkez Müdürü Doktor Öğretim Üyesi Hilal Özkaya, sağlıklı, başarılı yaşlanmanın etkenlerinden birinin de fiziksel iyilik hali olduğuna dikkati çekerek, sözlerini şöyle tamamladı:

"Sağlıklı gözüken, fiziksel rahatsızlığı ve şikayeti olmayan yaşlılar da yaşlarına uygun olarak en az yılda bir kez düzenli hekim kontrolünden geçirilmeli, böylece sinsice ilerleyebilecek pek çok hastalık erken evrelerinde yakalanabilmelidir. Unutulmamalıdır ki sağlıklı bir yaşlılık, sağlıkla ve düzenli yaşanmış bir gençlikle ve hatta çocuklukla başlar. Bu yüzden henüz gençken kötü alışkanlıklardan uzak olmak, hayat kalitesini sağlayan fiziksel ve sosyal iyilik halini yakalamak, aile ve diğer sevilenlerle geçirilen ve üretken bir ömür, sağlıklı ve başarılı yaşlılığın da en büyük belirteçlerindendir."

ANKARA - Ahmet Sertan Usul

Türk Uyku Tıbbı Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hikmet Yılmaz okulların açılmasıyla öğrencilerin uyku saatlerinin düzene sokulması gerektiğini belirterek, "Geç yatıp erken kalkmayla kısalan uyku süresi uyku yoksunluğuna yol açıyor. Bu yoksunluk çocuklarda olumsuz etki yaratıyor. Öğrenme becerisi azalan çocuklarda psikiyatrik problemler de ortaya çıkabiliyor." dedi.

Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin okul başarılarının olumsuz etkilenmemesi ve sağlıklı büyümeleri için büyüme hormonu salgısının artığı akşam saatlerinde düzenli uykunun şart olduğuna dikkati çekti.

Son 30 yılda yapılan birçok çalışmayla, uyku yoksunluğunun şiddetiyle mental beceri arasında güçlü bir ilişki olduğunun belirlendiğini ifade eden Yılmaz, "Çalışmalar, uyku yoksunluğunun artmasına paralel olarak problem çözme ve kavrama becerilerinin azaldığını gösteriyor. Olgularda, uyku yoksunluğuyla duygu durum bozukluğu arasında da benzer bir ilişki bulunduğu, uyku yoksunluğunun şiddetine paralel olarak depresyon ve sıkıntı hissinde artış olduğu gözleniyor." bilgisini verdi.

Yılmaz, gelişme çağındaki çocukların, özellikle derin uyku dönemlerinde salgılanan büyüme hormonunun fiziksel gelişim için önemine dikkati çekerek, "Büyüme hormonu, gecenin ilk yarısında yani 01.00-03.00 saatlerinde yoğun salgılanır. Ergenlik dönemindeki çocuklar, geç saatlere kadar uyumaz ve bu hormonun salgılandığı saatlerde uyanık kalırlarsa hormonun geliştirici etkisinden yoksun olur, çelimsiz, zayıf, serpilememiş olarak büyür." diye konuştu.

"Düzensiz uyku okul başarısını düşürür"

Yılmaz, uykunun "REM" dönemi denilen hızlı göz hareketlerinin olduğu ve rüyaların gözlendiği sürecinde, öğrenilen teorik bilgilerin pekiştirildiğini ve kalıcı belleğe yerleştirildiğini belirterek, sağlıklı ve yeterli bir uykuyla okul başarısı arasında güçlü bir ilişki olduğunu vurguladı.

Öğrencilerin hem okulda başarılı olmaları hem de sağlıklı büyüyebilmeleri için uyku saatlerini düzene koymaları gerektiğini söyleyen Yılmaz, "Eğer uyku düzeni bozuksa veya uyku yeterli değilse yani bir uyku yoksunluğu varsa, bu durum bilgilerin pekiştirilme sürecini aksatır. Öğrenci, öğrendiklerini kalıcı belleğe yerleştiremez ve unutur. İhtiyacı olduğunda, örneğin sınavlarda hatırlayıp o bilgiyi kullanamaz, başarısı düşer." değerlendirmesinde bulundu.

"İlkokul öğrencileri akşam 10'da yatmalı"

Prof. Dr. Yılmaz, uyku gereksiniminin yaşa göre değişkenlik gösterdiğinin altını çizerek, şunları kaydetti:

"Anaokuluna giden 3-5 yaş grubunda uyku gereksinimi 11-12 saat, ilkokul öğrencilerinde 10-11, ortaokul öğrencilerinde 9-10, lise öğrencilerinde 8-9, üniversite öğrencilerinde ise 7-8 saattir. Bu sürelerin altında uyunduğunda uyku yoksunluğunun olumsuz etkileri yaşanır.

Uyku yoksunluğu yaşanmaması için anaokuluna giden öğrencilerin saat 21.00, ilkokula gidenlerin 22.00, ortaokul ve liseye gidenlerin 23.00 gibi yatmaları, sabah da 7.00 gibi kalkmaları uygun olacaktır. Çocuklar okullarına öğlen bile gidecek olsalar uyku ritminin sağlığı için en geç 8.00-8.30 gibi kalkmaları uygundur."

Bilgisayar oyunlarına dikkat

Yılmaz, uyku yoksunluğunun önemli nedenlerinden birinin geç saatlere kadar oynanan bilgisayar oyunları olduğuna işaret ederek, "Bu oyunlar sırasında maruz kalınan radyasyon, ışık, oyunun neden olduğu uyarıcı etkinin bir yandan uyku yoksunluğu ile akademik başarıyı olumsuz etkilerken, öte yandan öğrencinin asıl çalışması ve zaman ayırması gereken derslerine konsantrasyonunu bozar." dedi.

Planlanan uyku zamanından önce rutin hale getirilecek eylemlerin, uykuya dalmayı kolaylaştıracağını kaydeden Yılmaz, "Uyumadan önce ılık bir duş alınması, kitap okunması, dişlerin fırçalanması, ertesi günün ders programına göre çantanın hazırlanması, yapılan ödevlerin kontrol edilmesi gibi birtakım alışkanlıklar uykuya dalmayı kolaylaştıracaktır." ifadesini kullandı.

"Eve geç gelen ebeveynlerin çocukları daha geç uyuyor"

Yılmaz, ebeveynlerin ilkokul ve ortaokul çağındaki çocukların uyku alışkanlığını yerleştirme konusunda taviz vermemesi gerektiğini söyledi.

Disiplinin, olumsuz baskı içeren bir yaklaşımla değil yumuşak, sakin ve ikna edici bir dil kullanarak sağlanması gerektiğinin altını çizen Yılmaz, aksi takdirde neden olunan stresin çocuklarda uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede sorunlara yol açabileceği uyarısında bulundu.

Ebeveynleri eve geç gelen anaokulu ve ilkokul öğrencilerinin uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede sorun yaşayabildiğini belirten Yılmaz, bu sorunun en sık gözlenen nedeninin anne veya babanın özlenmesine bağlı yoksunluk sendromu olduğunu söyledi.

İSTANBUL - İzzet Taşkıran

Video paylaşım sitelerine içerik hazırlayarak, kısa yoldan şöhret ve gelir sağlayan YouTuberlığın çocuk ve gençler arasında hızla yayılmasının çocuk istismarı ve psikolojik sorunları beraberinde getirdiği bildirildi.

Uzmanlar, ailelerin kazanç elde etme uğruna çocukların sosyal medyadaki faaliyetlerine göz yumabildiğine dikkati çekerek, içerikleri yeterli ilgiyi görmeyen, daha önceki şöhretini kaybeden veya bir süre sonra olumsuz yorum alan çocukların gelecekte onarılmayacak psikolojik sorunlarla karşı karşıya kalabileceğini kaydetti.

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Murat Kırık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sosyal medyanın gelişim göstermesiyle birlikte video paylaşım sitelerinin popüler hale geldiğini belirtti.

Kırık, Türkiye’de en çok tercih edilen sosyal paylaşım ağının "YouTube" olduğunu ifade ederek, "Z kuşağı olarak adlandırılan gençler, tüketen üretici durumuna geldi. Yani hem kendi kanalını oluşturan hem de diğer kanalları takip eden bir nesil oluştu. Özgün fikirlerin ortaya çıktığı, oyundan, spora, sanattan, edebiyata çok farklı kategorilerde kanalların açıldığı görülüyor. Özellikle dijital teknolojilerin daha düşük maliyeti, video kameralar yerine akıllı telefonlarla gerçekleştirilebilen çekimler YouTuber olarak adlandırılan içerik üreticilerinin her geçen gün sayısını arttırdı. Çünkü prodüksiyon maliyetleri dijital teknolojilerle birlikte gittikçe düştü." diye konuştu.

YouTuberlığın çocuk ve gençler arasında hızlıca yayılmasının altında hazcılık, çevreye özenme ve narsizmin olduğunu söyleyen Kırık, açılan bazı kanallarda ailelerin çocuklarla videolarda yer aldığının görüldüğünü aktardı.

Çocuklarla boyama yapmanın ve sürpriz oyuncakları birleştirmenin farklı bir trend oluşturulmasına imkan tanıdığına işaret eden Kırık, "Tabii bu yükselen yeni trend karşısında ailelerin çocuklarını YouTuber olma noktasında teşvik ettiği de görülüyor. Çünkü bu işin aynı zamanda maddi bir boyutu da bulunuyor. YouTuberlık, aileler için bir kazanç kapısı oluşturdu." değerlendirmesini yaptı.

Doç. Dr. Kırık, video kanallarının günlük halini aldığını anlatarak, şöyle devam etti:

"Özgün ve ilgi çekici videolarla birlikte kişisel YouTube kanalı oluşturduktan sonra kullanıcılar abonelik sistemiyle kanalları takip etmeye başlamakta ve izlenen her video YouTubera gelir olarak dönmektedir. Kimi zaman viral reklamlarla da gelir elde edebilmek mümkün. Bazı firmalar, YouTuberlara sponsor olarak reklamlarını verebiliyor. Tam bu noktada özellikle çocuklar daha fazla izlenebilmek adına çok tehlikeli işlere imza atabiliyor. Bir binanın çatısından çekilen görüntüler, ölümle sonuçlanabilecek motosiklet videoları, deterjan ve birbirinden farklı ilaçları eş zamanlı bir şekilde yutma denemeleri büyük riskler taşıyarak, bu videoları izleyen çocukları da birçok açıdan tehdit ediyor. Burada önemli olan dikkat çekmek, beğenilmek ve izlenmek olduğu için çocuklar açısından her yol mübah algısı oluşturuyor. Türkiye’de ağ sistemi üzerinden reklam gelirlerini alabilen YouTuber’lar kimi zaman aynı tip içerikleri oluşturabiliyor. YouTuber sayısı arttıkça özgünlük ortadan kalkıyor. Genç kızlarda makyaj, erkeklere ise oyun kanalları son derece popüler bir duruma geldi. Ayrıca Z kuşağı, bu popüler kanal sahiplerini kanaat önderi olarak da nitelendiriyor. Onların yaptıklarını yaparak, düşüncelerini benimseyebiliyor. Bu durum birtakım olumsuzluklara da sebebiyet verebilirken çocukları psikolojik olarak gelecekte onarılmayacak sorunlarla karşı karşıya bırakabiliyor."

"Çocukların bilinçaltına mesaj gönderiliyor"

Türkiye'de YouTuberların hızla arttığının altını çizen Kırık, "Kısa yoldan kazanç ve şöhret gayesi de çocukları ve gençleri YouTuberlığa özendiriyor. Nitekim aileler de kazanç uğruna bu duruma zaman zaman göz yumuyor. Her kanalı olumsuz olarak nitelendirmek elbette yanlış olacak ancak bazı kanallarda çocukların bilinçaltına doğrudan subliminal mesajlar gönderildiği de açık. Ailelerin video içeriklerini denetlemesi ve çocuklara yol göstermesi, bu noktada son derece önemli. Yine bu tarz olumsuzluklarla mücadele noktasında dijital okuryazarlık panzehir durumunda." değerlendirmesini yaptı.

Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar ise 5-15 yaş arası çocukların gözlerini video sitelerinden ayıramadıklarını belirtti.

Sayar, çocukların ünlü YouTuber olma hayali kurduklarını, ebeveynlerin de şaşkınlık ve endişe içinde bu durumu izlediklerini kaydederek, "Ebeveynler için çocuklarını dış dünyaya açan bu ürkütücü, güvensiz, yabancı kapı, çocuk ve gençler için dünya ile iletişim kurmanın eğlenceli bir yoludur. Değişen dünyanın iyi ve kötü özelliklerine uyum sağlayabilen, doğruyu yanlışı ayırt edebilen ve kendisini tehlikelerden koruyabilen çocuklar yetiştirebilmek ne yazık ki onların bu gibi sosyal mecralarla iletişimlerini keserek olamıyor." dedi.

Bu tehlikeden kurtulmak için anne ve babanın sosyal medyanın doğru kullanımı konusunda çocuklarına örnek olması gerektiğini dile getiren Sayar, çocuğu doğduğu andan itibaren her anını sosyal medyadan paylaşan ebeveynin, çocuğundan sosyal medyadan uzak durmasını, özel hayatının mahremiyetine dikkat etmesini beklemesinin pek mantıklı olmayacağını bildirdi.

Sayar, ailelerinin her anlarını paylaşan yetişkinlerin bazen daha çok izleyici toplamak adına "şaka" adı altında çocuklarına olmadık eziyetler edebildiğini ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Geçtiğimiz yıl YouTube videolarında izleyicileri eğlendirecek bir şaka olarak çocuklarını yapmadıkları işlerle suçlayıp tartaklarken, onlara küfürler edip oyuncaklarını kırarken çektikleri görüntüleri paylaşan bir çift, 5 çocuğundan ikisinin velayetini kaybetmişti. Ailelerin sosyal mecrada yapabilecekleri istismar, bu kadarla da sınırlı değil. Çocuğunun gündelik faaliyetlerini ve eğitimini aksatacak biçimde YouTube kanalında paylaşım yapmasını destekleyerek bu işten reklam geliri elde etme çabasında aileler de var. Bu da çocuk istismarının modern ve teknolojik bir türü olsa gerek. Çocuklarının bu durumdan memnun olduğunu bildiren açıklamaları ise ne yazık ki bu aileleri haklı kılmaz. Zira çocuklarla ilgili ebeveynlerin doğru karar verme yükümlülükleri vardır. Çocuğun muhakemesi henüz gelişmemiş olduğundan kendisi ile ilgili istediği her şeyin onun için en doğrusu olacağını kabul etmek büyük hata olur."

"Kanal açmak için izin isteme çok önemli"

Çocukları video paylaşım sitelerinden uzak tutmanın veya sosyal medyayı yasaklamanın çözüm yolu olmayacağının altını çizen Sayar, "Sosyal mecralar, bilinçli kullanıldığında çocuğun kendini ifade etmesine, dijital video becerilerini öğrenmesine, arkadaşlarıyla paylaşmasına, yaratıcı bir şekilde deneyler yapmasına yardımcı olacak. Endişelerinizi alabileceği faydalarla dengelemek önemlidir. Örneğin, 'YouTube' kanalı açmak için izin isteyen bir çocuk, bunun için izin istemiş olmasının ne kadar önemli ve güzel olduğu belirtilerek, takdir edilmelidir. Gizli kapaklı yapacakları işlerde ne yazık ki sizin rehberliğinizden ve denetiminizden faydalanamayacaklardır. Bu nedenle 'izin isteme' çok önemlidir." ifadelerini kullandı.

"Çocuk ve gençler için paylaştıkları her içeriğin beğeni almadığını, bazen hiç kimsenin umurunda olmayabileceğini görmek, eğer doğru biçimde ele almazsanız oldukça üzücü ve özgüven sarsıcı bir deneyim olabilir." diyen Sayar, ebeveynlerin çocuğa insanların bakış açılarındaki farklılıkları anlatması, beğeni bildirilmese de bunu yapabilmiş olmasının bile çok değerli olduğunu bildirmesi gerektiğini vurguladı.

Sayar, bu tür deneyimlerin kişilik gelişimine olumlu katkıda bulunacağını, ayrıca izleyicilerin ya da ona rehberlik eden anne ve babanın geri bildirimlerinden sonuç çıkararak, paylaşımlarını düzenleyebilmesinin çocukların öğreneceği çok önemli bir beceri olduğunu dile getirdi. 

 

ANKARA

Çiftlerin ilişkilerinde bir dargın bir barışıkolmasının duygusal karmaşaya yol açabildiği belirlendi.

WebMD'nin haberine göre, araştırmacılar, "ilişki döngüsü" olarak bilinen durumun, kişilerde depresyon ve kaygı riskini artırabileceğine işaret etti.

Çalışmayı yürüten, ABD'de bulunan Missouri Üniversitesinden Kale Monk ve ekibi, ilişki döngüsü ile duygusal sıkıntı arasındaki bağlantıyı araştırmak için 545 yetişkinden alınan verileri analiz etti.

Katılımcılardan üçte biri, birliktelik yaşadıkları kişilerle 8 kereye dek ayrılıp yeniden bir araya geldiklerini belirtti.

Araştırmacılar, katılımcılara ayrılık ve tekrar bir araya gelme süreçlerinde ne sıklıkta kaygı, kontrolsüz endişe, umutsuzluk ve/veya hayattan daha az zevk alma gibi duygular yaşadıklarını sordu.

Çalışma, bir dargın bir barışık ilişki yaşayanların daha fazla duygusal karmaşa yaşadığını gözler önüne serdi. Yaş, ilişkinin türü ve uzunluğu, çocuk sahibi olup olmama gibi faktörlerin, sonucu etkilemediği belirlendi.

"Ayrılmak ve tekrar bir araya gelmek, her zaman kötü bir şey değil"

Monk, "Ayrılmak ve tekrar bir araya gelmek, her zaman kötü bir şey değil ancak bunun döngü şeklinde tekrarlanması, kişilerin duygusal durumunu olumsuz etkiliyor." değerlendirmesinde bulundu.

Muhabir: Zehra Ulucak